The Artist (2011): Sessiz Sinemanın Kalbinden

Kaan Karsan
Kaan Karsan
24 Ocak 2012

Teknolojinin ne hikmetse her daim çekici gelen kasvetiyle birlikte gitgide daha da kaotik bir mekan haline gelen bu gezegende, geçmişe, basitliğe ve sadeliğe yoğun bir şekilde özlem duyuyor olmamız aslında hiç şaşırtıcı değil. Kameranın ve sinemanın taze bir keşif olarak anıldığı, perdedeki her şeyin bir ’illüzyon’dan ziyade bir ‘sihir’e benzediği o şaşalı dönemi hasretle andığımız şu günlerde, bizi geçmişin koynuna bırakan birçok filmle karşılaştık. Woody Allen’ın tarihteki önemli kişilerin belirgin özelliklerini ele alıp yeniden kurduğu, bu esnada da senaryo yazma yeteneklerini konuşturduğu “Midnight in Paris”i ve Martin Scorsese’nin dokunaklı bir Melies portresi çizdiği, sinema sanatının önünde el pençe divan duran filmi “Hugo”, mevzubahis hasretin iki önemli yansıması. Yazının asıl konusu olan The Artist ise, işi “anımsatma” eyleminin ilerisine taşıyan, kökten nostaljik bir sessiz film. Yani, karşımızda modern sinemanın içine değil, sessiz sinemanın içine doğmuş; Chaplin’lerin, Keaton’ların, Murnau’ların mirasına katkıda bulunan, taze bir ‘eski’ var.

The Artist, teknolojik gelişmelerle beraber ses-görüntü senkronunun yavaş yavaş sağlanabilmeye başlandığı, sinemasal gelişmenin ivme kazandığı dönemde geçiyor ve sessiz sinemanın kurgusal yıldızı George Valentin’in hikayesini anlatıyor. Dönemin en başarılı ve en çok kazanan aktörlerinden biri olan George, hızla değişen düzene ayak uyduramayınca şanını ve şöhretine kaybetme noktasına geliyor. Tabii bu süreçte tanıştığı ve fazlasıyla etkilendiği Peppy Miller da bu değişim sürecinde George’un civarlarında geziniyor ki, film sevimli bir aşk öyküsü kıvamını da tutturabilsin.

Şunu fazla bekletmeden belirtmek gerekiyor ki, The Artist’e kadar yaptıklarıyla ortalama başarılar elde etmiş olan yönetmen Michel Hazanavicius, gözlem yeteneğini ve sinema bilgisini sergileyerek sessiz film nostaljisi yaşatabilmek için neredeyse kusursuz bir ortam yaratmış. The Artist, vakt-i zamanında birbiri ardına ucuca eklenen sessiz sinema fenomenlerinin arasına kaynayabilecek bir yaratı. Sanat ve görüntü yönetmenliğiyle 1920’lerin sessizliğini bütünüyle günümüze taşıyan film, öykü konusunda da tembel davranmayarak ilgi çekici bir olay örgüsü sunmayı başarıyor. Filmin oyunculuk anlamında neredeyse tüm yükünü üstlenen ikili Jean Dujardin ve Bérénice Bejo’nun müthiş armonileri filme fazlasıyla lezzet katarken konsept gereği filmin üçüncü başrolünü üstlenen besteci Ludovic Bource’da müzik konusunda enfes bir iş çıkarıyor. Kısacası The Artist, 2010’lardan 1920’lere sağlam bir nostaljik köprü kurmayı başarıyor.

Fakat gelin görün ki modern dünyanın karmaşasına tutsak seyircinin duygularını zapt eden ve filmi iyiden iyiye sempatik bir çizgiye götüren ve bütün bu etkileyici detaylar, maalesef filmin ana çatısındaki çatlakları gizleyemiyorlar. Zira Hazanavicius’un filmin ne kadarının ciddi, ne kadarının parodi olacağı konusunda bir kafa karışıklığı yaşadığı ortada. İlk dakikalarında eğlencenin dozunu yükseklerde tutan ve safkan bir sessiz komedi olarak ilerleyen The Artist, George Valentin’in çöküş evresine sorunsuz bir iniş yapamıyor. Komedi-drama dengesinin yalpalamaya başladığı bu geçiş süreci, filmin anlatısal anlamda kan kaybetmesine ve tutarsızlaşmasına yol açıyor. Yine de bu kısımda karşımıza çıkan ve sinema tarihine geçmesi muhtemel, enfes bir kabus sahnesi ve filmin başrollerinden birini hatasızca üstlenen köpeğin oyunculuk yetenekleri, The Artist’in boşluklarını bir nebze olsun doldurmayı başarıyorlar.

The Artist, eğlendirmeyi başaran, iyi bir film. Ancak gösterildiği her yerde olduğu gibi, nostalji yüklü gözyaşlarıyla dakikalarca ayakta alkışlanacak gibi bir yapıt da değil. Ödül sezonunun en büyük favorilerinden biri haline gelmesindeki başlıca neden de zaten, günümüz insanının sınır tanımaz duygusallığından ileri geliyor. Kısacası, The Artist’i bir dev aynası önüne koyup hayran hayran bakmak yerine, sessiz dönemin sevimli bir yansıması olarak algılayabilmek ve nostaljiye karşı biraz daha temkinli yaklaşabilmek sanki biraz daha sağlıklı görünüyor.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5