The Deep Blue Sea & Las razones del corazon (2011): Kadınlar Ne İster?

Gulcin Kaya
Gulcin Kaya
18 Temmuz 2012

Uyarı: Yazı, yüksek dozda spoiler içerir.

Toplumda kadının yeri ve kadının toplumdaki yeri tartışıladursun, sinema ve kadın arasındaki o eski ilişki genelde bilindik şekliyle, tüm hızıyla devam ediyor. 31. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz iki film, farklı kıtalarda; farklı yönetmenlerin ellerinden çıkmış olsalar da irili ufaklı sebeplerden ötürü birbirini hatırlatıyordu. Terrence Davis ustanın The Deep Blue Sea’si, uzak diyarların adını sanını pek fazla duyuramamış; ancak Avrupalı eleştirmen ve izleyicilerin gözbebeği olmuş, Meksika’nın yaşayan en önemli yönetmeni Arturo Ripstein’in son filmi Las razones del corazón ile benzer durumlar üzerinden gidiyor, aynı tatları paylaşıyordu. Öyle ki birbirinden bağımsız iki film olsalar da dikkatli bakıldığında, hikayelerinin ortak olmasından da ötürü birbirlerini fazlasıyla anımsatacak ‘an’lar barındırıyorlar.
The Deep Blue Sea

Terrence Davis’in konusu her ne kadar alışıldık ve bilindik bir hikayeden alsa da elinin değdiği çoğu işte olduğu gibi, bu son filminde de özgün ve doyurucu bir sinemayla karşılaşacağımızı tahmin ediliyorduk. Nitekim ortaya çıkan sonucun bu öngörüyü destekler nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Bir tiyatro oyununu bir dönem filmi suretinde yeniden uyarlayan Davis, balans harikası sinematografisi ve büyük bir şevkle anlattığı hikayesini çok iyi bilmesinden – muhtemelen hayranlık da duymasından- kaynaklanan bir titizlikle filmini cilalıyordu. The Deep Blue Sea’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İngiltere’de geçen bir aşk üçgeni hikayesini, tamamıyla kadın başkarakterin gözünün gördükleriyle izliyoruz. Rachel Weisz tarafından canlandırılan Hester, kağıt üzerinde evli; fakat his dünyasında yapayalnız bir kadın. Kendinden yaşça büyük kocası dönemin en önemli yargıçlarından Sir William Collyer’la yıllar önce ayırdıkları yatak, aradaki tutkuyu başlamadan öldürmüş; Hester’in tüm his dünyasını da beraberinde götürmüştür. Kağıt üzerinde devam eden bu evliliği ayakta tutan tek şey Hester için maddi refah düzeyleri; William içinse karısına duyduğu aşk. Ancak kadın kadındır ve zamanla aşkı araması, tutkularının peşinden gitmesi kaçınılmaz olacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nda pilotluk yapmış bir askerin, Freddie’nin hayatına girmesiyle aradığı şeyleri bu adamda bulacak, bu ilişki alıştığı yaşam standartlarını ve kendi için bir güvence olan bu evliliğinin sonunu getirecektir.

Hester’in anlatıcılığında ilerleyen film, eli sıcak sudan soğuk suya sokulmayan bir kadının sahip olduğu her şeyi bırakıp temel içgüdülerinin peşinden gitmesiyle alışık olduğumuz bir hikayeye dönüşse de akıl dolu kurgusu filmi sıradanlık sularında yüzmekten nispeten kurtarır. Film en başında gördüğümüz intihar sahnesiyle açılıp, daha sonraları geri dönüş ve ileri gidişlerle parçalar birbirini tamamlarken; Hester’in sesi ve gözleri bir rehber olarak adım adım olup biteni aktarır. Böylece monotonluktan ya da bilindik bir hikayeyi tekrar dinlemenin sıkıcılığından biraz da olsun kurtulmuş oluruz.

Gelelim filmdeki kadın hikayesine… Hester karakteri savaş sonrası dönemde, 1950’lerde dışarıdaki dünyanın pek de farkında olmayan dönemin iyi gelirli zümresinde sıkça rastlanan bir kadın portresi. Sahip olduğu tek şey olan konformizmi Freddie’ye beslediği hisleri için bırakır ve bu hislerin onun ağzından ‘aşk’ olarak nitelendirildiğine tanık oluruz; basit bir tutkudan ibaret olmadığını vurgular durur. Ancak karakter çizimindeki muhtemel aksaklıklar nedeniyle olsa gerek izlerken buna ikna olamadığımızı fark edebiliriz. Bunun için farklı sebepler bulunabilir. Karakteri filmin en başında intihara meyilini görür, çok da sağlıklı bir ruha sahip olmadığını anlarız. Sonraki süreç ise bu ilişkinin bir çaresizliğe sürüklenmesi olarak yorumlanabilir. Çünkü Freddie tutku dolu kaçamaklarda olduğu adam değildir artık ve Hester’in intihara teşebbüsünün ardından çareyi uzaklaşmakta bulur. Freddie uzaklaştıkça Hester aşk ya da tutkularını kovalamak bir yana çaresizliğe yakınlaşır; sevdiği adamın uzaklaşmasını izlemekten başka bir şey gelmez elinden. Freddie’nin dilinden dökülen sözler ise kadının mücadelesinin beyhudeliğinin acı bir portresidir. “Tanıdığın ilk adamla evlendin, bakıştığın ilk adama aşık oldun!” diyerek Hester’in inandığı tek şeyi de yerle bir eder. Hester’in çaresiz bir kabul ediş dışında yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır; Freddie gider.

Cesur bir kadın portresi bekliyor bizi fakat bu cesaretin bilgisizlikten ya da farkındasızlıktan ileri geldiğini de fark etmemiz uzun zaman almıyor. Çünkü Hester’in yaşadığı çevreye ait olmayan bir yanı var. Kocasını terk etmeden önce yaşadığı yere ne kadar yabancıysa, yeni geldiği yere de o kadar uzak. Kadını; zengin, anlayışlı, karısına sadık, hatta aseksüel olarak yorumlayabileceğimiz kocasıyla birlikte sürdüğü hayatta bir yabancı olarak görüyoruz. Kimi konularda gerek kocasına gerek de kocasının annesine karşı tavır ve tutumlarında eleştirel ve sivri dilli. Bu şekilde yaşaması da bir boyun eğiş, bir kabulleniş olarak yorumlanabilir. Ancak bilerek, isteyerek seçtiği yeni hayatta da bu uyum sağlayamama durumu başgösteriyor. Freddie’den beklediği ilgiyi göremiyor, alışık olmadığı bir biçimde eve kapanıyor, maddi sıkıntılarla ilk kez karşılaşıyor; Freddie’nin yaşam konseptine ayak uydurmakta zorlanıyor. Bunu ev kirasını ödemekte zorluk çektikleri bir dönemde, doğum gününün unutulması yüzünden intihara teşebbüs ettiğinde de fark edebiliriz; kulüpte bir ağızdan seslendirilen manidar bir şarkıya eşlik etmeye çalışıp uyum sağlayamazken de… Hep bir ağızdan, bir marş olarak da kabul edilebilecek bir şarkıyı* çoşkuyla seslendiren bu gruba ait değildir Hester, bu şarkının ne anlam ifade ettiğini bile bilemeyecek kadar bihaberdir dünyadan… Sadece tüm mahçupluğuyla, yüzünde utangaç bir tebessümle eşlik etmeye çalışır; ancak beceremez, çünkü oraya ait değildir.

The Deep Blue Sea bilindik hikayesi ve tahmin edilebilir anlarıyla izleyiciden aşırı ilgi ya da dikkat beklemiyor. Karakter çizimindeki kusurlar hikayenin hali hazırdaki klasikliğini bir kez daha dezavantaja çeviriyor, verilmek istenen duygunun aktarılmasında başarısızlığa sebep oluyor. Sonuç olarak ne Hester’in büyük aşkına ne de Freddie’ye yüklenen savaştan yeni çıkmış fakat sivil hayatta da iktidar kaybı yaşayan adam profiline tam olarak inanabiliyoruz. İki karakterin altı doldurulmamış nevrotikliklerine, ani ruh değişimlerine tanık olup bunlara şaşırmak dışında pek bir şey yapamıyoruz.
Las razones del corazón

Meksika’lı usta Arturo Ripstein’in son filmi, Gustav Flaubert’in Madame Bovary’sinin ‘modern’ ve serbest uyarlaması olarak eklendi yönetmenin zengin filmografisine. Aşina olduğumuz melodramların Meksika temsilcisi olan yönetmen, bu filmde de benzer bir tarzla ilerliyor, ancak ilginç bir şekilde orijinal olabilmeyi başarıyordu. Siyah-beyaz çekilen film neredeyse tek mekanda geçiyor ve bu haliyle bir tiyatro sahnesini anımsatıyor. Oyunculuklar da yer yer bunu desteklese de bu durum filmden uzaklaştırmıyor, aksine anbean içine girilen bir filmi yoğururken; yer yer karabasanlara sebep olabilecek uzun planlarıyla başkarakterin içerisinde bulunduğu buhranı izleyiciye de yaşatıyor. Filmin diğer bir ilginç yanı ise, kesin bir zaman algısının yaratılmaması. Dekor, kostüm ve karakterlere bakıldığında rahatlıkla 1950’leri andıran bu film, masanın üstünde gördüğümüz bir takvim ya da yaşanan modern sorunlar hikayenin 2000’lerde geçtiğini söylese de yaratılan algı eski zamanlara atıfta bulunmadan edemiyor. Bu da muhtemelen Meksika melodramlarına olan aşinalığımızdan ve de filmde inceden sezdirilen Meksika’nın ekonomik buhranlarından ileri geliyor.

Las razones del corazón’da, kadın başkarakter Emilia’nın üst kattaki müzisyene vurulması ve bu tutku uğruna çocuğunu ve kocasını; dahası hayatından vazgeçmesine tanık oluyoruz. Aynı şekilde bir aşk üçgeni söz konusu oluyor ve iki kadının hikayesi de burada ortaklaşıyor. Emilia 2000’lerde yaşayan bir kadın ve sorun her iki hikayede de aynı. Evliliğinde yolunda gitmeyen şeyler, iki karakteri de başka adamlara götürüyor; ancak Emilia sevdiği adamdan beklediği karşılığı bulamıyor. Daha önce birkaç kaçamak yaşasalar da müzisyen için bu ilişki bir kaçamaktan ibaret. Şiddetli bir şekilde reddediyor Emilia’yı; hakaretler ediyor, sıkça kovuyor onu. Emilia gene de vaz geçemiyor, önünde diz çökmeye kadar ulaşıyor acizliğinin boyutu. Bu esnada bir anne olmaktan çok uzakta, kocasına gittikçe yabancılaşmakta. Kadınlığını ararken kadınlığını unutuyor; evine kapanıyor Emilia, böceklerle dolu evindeki en büyük böcek kendisi oluyor. Hester’deki durum baş gösteriyor. Emilia artık ne dışarıdaki dünyaya, ne de kutu kadar evindeki ortama ayak uydurabiliyor. Öncesinde kocası ve kızıyla sürdüğü hayattaki başarılı anne rolünü yürütemezken, aşık olduğu adamla da aksini yaşayamıyor. Kötü bir anne, istenmeyen aşık rolünde buluyor kendisini. Yabanileşiyor; yabanileştikçe çaresizleşiyor. Yasak aşkına aldığı hediyeler yüzünden şişen kredi kartı borcu yüzünden hacizlik olduğunda bile aslında kaygılandığı şey bu olmuyor. Emilia’nın hikayesi acıklı bir melodram, tanışabileceğimiz en çaresiz kadın hikayelerinden birine dönüşüyor…

Bu kadınlar gerçekte nerede yaşıyorlar, neyi istiyorlar? Üzerine yazılabilecek satırlar olsa da Emili ve Hester’in basit bir kaçamakla başlayan bu yolculukları önemli yoksunlukları işaret ediyor. Bu kadınların kendilerini soyutladıkları çevre ya da aileleri mi bu yoksunlukları doğurur yoksa bu yoksunluklar mı sahip oldukları şeylerden uzaklaştırır noktasında, ikisi de birbirini tamamlar diyerek kolayca sıyrılabiliriz. İşte bu soyutlaşma, uzaklaşma hali Emilia ve Hester’i zaten pek de uyum sağlayamadıkları yaşam yolculuğundan uzaklaştırıyor. Öteki adamı seçmek iki kadını da hem yardan hem de serden ederken, kadın hikayelerindeki iki tip erkek de -tepkisiz kocalar, duyarsız yeni aşıklar- incitici hamlelerini yapıp ruhları yara almış bu kadınların trajik sonları için birer vesile haline geliyorlar.

Böylece Hester’in hikayesi intihara teşebbüsüyle başlarken, Emilia’nın hikayesi intiharla sonlanıyor. Bu ortak patlama anında iki filmin de birbirinden ayrılan yanı erkeklerin bu talihsiz olaya yaklaşımı… Meksika melodramında iki erkeğin bu intiharı kabullenip son dilek için birleşmeleri, hatta fazlaca samimi görünmeleriyle, ‘ölümü’ fazlaca soğukkanlı karşılamalarıyla sonlanıyor. Böylece kadının intiharı bir sonuç, bir kurtuluş oluyor. Davis’in filminde intihar diğer erkeklerde büyük tepkilere; hatta travmalara sebep oluyor. Kadının intihara teşebbüsü ilişkiyi bitiren şey olsa da sonuçtan ziyade bir sebep olarak çiziliyor; bir kurtuluş olamıyor, bir dramı doğuruyor.

İki hikayede de büyük çaresizlik bir çift ayakkabıyla doruk noktasına ulaşırken; birbirinden habersiz bu iki film, bir çift ayakkabıyla da ortak bir dönemeçte sessizce buluşur.

* 1950’li yılların en manidar baladlarından biri olan You Belong to Me. Şarkı ve yazıda bahsi geçen sahne için:  youtube 

 

Gülçin Kaya

twitter

gulcinnkaya@gmail.com