The Conjuring (2013): Wan, Bir Gün Bizi Korkutacak…

Fırat Ataç
Fırat Ataç
28 Ağustos 2013

İzbe bir ev, gıcırdıyan kapılar, duran saatler, huysuzlanan köpekler, bodrum katları, koridorlar, müzik kutuları,  küçük çocuklar, yardım isteyen hayaletler, içine şeytan giren ‘inançlılar ya da inançlı olmaya zorlananlar’… Bütün bu malzemeleri tek bir filme sıkıştırıp, üstüne bir de ‘eski usül korkuyu diriltiyoruz’ martavalını okumak son yılların en popüler hadiselerinden biri haline geldi. Dönem ruhunu yakalamayı yukarıdaki ucu açık listeye bağlı kalmak olarak gören ve 70’ler doğaüstü korkusunu ince ince kıyan, yaratıcılık yoksunu genç yönetmenler silsilesi, seri üretimin cılkını çıkarmakla kalmadı; güzelim konsepti buluntu film kisvesine bürüyerek neredeyse para harcamadan bu talana devam etti.

Bu durumun getirisi olarak üzerinde emek harcanan vasat ve vasat üstü stüdyo korkuları el üstünde tutuldu, hakettiğinden fazla değer gördü. Ti West’in kısa aralıklarla çektiği The House of the Devil ve The Innkeepers, James Watkins filmi The Woman in Black ve The Awakening gibi işler, ‘sadece’ son döneme ışık tutabilmek açısından örnek olarak gösterilebilir. Insidious ile bu şölene dahil olan James Wan ise kariyerini anlamlandırmanın pek de zor olmadığı, ‘kendine güvenen’ bir yönetmen. Saw dışındaki bütün filmlerinde ait olduğu türün pastişini yapmaktan çekinmeyen, bunu yaparken de kimi zaman çocukça olarak nitelendirebileceğimiz akrobatik kamera hareketleriyle merakı ayakta tutan Wan, The Conjuring’de tavrını daha da açık ediyor. Insidious‘u ve lanetli kukla gerilimi Dead Silence‘ı bu film için antreman niteliğinde çektiği gözden kaçmayan James Wan’ın, henüz on senelik olan uzun metraj geçmişinden kenara ayırdığı en iyi anları ve kendi kendine gönderme yapmaya erkenden başlamasını kaldırabilecek durumda olduğunuzu kabul ediyorsanız, The Conjuring sizi fazlasıyla memnun edecektir.

conjuring

1971 yılında geçen hikayesini, buluşmaları epey bir zaman alan iki parça halinde anlatmayı seçen Wan, ilk etapta paranormal araştırmalar yapan Ed ve Lorraine Warren çiftine odaklanıyor. Filmdeki varoluş sebebini hiç bir zaman anlamayacağınız ve alenen Dead Silence setine yetiştirilemediği için bu filme katıldığı belli olan Annabelle adlı oyuncak bebek etrafında şekillenen bir girizgahla kendilerini tanıdığımız çift, kalan zamanlarında da doluluk oranı oldukça yüksek konferanslar veriyorlar. Annabelle’i evlerine alan genç hemşirelere, ‘bu tipte bir bebeği eve alabilecek psikolojiye sahip insanların, bebeğin içine kötü ruh girmesi gerçeğiyle yüzleşmesi gerektiği’ şeklinde bir çıkış yapmamaları ise çiftin iyi insanlar olduğuna dair ilk işaret. İşin kurban tarafındaki Perron ailesinin ise yeni taşındıkları rüya evlerinde garipliklerle karşılaşmaları uzun sürmüyor. Maddi açıdan sıkıntılı bir dönemden geçen ailenin beş kız çocuğuna sahip olması kemerleri daha da sıkı tutmalarını sağlıyor. (Dönemin Amerikan Başkanı’nın ‘hibe politikasını’ beş ile sınırlı tuttuğuna sevinmemek işten değil.) Bacaklardaki morluklar artmaya, sesler çoğalmaya, görünen şeyler garipleşmeye başlayınca, anne Carolyn, Warrenlar’dan yardım istemek durumunda kalıyor. Malumunuz, gidişat değişmiyor…

Şu ana kadar pek umut yok gibi değil mi? İşte işin ilginç yanı tam da bu zaten. The Conjuring iyi bir film. Bir korku filmi olarak yeterince korkunç olmamasına rağmen iyi bir film. Türü kanıksamış olduğunuz gerçeğine bağlı olarak vücudunuzu kaplayan tatminsizlik hissiyatını bir kenara attığınızda görebileceğiniz, öncüllerinde arayıp da bulamayacağınız bir ‘değer verme’ centilmenliği taşıyor bir defa… Girişindeki retro ‘yazılı anlatım’ ile gerçek bir hikayeye dayandığı söylenmese neredeyse kusursuz. Hemen ardından anlattığı, döneme karşı duyduğu aidiyetin hem görüntü yönetimi hem kostüm hem de müziğe eklemlenmesiyle 112 dakika hakkında umutları yeşertiyor.

Güçlü prodüksiyonu ile teknik anlamda da falso barındırmayan The Conjuring, ürkütücü olmak için başvurduğu yöntemlerde monotonluğa kaçan bir seyir izlese de klasik fikirlerin aceleye getirilmeden sunulmasının avantajlarını kullanıyor. James Wan, kamerasını dolaştırabileceği mekanların çokluğunu, yavaş ritminin arasına serpiştirilen sayılı ama değerli jump momentlarla destekleyince mekanın her bir köşesi potansiyel tehdit halini alıyor. Yönetmenin ciddi anlamda başarılı olduğu ‘gözler kapalı oynanan alkışlı saklambaç’ sekansını doğuştan bir kazanan olarak nitelendirip bir kenara ayırdığımızda dahi ‘şovunun peşinde’ bir yönetmenin sayısız cin fikirleriyle karşılaşıyoruz. Yatağının altını kontrol eden kızla birlikte baş aşağı baktığımız anlardan, evin dışarıdan görünüşünü izlediğimiz ve ‘ziyaretçilerin yaklaştığına’ uyandırıldığımız planlara birçok klas element bizleri bekliyor. Yine de Wan’ın bir gün bizi gerçekten korkutabileceğine inanmamızı sağlayan bir sahne var ki, fazla açık etmeden bahsetmek durumundayım. Kapı arkasındaki karanlıkta durduğu düşünülen bir varlık, onu gören kızkardeş ve kontrol etmeye kalkan ablanın müdahil olduğu olay; önde, ortada ve arkadaki bilinmezlikte bizi  tutsak ediyor, olacak şeyi merakla bekletiyor, bunu yaparken üç noktayı da görmemizi sağlıyor.

conj

Bu sayede oynadığı oyunlar ve ciddiyeti konusunda soru işaretlerimizi silen The Conjuring‘in ‘elinden geldiğince’ karakterlerine odaklandığını da söylemekte yarar var. Vera Farmiga’nın oynadığı Lorraine’in sahip olduğu psişik güçlerin bazı getirileri var ve bunların hepsi olumlu şeyler değil. Gün geçtikçe güçsüzleşen, ancak inançlı yapısından dolayı insanlara yardım etmekten geri duramayan Lorraine, aynı zamanda kızıyla da yeteri kadar ilgilenemeyen bir anne. Gitgide büyüyen kırılganlığı ‘neredeyse’ en zor denebilecek paranormal deneyiminde peşinden geliyor. Aynı durumu kötücül ruhlar tarafından günden güne harap edilen Carolyn Perron için de söyleyebiliriz. Çaresizlik içerisinde, sonu belli olmayan bir gidişatın içerisinde konumlanan bu kadınlar, The Conjuring‘in alt metnine kadın merkezli bir aile draması etiketini de ekliyorlar.

Tabii ki ve kaçınılmaz olarak ‘Tanrı’ olgusu… Bir kötü ruh/şeytan çıkarma filminde, Tanrı’ya olan inanç konusunda belli başlı öğretilerle her daim başbaşa kalmış nesiller olarak iyice alıştığımız bu durum, maalesef The Conjuring özelinde tavan yapıyor. Warren çiftinin beraberliklerinin kaynağı olarak ‘Tanrı’nın onları bir sebep için bir araya getirdiği’ noktasında karar kılması, Perron ailesi Katolik olmadığından dolayı şeytan çıkarma ayini için Vatikan’dan gelecek izinin beklenmesi, bu izin beklenirken ailenin kilise ile ilgisi olmamasının olumsuz bir referans olarak defalarca vurgulanması en basit tabirle ‘mide bulandırıcı’. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, sadece eğlenmek için gittiğimiz bir filmin sonunda ‘Şeytan vardır, Tanrı vardır. Hangisini seçeceğiniz size kalmış’ cümlesini görmeniz ‘ bir de dövseydin!’ tepkisini vermenizi olası kılıyor. Belki de A sınıfı bir film yapmalarına karşın korkutma konusunda sınıfta kalan yaratıcıların bizi germe yöntemi budur…

***

Türkçe Adı: Korku Seansı

Yönetmen: James Wan

Senaryo: Chad Hayes, Carey Hayes

Yapım: ABD, 2013

Oyuncular: Lili Taylor, Patrick Wilson, Vera Farmiga, Ron Livingston

Süre: 112′

***

Fırat Ataç

firat_atac@hotmail.com

twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5