The Grand Budapest Hotel (2014): Wes, Stefan’ın İntikamını Alıyor

Kaan Karsan
Kaan Karsan
02 Mayıs 2014

“Bazı filmlerin tek bir karesinden yönetmenini tanıyabilirsiniz” söyleminin en net örneklerinden biri olarak Wes Anderson’ı işaret etmek mümkün. Ani ama hesaplı kamera hareketleriyle, hüzünlü ve pastel renklerle örülü ama bir taraftan da umut dolu görsel dünyasıyla, karakterine, onların en büyük hayal kırıklıklarına ya da en coşkulu mutluluklarına kadar eşlik eden kaydırmalarıyla ve özneyi her şeyin önünde tutan simetrik kadrajlarıyla kendini yaratan ve gitgide daha da sağlamlaştıran, karakterli bir sinema karşımızdaki. Hem de hiçbir zaman bir ‘dönüşme’ telaşına kapılmayan ve kendisine artık alışan seyircisini dönüştürmüş olan bir sinema…

Wes Anderson’ın sinemadaki heyecanlı, tutkulu ve hevesli ama bir o kadar ‘evhamsız’ yolculuğu Büyük Budapeşte Oteli ile devam ediyor. Yönetmen, sanki her filminde önceki filmlerinden de aşina olduğumuz tek bir evrenin yeni yapboz parçalarını bize takdim ediyor; her filminde biraz daha ‘deşifre’ olan zihninin, mevcut çalışma mekanizması hakkında yeni bir ipucu veriyor. Lakin, izlediğimiz her filminden sonra artık tam anlamıyla tanıdığımızı zannettiğimiz Wes Anderson, yeni hamleleriyle bizi tekrar şaşırtmayı başarıyor. Yönetmenin yeni filmi de tam olarak bu çok bilinmeyenli denklemin ürünü. Büyük Budapeşte Oteli, Anderson’ın bir yandan artık tipikleşmiş klişelerini özenli bir şekilde pekiştirirken diğer yandan öykü-karakter dengesinin ayarlarıyla hafifçe oynayarak yeni usuller denediğini hissettiriyor. Bir anlamda, Wes Anderson ‘ustalık dönemi’nin keyfini sürüyor.

büyük budapeşte oteli 2

Büyük Budapeşte Oteli, seyircisini 20. Yüzyılın en gergin dönemlerinden birine götürüyor. İki savaş arası periyotta muhtemelen ‘Büyük Buhran’ ile boğuşan ‘hayali’ Avrupa’da, bu vaziyeti konuklarına pek hissettirmeyen bir yerde, Büyük Budapeşte Oteli’ndeyiz. Bu şatafatlı oteli çekip çeviren, konsiyerj Gustave H., otel çalışanları arasına bir belboy olarak, hiyerarşinin en alt basamağından giriş yapan Zero ile tanışıyor. Bir yandan ona iyi bir belboy olmanın tüm inceliklerini öğretirken diğer yandan kendisine ‘mutlu ettiği’ yaşlı bir kadın tarafından bırakılan paha biçilmez mirası başına bir şey gelmeden almanın planlarını yapıyor. Wes Anderson’ın yeni filmi her zamanki saf karakterlerinin karşısına bu kez saf kötücül karakterleri koyarak yönetmenin sinemasından pek alışık olmadığımız bir gerginlik yaratıyor. Hatta daha da ileri giderek bu gerginliği cinayetlerle ve plastik bir şiddetle süslüyor.

Büyük Budapeşte Oteli, aslında hiçbir zaman varolmayan bir Avrupa’da geçiyor. Şehir isimleri, ülkeler, karakterler güdümlü bir hayal dünyasının ürünü… Örneğin çıkmak üzere olan savaşın neyi çağrıştırdığı çok açık, ama kesin değil. Belki de bu noktada, mevzuyu filmin esin kaynağı olan Stefan Zweig’ın hayatıyla ilintilemekte fayda var. Naziler tarafından eserleri toplatılıp yakılan, intiharından çok kısa bir süre önce yazdığı ‘Satranç’ isimli başyapıtında ruh halini iyiden iyiye dışavuran, ‘realist’ ideolojinin artık iyice yerleştiği, militarist ve acımasız dünyada yaşamaya dayanamayan Zweig belki de yazdıkları dahil her şeyin bir hayal ürünü olmasını isterdi. Wes Anderson, Zweig’ın karanlık öykülerinden beslenerek ortaya kendi ruh halini hiçbir şekilde savaşa bağlamayan, hissettiren ama bağırmayan ve olanca aydınlığıyla parıldayan bir metin ortaya çıkararak belki de hayranlık duyduğu yazarın hayalini gerçekleştiriyor. Her daim insana inanmak isteyen, olmayınca da dünyada yaşanan acılara katlanamayıp kendini öldüren yazarın tesiriyle, onun hep yazmak istediği ama yazamadığı bir hikayeyi perdeye taşıyor.

büyük budapeşte oteli 1

Ciddileşmeyen, ciddileşmekten özellikle kaçınan Büyük Budapeşte Oteli’nin asık suratlılığa bilinçli olarak teğet geçtiğinin kanıtı olan bir sahne ise filmin hemen başlarında. Zero’nun Gustave H.’e getirdiği bir gazetenin manşetinde ‘Yeniden Savaş Çıkabilir’ yazıyor. Ancak bu ikilinin dikkatini çeken haber, kendine gazetede çok daha küçük bir yer bulan ‘Yaşlı bir kadın ölü olarak bulundu’  haberi oluyor. Wes Anderson’ın filmi, bu kadar karanlık, umutsuz ve bencil bir dünyada dahi büyük bir saflıkla, kendi derdinin peşinde koşan insanlara büyük bir saygı duyuyor. Karakterlerin yanıbaşında patlak vermek üzere olan savaşı görmeyi reddediyor; onları göz altına almaya çabalayan askerlere kafa tutuyor. Daha romantik yaklaşırsak, Anderson, bu adi dünyadan Zweig’ın intikamını alıyor.

Bu noktada bütün veriler bize şu sözü hatırlatıyor: “Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştir”. Bu cümle Wes Anderson ve Stefan Zweig’ı ortak bir noktada buluşturuyor. İkisi de bu sözün ışığında yapıyor son hamlesini sanki. Wes Anderson, Avrupa’nın puslu malzemesiyle başka bir Avrupa inşa ederken haber değeri taşıyanı değil, duygu değeri taşıyanı seçiyor. Hikayesi savaşın gölgesinde ama neredeyse savaştan tamamen bağımsız bir zeminde vuku bulan ama ne hikmetse büyük bir keyifle ve kahkahalar eşliğinde izlenen bir ‘pazar sabahı filmi’ çekiyor. Küçükler ve büyüklere aynı hisleri yaşatacak masallar Anderson sineması dahilinde anlatılmaya devam ediyor. Böylesi bir meydan okumayla karşı karşıyayken, oyuncuların ne kadar iyi olduğundan bahsetmek, yönetmenin teknik maharetlerini kelimelere dökmek, hatta filmin içerdiği mizahın karşı konulmaz gücünden dem vurmak bile laf-ü güzaf olacaktır belki de.

*Yazı ilk olarak Arka Pencere‘de yayımlanmıştır.

Kaan Karsan
kaankarsan@gmail.com
twitter

***

Türkçe Adı: Büyük Budapeşte Oteli

Yönetmen: Wes Anderson

Senaryo: Wes Anderson, Hikaye: Wes Anderson & Hugo Guinness

Oyuncular: Ralph Fiennes, Tony Revolori, F. Murray Abraham, Adrien Brody

Yapım: ABD, Almanya, 2014

Süre: 100′

*** 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5