The Big Short (2015): Krizi Fırsata Çevirmek

Öncelikle hemen şunu söyleyeyim: Büyük Açık (The Big Short) filmine mutlaka gidin. Gidin ki son zamanlarda dizilerin çok gerisinde kalan sinemaya, onu sanat yapan denemelerle, arayışlarla, kameranın kurduğu yalan zaman ve mekanla tekrar bir ilişkiniz olsun. Karmaşık bir bütünün ustalıkla nasıl parçalanıp tekrar bir araya getirildiğini görmek için izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum. Film de senaryonun ve oyunculukların çok parladığı ama ondan daha fazla yönetmen seçimlerinin oldukça belirgin olduğu bir film. Mali krizin yaşandığı 2008 yılından 3 yıl önce olacakları tahmin eden 4 kişinin (grubun) gözünden o zaman diliminde yaşananları görüp, o krizi fırsata çevirmek isteyen kişilerin bazılarının iç çelişkilerine şahit oluyoruz.

Olay Wall Street ve çevresinde yani her saniyenin para olduğu, her saniye, dolarların, yuanların , yenlerin, bonoların, hisselerin, türev ürünlerin durmadan el değiştirdiği yerde geçiyor. Bu hız filmin kurgusunda da görülüyor. Filmde 10 saniyeyi geçen durağan bir görüntü var mıdır, zannetmiyorum. Eh her saniye bu kadar paranın el değiştiridiği, son model mobil telefonların kullanıldığı yerde başka türlüsü de olamazdı zaten. Buradan bakınca krizin bir gece öncesini anlatan Margin Call (Kevin Spacey ve Jeremy Irons vardı) veya belgesel Inside Job, HBO’nun Too Big To Fail (onu da yapmış olmak için yapmışlar bence) filmlerinden daha içten, daha cesur, daha isabetli seçimler içerdiğini düşünüyorum. Pelin Esmer bir defa bana sen aksiyon seviyosun zaten demişti, evet severim. Neyse.

4. duvarı yıktığı, kamerayı belli ettiği, yabancılaştırdığı yerlerde – nasıl adlandırmak isterseniz- karmaşık mevzuları açıklamaya girişmiş. Ünlü ekonomi hocalarından, benim tanımadığım sanırım ünlü olan bir oyuncuya kadar (arada Bourdain de var) borsa jargonunda hızla konuşulup geçilen bankaların sattığı ürünlerle ilgili açıklamaları var. Bunları İsmet Berkan biliyor malum. Arada sırada bazı ana karakterler de yapıyor bunu. Bu numara her ne kadar çok yapılmış bir numara olsa da iyi kullanıldığı yerde, hala çizgisel anlatıma alışık olan seyirci için ‘ne oluyo ya, nereye geldik şimdi, bu kim’ etkisi yapar. 60’ların deneyselliği hala deneyseldir, iyidir, candır. DJ Ztrip’in dediği gibi ‘bütün gece vıjı vıjı şovu yapılmaz çünkü can sıkar’. Ara ara yapınca güzel olur. Bu filmde de deneysellik bence tam kıvamında olmuş.

thumbnail_23259

Ben oyunculukları çok beğendim. Bazen oyuncu arkadaşlar ‘ne var yani metod işte’ falan diye benimle dalga geçiyorlar ama beni hangi tekniği kullandığı pek ilgilendirmiyor doğrusu. Christian Bale ki tam bir kertenkele (Güneş İmparatorluğu filmindeki çocuk da o bu arada. Bilmeyen varsa diye söyledim) Obsesif (otizmli gibi) bir karakteri oynamış. Tahminim 3 günde bitirmiştir işini, zira neredeyse bütün performansı bir ofiste geçiyor. Steve Carell benzer bir karakterin azıcık daha sosyal olanını belki aspergerli bir karakteri oynuyor. Son zamanlarda bu tür roller oynadı epey ama bu sefer hem koşa koşa yürümesi hem de konuşması gerekmiş. Sosyal hayatta ağzını tutamayan, yakın aile ilişkilerinde karşısındakinin duygularını tam anlayamadığı için uygun cevabı veremeyen bu yüzden içi içini yiyen, tam bir doğrucu davut tipi. İnsan inanılmaz esnek bir yaratık ve biz bu esnekliği mili saniyeler içinde gerçekleştiriyoruz. O mili saniyeler içinde algıladığımız aksiyona veya söze vereceğimiz cevap toplumsal normlardan travmalara bin tane süzgeçten geçiyor. Bu süzgeçlerden bazılarının eksik olduğunu düşünün. İşte Steve Carrel’in karakteri öyle bir karakter. Göbeğinden saçına kadar.

Neyse işte herkes çok iyi oynuyor. Bir de şu mesele var: Biz sonda bu adamları seviyor muyuz? Şenay Aydemir yönetmeni bu mesele üzerinden eleştirmiş. Biraz açalım meseleyi: Protagonistlerimiz, kahramanlarımız, amiyane tabirle bizimkiler ne istiyor sorusunu sormak lazım. Dörtlü bir dramatik yapı var. Christian Bale’ın canlandırdığı karakter, California’da çalıştığı yatırım şirketinin para kazanmasını istiyor ki parasını koyanlar kazansın. Aynı şey Steve Carrel karakterinde de var. İkisi arasında şöyle bir fark var. Bale batışı görüp ilk hareketi (gayri menkul pazarının aleyhine yatırım yapmak) yapıyor. Bu büyük yatırımı fark eden Ryan Gosling , Steve Carrel ve arkadaşlarına tüyo veriyor. İki tane çömez borsacı da Gosling’in hazırladığı raporu tesadüfen bulup harekete geçiyorlar. Onlar da yanlarında yaşlı kurt Brad Pitt’I alıyorlar. Velhasıl herkes yatırımını yapıyor. Amaç para kazanmak. Şimdi burada klasik dramada bu para kazanma amacının önünde bir engel olması lazım ve kahramanlarımızın bu engelleri aşması lazım. Burada ise kahramanların engelleri aşması diye bir durum yok. Tek olan şey ortada dönen yalan dolanlara da Carrel’in ekibinin şahit olması ve krizin gelmekte olduğunu teyit etmeleri. Bu yalan dolandan rahatsız oluyorlar mı? Oluyorlar (özellikle Carrell’in karakteri) ama yine de ekonominin batmasından para kazanmak için yaptıkları numaradan da vazgeçmiyorlar. Vicdanımızı rahatlatmıyorlar yani. Sonuç olarak karakterlerin klasik dramatik kahramanlar olarak sınıflandırılması doğru olmaz. Bu insanlarla başlangıçta dalga geçen insanların haketmedikleri bir hayatı yaşadıklarını, yaptıkları minik oyunların yarattığı korkunç sonuçları biliyoruz. Ana karakterlerimizin karşılaştığı insanların korkunç ukalalıklarının seyircinin aklında daha fazla kalabileceğini düşünüyorum. Carrell’in konferanstaki konuşması da sistemin kendisini değil onun yolsuzluk içinde boğulduğunu anlatan bir konuşma. Ellerindeki riskli kağıtları satmayıp kendilerin yatırım yapanları da batırsalardı ne olurdu? Sistem devam ederdi ve biz temiz insanlar da var şu dünyada deyip rahatlayarak mı çıkardık?

christian

Sonunda Carell bankerlerin bu işten sıyrılacağını, onları kurtarmak için Obama hükümetinin de devreye girdiğini ve bütün bunların sıradan vatandaşın vergileriyle yapılacağını söylüyor. Ben iç çelişkilerle dolu başarılı bir karakter yaratıldığını düşünüyorum. Gossling ise 47 milyon dolarlık çekini aldığında biliyorum bana kızıyorsunuz diye başlıyor kameraya konuşmaya. Ama saçlarından küçük gözlerine, ukalalığından yardımcısına davranış biçimine kadar öyle itici bir tip ki özdeşleşmek mümkün değil. Hemen hemen hiç bir şey yapmadan haklı çıkmayı ve başkaları adına yaptığı yatırımların kazançlı çıkmasını bekleyen Bale’ın karakterinin filmin sonunda olan biteni FBI’ya anlatmak istediğini ama kimsenin onu dinlemediğini de okuyoruz.

İçinde bu kadar yabancılaştırma etkisi olan bir filmin karakterle özdeşleşip rahatlama duygusu yaşattığını düşünmüyorum. Dolayısıyla yönetmenin gerçek hayattan isimleri değiştirilerek alınan karakterlerle arasına koyduğu mesafenin çok sorunlu olmadığını düşünüyorum. En son çıkan yazıda da filmde COD diye adlandırılan uydurma menkul değerin yerini şimdi bir başkasının aldığı yazısıyla da uyarılıyoruz falan.

Bütün bu olumlu olumsuz karakter meselesine (yönetmenin o karakterlerle arasına koyduğu mesafe yani) filmden nasıl çıktığımıza bakarak karar vermeliyiz bence. Filmden ‘bak gördün mü inandığın şeyin arkasında durursan, doğru bildiğin yolda gidersen sonunda haklı olduğun ortaya çıkar evladım’ duygusuyla mı çıkıyoruz. Ben öyle olmadığını düşünüyorum. Benim naçizane düşüncem yönetmenin karakterler olan mesafesinin sorunundan ziyade yönetmenin sistemle ilgili yaklaşımının net olmaması. Sistemin kirlenmişliği mi yoksa bu sistemin özünün kirli olması mı sorun…

Filmle ilgili başka yazmak isteyenler olursa senenin bu iyi filmlerinden birini biraz daha deşmiş, tartışmış oluruz falan filan…

İnan Temelkuran

Araç çubuğuna atla