Tek Mekanlı Dosya

Belki de en büyük yaratıcılıklar zor durumlardan peyda oluyordur gerçekten. Öyle ki sinemanın gizli bir genel alt-türü olan “tek mekanlı filmler”in de kendi geniş hayran kitlesi var. Yönetmenine ve yazarına temelde hiçbir yaratıcılık şansı vermeyen ve yaratıcılığı yokluktan çıkarmasını bekleyen bu ‘tek mekanlı’ filmler aslında tüm klostrofobiklikleri ile ve tüm ürkütücülükleri ile sinema boşluğunda savruluyorlar uzun zamandır.

Durum şu ki, bu olay gerçekten saygı ve merak uyandırıcı. Elinizde kameranız, mekanınız ve az sonra çok ihtiyaç duyacağınız hayal gücünüz var. 3…2…1… Başlayabilirsiniz. (Kaan Karsan)

Lifeboat (1944) – Alfred Hitchcock

Hitchcock’un tek mekânlı film kavramını evirip çevip oldukça ironik bir biçimde takdim ettiği ve henüz sinemanın ve kendi sinemasının öncül dönemlerinden birinde her zaman olduğu gibi ‘yol gösteren’ sıfatını hanesine eklediği filmi Lifeboat, hiç kuşku yok ki Hitchcock’un ne kadar müthiş bir senaryo yazarı olduğunu görmek için enfes bir kısa yol.

Gelelim bu filmin henüz fikir aşamasında neden ironik olduğuna… Lifeboat, bir kurtarma botunu tek mekan olarak kullanıyor kullanmasına ama botun hemen yanı başında da uçsuz bucaksızlığın simgesi olarak gösterebileceğimiz, engin bir deniz var. Hitchcock’un daracık bir alanda geniş bir film deneyimi sunduğu filmi, ustanın karakter yaratımı becerisini oldukça öğretici bir biçimde sergiliyor.

Almanları sığ ve karikatürize, Amerikalıları ise birer melek olarak gösteren, 1944 yapımı bir filmin politik yanlışlığını tartışmak ise şu an için çok önemli değil. (Kaan Karsan)

Rope (1948) – Alfred Hitchcock

1948 yapımı Hitchcock imzası taşıyan Rope, tek mekanda çekilen filmler denince başı çekenler arasında yer alır. İlk olarak 1929 yılında Patrick Hamilton tarafından tiyatro oyunu olarak yazılan ROPE, zengin ve ukala iki üniversite öğrencisinin, zekalarını göstermek için işledikleri bir cinayeti ve sonrasında gelişen olaylar zincirini ustalıkla işler. Aynı evi paylaşan  Brandon ve Philip işledikleri cinayetin ardından soğuk kanlıkla salonlarında bir parti vererek adeta kendi sosyal çevrelerine ve satır arasında da seyirciye meydan okurlar.

Filmin geçtiği salon için prodüksiyon notlarına bakıldığında da, Hitchcock’un kamera açıları için dekorların yerini sekanslar arasında değiştirttiğini, tekrar aynı kameraya dönüldüğünde de eşyaların aynı yere koyulduğu görülmektedir. Böylelikle sinemanın vaz geçilmezleri arasında yer alan devamlılık da kusursuz şekilde kendini göstermektedir. Salonun penceresinden görülen manzara maket olmakla beraber, Hitchcock  hikayede zamanın geçmesine paralel olarak manzarayı karartarak, neon ışıklarını hareketlendirerek dekor kullanımına da yeni bir boyut kazandırmış olur.

Filmin senaryo kurgusunda ve karakterlerin repliklerinde de Edgar Alan Poe, Dostoyevski ve Nietzsche’ye göndermeleri yakalamak mümkün. (Seçil Serpil) 

Dial M for Murder (1954) – Alfred Hitchcock

Hitchcock dehasının tek mekanda gelişen hikayeler üzerindeki ışıltısının yansımalarından biri olan film, aynı yıl çekilen Rear Window gibi tek mekanda geçse de bir tiyatro oyunu kapalılığında ilerliyor.

Karısının kendisini aldattığını öğrenen bir adamın, karısını öldürtmek için tasarladığı bir cinayet planının ters tepmesi sonucunda gelişen olayları küçük bir odada maksimum seviyede gerilimle sunan filmde, odanın muhtelif yerlerine sabitlenen kameralar, izleyicinin evi genellikle sadece tek bir açıdan izlemesine fırsat tanırlarken; doğan ilginç gerilim ve rahatsız edicilik, tek mekan sıkışmışlığını azami düzeyde hissettiriyor.

Diğer Hitchcock filmlerinde olduğu gibi bu filmin de öncü yanları mevcut; bunlardan biri de günümüz sinema sektörünün velinimeti olan 3D tekniğinin atalarından birinin kullanılması. (Gülçin Kaya)

Rear Window (1954) – Alfred Hitchcock

James Steward ve Grace Kelly’nin baş rolleri paylaştığı 1954 yapımı Arka Pencere, Cornell Woolrich’in bir hikayesinden sinemaya uyarlandı.  Fotoğrafçılık yapan Jeff, geçirdiği bir kaza sonrasında tekerlekli sandalyede evinde kalmaya mecbur olur. Evinin penceresinde de görülen tek manzara karşı apartman olunca, birazcık da gazetecilik içgüdüsüyle, Jeff de tüm gün apartman sakinlerini gözetler. Bir gün dairelerden birinde cinayet işlendiğine tanık olur ve nişanlısı Lisa’yla olayı açığa çıkarmak ister.

Paramount stüdyolarında çekilen film o zamana kadar çekilen stüdyo filmleri arasında en büyük mekanı kapsayan film olma özelliğine sahiptir. O kadar ki, Jeff’in gözetlediği apartman dairelerinde de elektriğinden suyuna kadar her şey sağlanmış içinde gerçekten yaşanabilecek şekilde kurgulanmıştı. Ana karakter Jeff’in  evi esas mekan olmakla birlikte, bütün hikaye evin penceresinden görülen manzarada geçer. Tek bir pencereden görülen parçalı ve çoklu hikayeler, olay örgüsünü de zenginleştiren öğeler haline gelir. Filme dair yapılan akademik okumalarda da, Jeff’in karşı apartmanı gözetlemesinin esasında sinema seyircisinin röntgencilik duygusuyla örtüştüğünü söylenir. Sinema perdesinin ve evin penceresinin şeklen benzerliğinin yanı sıra tıpkı sinema da olduğu gibi kendisine sunulan hikayeleri merakla izleyen seyirciyle örtüşmektedir Jeff. (Seçil Serpil)

12 Angry Man (1957) / 12 (2007) – Sidney Lumet / Nikita Mikhalkov

Bir mahkeme jürisi odası. Babasını öldürdüğü iddia edilen ve birinci derece cinayetle yargılanan 18 yaşında bir genç, onun suçlu olduğuna kanaat getiren 11 kişi ve durumlara başka bir boyut katacak 12. adam (Henry Fonda canlandırmakta). Bu durumların oluşturduğu gergin ve kararsızlıklarla dolu atmosferin yarattığı sonuç, sinema tarihinin en değerli yapıtlarından birisi oluveriyor. Sidney Lumet’in seyir ufkumuza kazandırdığı bu değerli film, seyredeni de öyle bir yere konumlandırıyor ki; insan kararsızlık, ikna, yanılgı, önyargı, tedirginlik ve en önemlisi de şüphe içinde kalabiliyor. Tek başına kalmayı göze alarak “Çocuk suçsuz olabilir.” diyen tek bir aykırı sesin büyük bir kabullenmişliği ve kolaycılığı nasıl yıkabildiğinin, tahammülü zor kişilikler olsa da birbirini dinlemenin durumlara nasıl değerli bir boyut katabildiğinin ve en önemlisi de bir insanın hayatı söz konusu olduğunda küçücük bir ihtimalin bile dikkate değer olduğunun göstergesi bir film.

Yıllar sonra Nikita Mikhalkov tarafından uyarlanan 12 ise ilk filmin değerine bir övgü niteliğinde. Bu kez mekân Moskova’daki bir okulun spor salonu. Jürideki her üye meslekleri ve tavırlarıyla Rusya’nın parçalanmış yapısına karşılık gelmekte. Lumet’in yapıtı sınıfsallığın yarattığı önyargının altını çizerken Mikhalkov, Çeçen Savaşını da hikâyenin zeminine yerleştirerek başka bir siyasal boyut kazandırmakta. Ayrıca üvey babasını öldürmekle yargılanan çocuğun geleneksel dans sahneleri etkileyici duygusal hamleler olarak filmi büyüten nitelikte. Yönetmenin jüri üyelerinden birini canlandırdığını da hatırlatalım. (Fatma Onat)

El ángel exterminador (1962) – Luis Buñuel 

Luis Bunuel’in gerçeküstü filmi, lüks bir evin salonunda bir araya gelen ve metafiksel bir biçimde bu salondan dışarı çıkamayan bir grup üst gelirli insanın bu kapalı alanda yaşadıkları gerilimi, usta yönetmenin kendine has eleştirel ve nüktedan üslubuyla benzeri olmayan bir deneyime dönüştürüyor. Kapalı alanı, içeride kalanlar ve dışarıda olanlar arasındaki bir engel, bir statü sınır çizgisi olarak sunan yönetmen tek bir oda içerisinde bir topluluğa tuttuğu aynayla bilindik gerçekçiliğinden geri kalmıyor.

Nedensiz yere bir salona hapsolan bu insanlar hiç de alışık olmadıkları evrelerden geçip, akıllarını kaybetme noktasına kadar gelirken tek mekan sıkışıklığı sadece hikayenin kahramanlarını değil, izleyiciyi de bir hayli zorluyor. (Gülçin Kaya)

Sleuth (1972) – Joseph L. Mankiewicz

Joseph L. Mankiewicz’in beyaz perdedeki son yapıtı olan Sleuth, sinema izleyicisinin gördüğü en muazzam senaryo işçiliklerinden birine sahip. Başrollerdeki Michael Caine ve Laurence Olivier’ın olağanüstü performansları ve deha kokan senaryosu sayesinde gerçekçiliğini bir an bile sorgulatmayan film, izleyenini her anında başka bir sürprize, farklı bir oyuna sürüklüyor.

Oyun oynamayı seven çılgın bir adamın, karısının sevgilisini evine davet etmesi üzerine başlayan gerilim, iki adamın birbiri üzerinde kurmaya çalıştığı otorite savaşıyla beklenmedik dönemeçlerden geçen şenlikli bir tiyatro oyununa dönüşüyor. “Oyun içinde oyun” fikrininin en başarılı uygulayıcılarından olan film, her haliyle sıradışı bir evin salonunda, gittikçe şiddetini artıran fiziksel ve psikolojik bir savaşa dönüşüyor. (Gülçin Kaya)

Das Boot (1981) – Wolfgang Petersen

Anaakım bir yapımcı 1981 yılında Das Boot’un proje halini görseydi “bu bir delilik derdi.”. Gerçekten de öyle, Das Boot dâhiyane bir çılgınlık. Ölümcül bir atmosfer, tınısı dinmeyen tehlike çanları ve klostrofobi… Das Boot’un her sahnesi bir sinema dersi…

Çoğu acemi olan Alman Askerler belki de klostrofobinin denizdeki tanımlarından biri olan bir denizaltındalar. Güneş, gökyüzü tamamen unutulmuş durumda ve elde yalnızca pek de dostane durmayan, uçsuz bucaksız bir deniz var. Bir de tüm duygulara baskın gelen ve yılmayan bir his olan korku hissi…

Wolfgang Petersen’in filmografisindeki yegâne başyapıtı olan ve kesilmemiş hali üç yüz dakika civarında olan filmi, seyircisini sadece bir sinema salonuna hapsetmiyor. (Kaan Karsan)

The Breakfast Club (1985) – John Hughes

Görünürde birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan beş farklı öğrencinin bir Cumartesi gününü okulda geçirme cezası almaları, ardından da kendilerini ve birbirlerini keşfetmeleri gibi klasik sayılabilecek bir durumu konu alan film, gösterişsiz olduğu kadar etkileyici de olan yapıt tek mekan filmler söz konusu olduğunda hafızalarımızda kendine ayrılan yerden izleyicisini selamlıyor.

Bir mekanda kapalı kalıp birlikte vakit geçirmek zorunda kalan insanlar konseptinin piskolojisini, kütüphanede bulunmak zorunda kalan öğrenciler üzerinden başarılı bir şekilde yansıtan film; bu bireylerin sabit fikirlerlerinin, farklı ya da yalnız olma ezberlerinin, aralarında gelişen diyaloglar sonrasında yıkılması ve ortak noktada buluşmaları ana fikrinden ilerliyor. (Gülçin Kaya)

Glengarry Glenn Ross (1992) – James Foley

Bir ofis ve bulundukları alanda tutunmaya çalışan bir grup emlakçı. Film, prim usulü hayatın diken üstülüğü, durmaksızın mücadele, duran kişiyi dışlayan çark ve dolayısıyla yaşayabilmeyi fazlasıyla zor kılan bir sistemin oyununu bir dört duvar arasından aktarıyor. Oyuncular ise; hepsi hayatını zor kazanan farklı yaş aralıklarındaki kimi hırslı, kimi şanslı, bazısı umutsuz çalışanlar. Hepsi işinden olmamak adına bireysel hamleler yapmak zorunda. Bu koşullarda bazıları dışlanmamak için her şeyi mübah saymakta. Filmin gerilimi de bu sürüklenişte yatıyor.

Yaşam oyunun kurulduğu ofis, mülkiyet satışı üzerinden gücü pekiştiren ya da zayıflatan bir alan. Bu alandaki hareketlilik erkin – emlakçıların – gücünü de belirliyor. David Mamet’in bu metni sahne için yazmış olması yönetmen James Foley’in tek mekân kullanımını fazlasıyla kolaylaştırıyor. Böylece bir zemin üzerinde güç, iktidar, zayıflık, yaşam mücadelesi izlemek mümkün oluyor. (Fatma Onat) 

Reservoir Dogs (1992) – Quentin Tarantino

Dosyanın “tamamı tek mekan” olan paradigmasından, Rezervuar Köpekleri, meşhur kafe ve araba sahneleriyle biraz ayrılsa da finale doğru sığınılan depo sahnesi karşı konulmaz bir “tek mekan” başarısıdır aslında. Aralarındaki haini bulma yolunda, içi boş ama müthiş diyaloglarla sinema tarihinin hatrı sayılır yüceliğindeki üçlü vurulma finaline ortam hazırlayan bir mekan kullanımı vardır söz konusu sahnede.

Jump-cut’lar ve saçma derecesinde eğlendiren diyaloglarla baş döndürücü bir ilk-Tarantino deneyimi yaşar seyirci. Sonrasında Tarantino sinemasının temel yapı taşı haline de gelecek olan döngüsel kurgu, bir ilk bağımsıza göre harikulade işlese de bilhassa ağzı kalabalık anti-kahramanlarıyla depo sahnesi, yerde yaralıları, içeri girip çıkanları ve cömert kan kullanımıyla da tarihe geçmiş, eklektik bir bütünün en uzun ve kusursuz anıdır. (Eray Yıldız)

Clerks. (1994) & Clerks 2 (2006) – Kevin Smith

Yönetmen Kevin Smith olunca filme bir adım daha yaklaşmanız olası, pek tabiî Smth ve ekibini tanımaya ve ondan da ötesi sevmeye hazırsanız. Clerks (Tezgahtarlar) Smith ve ekibinin elinden çıkma aslında uzun soluklu bir filmler serisi. Ardından gelen ikincisini ve tv için yapılan serisini düşünürsek ne kadar sevildiği ortada. Aslında film tam bir karakterler komedisi: Sıkıldığı hayatında her türlü olumsuz durumu kendi dışında arayan ve bir nevi negatifliği kendi yaratan Dante (Brian O’Halloran) Vurdumduymazlığı, aymazlığı bir marka olmuş Randal (Jeff Anderson) Clerks serisinin esas kahramanları. Bunların yanına eklenen tiplemeler de hayli komik ve ilgi çekici ancak sanıyorum ki en ilginç olanları sürekli market ve videocunun önüne takılıp rap dinleyen, uyuşturucu işine bulaşmaktan da geri kalmayan Jay (Jason Mewes) ve yönetmen Kevin Smith’in canlandırdığı karakter Silent Bob.

Tüm bu karakterlerin bir mekanda toplaştığını düşünürsek, ortaya nasıl bir eğlencenin çıkabileceğini de hemen anlayabiliriz sanırım. Tüm günlerini çalıştıkları markette geçiren kafardarların filmi sürükleyen en önemli özellikleri de konuşkanlıkları tabiî ki. Üstelik neredeyse hiç konuşmayan Silent Bob’un bile bir şekilde dahil olduğu diyaloglar, filmin en ilgi çekici yönü. Çeşitli filmlere yapılan göndermeler, karakterlerin sevdiği veya sevmediği eserler üzerinden yaptıkları konuşmalar tek mekanın o her şeyi kendinde toplama özelliğini de taşıyor ve filmi sürüklüyor. Kevin Smith’in kendisini şöhrete ulaştıran Clerks’in devam filminde de, bütün gün markette başıboş olarak oturan Dante ve Randal ikilisini izleriz. Otuzlulu yaşlarına gelen bu iki kafadar hayatlarında yeni bir şeyler denemenin baskısını da üzerlerinde hissettiklerini söylerler ikinci filmde ama kendilerince. Otuzlu yaşların bunalımını yaşarlar ancak hayatlarına yön veren yine o tek mekandır: Çalıştıkları yer. Yeri değişse de niteliği değişmeyen bir rol oynar yine filmde kahramanlarımızın iş yeri. (Seçil Toprak) 

Cube (1997) – Vincenzo Natali

Cube filmini tek kelimeyle anlatmamız gerekseydi, seçeceğimiz sıfat muhtemelen “kafkaesk” olurdu. Eğer bu cevabımız kabul edilmezse ise elimizde “tekinsiz”, “klostrofobik”, “anlamsız” ya da “anlamlı” gibi alternatifler de mevcut.

Evet, yedi birbirinden tamamen farklı kişiliklere sahip kişinin kendilerini ölümcül bir kutucukta bulmuş olmaları fikri epeyce ilginçti ve yine evet, bu ilginç fikrin altı “o kadar da” özgün ve şaşırtıcı bir metinle doldurulmuyordu; ancak yine de farklı olarak addedilebilecek bir görsel tasarım vaat eden ve kısıtlı bir yaratıcılık imkânı sağlayan bir ortamdan lezzetli bir bütünlük çıkarmayı bilen ve kendine bağlayan bir film vardı karşımızda.

Lafın özü, tek mekanda geçen “kalburüstü” filmlerin ortak meziyeti olan ‘az malzeme çok sürükleyicilik’ konseptini elden geldiğince özverili bir biçimde yansıtan ve unutulmaz olmasa da o an için etkileyici olan bir iş Cube. (Kaan Karsan)

Tape (2001) – Richard Linlater

Ölü Ozanlar Derneği’nden sonra biraraya gelen iki arkadaş: Ethan Hawke ve Robert Sean Leonard; onların yanına eklenen ve olayın merkezinde yer alan bir kadın: Uma Thurman. Bir otel odasında, devamlı konuşmalarla geçen bir film… Sorular soran, sorduran. Daha da ötesi, kendinizden bir parça bulduğunuz, ayrıntılarda sizi düşünmeye zorlayan.

Bu film gerçekten sıkılmadan izlediğim, minimal yaklaşımlarla da ne kadar güzel sonuçlar alınabileceğini gösteren çok güzel örneklerden biri. Gerek mekan kullanımı –ki dosyamıza da bu özelliği ile dahil oldu- gerekse ışık kullanımı açısından. Yalnız kamera hareketlerinde de o dinginlik biraz sağlanabilseydi daha iyi olacaktı kanısındayım. Aslında duygu yükselişlerini verirken çeşitli kamera hareketlerine başvurmak mantıklı bir yol. Ancak fazla kullanılırsa insan kendini tenis maçı izler gibi de hissedebiliyor. Bu filmde de yer yer bu durum gözlenebilir. Sonuç itibarıyla diyaloglara dayanması, oyunculuğun ön plana çıkması, dikkatin dağılmaması açısından güzel bir film. Üstelik bunu tek bir mekan üzerinden başarması… Richard Linklater’ın konuşkan filmler çekmeyi sevdiğini biliyoruz ve en konuşkan filmlerinden biri Tape. (Seçil Toprak) 

Panic Room (2002) – David Fincher

Eski evler yeni sahiplerinin şaşırtabilecek özellikler taşır. Söz konusu evin özelliği ise, acil durumlar için hazırlanmış donanımlı bir odaya sahip olması. Bu öyle bildiğimiz sıradan sığınaklara benzemez bir alan. İstenmeyen kişilerin girmesini engelleyen, teknolojik yeterliliği olan bir acil durum odası. Bu odaya ihtiyaç duyacak kişiler bir anne (Jodie Foster) ve şeker hastası kızı olunca odanın işlevi daha da önem kazanıyor.

David Fincher’ın dar alanda iyi toplar çevirebildiği bu film, en başından ismi ile gerilim startını vermekte. Panik Odası adı verilen alanın klastrofobik atmosferi için yaratılan sıkışmışlık ve tek ev içinde iki ayrı cephe gerilimi filmin temel etkileri. Tek mekânın etkisini evin her tarafına görebilen kameralar ile kırarak alanı ve hareketi genişleten yönetmen, Panik Odası dışında kalanlarla da bambaşka bir oyun oynayabilmeyi başarıyor.   Her türlü bilgiye sahip hırsızların soymaya geldikleri eve hakimiyetleri anne-kızın işini fazlasıyla güçleştirirken seyirciye de heyecan ve gerilim dozu yüksek bir seyir vaat ediyor. (Fatma Onat)

Phone Booth (2002) – Joel Schumacher

Katie Holmes’un evinin kadını çocuğunun anası olmadığı, Colin Farrel’in de “çıtır” sayılabilecek dönemlerinde, telefon kulübelerinin etrafta halen bol bulunduğu zamanlarda çekilmiş olsa da “Telefon Kulübesi” yaşattığı duygusu eskimeyen filmlerden.

Bütün olayın bir telefon kulübesinde geçtiği düşünüldüğünde filmde temponun düşmemesi esas olmalıdır, hikaye de kendinden bekleneni yapıyor. Sıkmadan, bir alçalıp bir yükselen gerilimiyle akıcı bir şekilde kendini izletiyor.

Çok aşırı ters köşe bir son bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmış/ uğratabilecek olsa da, kısa ve akıcı bir Hollywood filmi olduğu düşünülürse bir solukta izlenmesi ve sıkmıyor olması yeterli kıstas görülmeli, ideal çerez filmler arasında yer almalı. (Ezgi Küçüktuğsuz)

Dogville (2003) – Lars Von Trier

Sinemanın haşarı-dahi-asi-kötü çocuğu gibi birçok aykırı sıfatla anılan Lars Von Trier’in başyapıtı Dogville’de yönetmen ilk iş olarak bize yoktan bir köy var eder-miş gibi yapıyor. Hiçliğin ortasında, sınırları tebeşirden, görünmez kapıların açılıp kapandığı bir “itköy”ün bu kadar aşırı gerçekçi olması ise adeta insanın canını yakıyor.

Daha en baştan, ilk dakikada alışılmışın çok dışında bir film izleyeceğinizi anlıyorsunuz. Sinemada tiyatro sahnesi mi? Daha neler. Bakın ne kadar da basit bir dekor, ne kadar da saf, temiz bir köy halkı. Sıradan yaşamlara sahip köylülerin arasına giriveren bir Grace (zarafet, lütuf, erdem) ile köylülerin ilişkilerinden ibaret bir film bu, cici insanlar, güler yüzler. Ama hiçbir şey göründüğü gibi değil elbet…

“İnsanlık” derken genellediğimiz kümenin büyüklüğü tartışılmaz, ancak hepimiz biliyoruz ki bu devasa topluluğun yüzyıllardır süregelen birçok ortak halleri var. Medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavar acaba ne kadar etkili içgüdülerimizi evcilleştirmekte ve ne kadar süre alacaktır “özümüze” dönmemiz, değişkenlik gösterebilir ancak birdenbire yüzümüze ayna tutan bu filmin rahatsız ediciliği öyle kuvvetli boş mideye yediğiniz yumruğu ta içinizde hissediyorsunuz. Bu, gülümseyerek konuşan çok kibar bir insandan beklenmedik bir anda yüzünüzde patlayan tokat; kalakalıyorsunuz öylece. İnsan bazı gerçekleri bilir de duymak, görmek istemez çünkü onlar bize yakışmayacak denli kirlidir, ilkeldir. Şüphesiz hepimiz erdemli ve iyi insanlarız, kendimizi öyle görür veya öyle olmaya çalışırız. Ancak artık iyi kötü başta olmak üzere tüm kavramları sorgulamanın ve günahlarınızla yüzleşmenin vakti geldi. Siz de her bölümün sonunda değişip dönüşecek ve sonunda huzursuzluğunuzla baş başa kalacaksınız.

Her eserin, alıcısı kadar farklı yorumu, algısı vardır bu yüzden elbette ki her filmin izleyicisi kadar farklı okuması yapılabilir. Dogville işte bu okumalar için adeta bir derya. Bir yandan 7 rakamının altını çizmesi bir yandan saf iyilik peşinde koşan bir Grace, zincire vurulma, Moses (Musa) isminde bir köpek gibi sayısız detay saklı. Diğer yandan yönetmenin bu kadar az sınırlara sahip hikâyeyi özellikle “Amerika’da” geçiriyor olması, temsili gangsterler derken iç içe geçmiş katmanlar halinde sayısız okumaya müsait simgeler taşıyor. Böylece tüm duygularınızı alt üst edip sizi dayak yemiş hale getirmenin yanı sıra oturup hakkında birden fazla kez düşünmeyi de gerektiren bir hale getiriyor. Bunlar birleşince de adeta bu kadar zor bir filme sabrettiğinize değiyor, çünkü hayatınız bundan sonra asla eskisi gibi olmayacak artık.  (Ezgi Küçüktuğsuz)

Open Water (2003) – Chris Kentis

Chris Kentis’in gösterildiği dönemde Sundance’da büyük bir ilgi uyandıran filmi, oldukça minimalist ve ‘arthouse’ bir Jaws olarak yorumlanabilir. Vahşi okyanusun ortasında unutulan iki dalgıcın hayatta kalma mücadelesi, karakterleri ile seyirci arasında duygudaşlık kurmaya çabalayan bir yönetmenin başarılı devinimleri ve en saf haliyle ‘gerilim’ duygusu var Open Water sularında…

Tamemen DV kamera ile, okyanusun ortasında, gerçekliğin doruklarında çekilen film belgesel dokusuyla da oldukça etkileyici bir atmosfer sunuyor. Filmin yaratmaya çalıştığı ürkütücülük benzerlerine nazaran fazlaca katıksız ve arı. Bu da, sinema salonlarında rahatsız olmaktan ayrı bir haz duyan film seyircisi için oldukça cezbedici…

Filmin başında karşımıza çıkan “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” ibaresi ise yapımcılarının pazarlama stratejisinden ileri geliyor olsa da filmin tansiyonunu epey bir arttırıyor. (Kaan Karsan)

La habitación de Fermat (2007) – Luis Piedrahita, Rodrigo Sopeña

Bu sefer gerçekten de çözmeleri gereken bir problemle karşılaşan dört matematikçinin öyküsünü anlatıyor La habitación de Fermat… Öyle bir problem ki, çözülmemesi durumunda ölümcül olacak. Oldukça ilgi çekici değil mi?

Hiç şüphe yok ki, matematik ve matematikçilerle ilgili yapılan filmler, özellikle konuyla azıcık ilgisi olan bir seyirci için bile oldukça heyecan verici olmuştur. Popüler bir örnek olarak Aronofsky’nin Pi’sini de gösterebiliriz. La habitación de Fermat’da ise durum biraz farklı… Klostrofobik bir atmosferden, Pierre de Fermat’nın da adını ağzına alarak ve mevzuyu Ferma’nın meşhur son teoremine yaslayarak çıkmayan çalışan bir film bu.

Sözü çok uzatmadan bu filmi temelde “matematiği yoğun” Cube olarak da sadeleştirebilir ve başlığının altını pek de dolduramadığını belirtebiliriz. (Kaan Karsan)

The Man From Earth (2007) – Richard Schenkman

Richard Schenkman’ın sessiz sedasız ve oldukça düşük bir bütçeyle kotardığı filminin oldukça geniş bir izleyici kitlesine erişmesi bir sürpriz olarak yorumlanabilir. Filmin bu denli sevilmesi ve adından sıkça söz edilmesinin altında yatan sebeplerden biri de kendi fanatik hayran kitlesini oluşturması ve böylece filmin şöhretinin kulaktan kulağa yayılmasıydı.

The Man from Earth, gösterişsiz bir evin küçük salonunda açılışını yapıyor, finaline dek de bu salonun dışına neredeyse hiç çıkıyor. Tarih profesörü John Oldman’ın üniversitedeki görevini ansızın bırakması ve taşınmaya karar vermesi üzerine farklı branşlardan çalışma arkadaşları veda ziyaretine geliyorlar.  John’un küçük salonunda başlayan sıradan sohbetler zamanla felsefe, din, tarih gibi konular üzerinden yön değiştirerek sürpriz bir sona doğru ilerliyor. Sadece diyaloglarıyla var olan abartılı bir öğreticilik misyonu yüklenmeden, senaryosundaki mütevazi hamlelerin de yardımıyla tek mekan buhranını hissettirmemeyi başarıyor. (Gülçin Kaya)

Buried (2010) – Rodrigo Cortés

Tek mekan denince fikir olarak kağıt üstünde bile ürperten, yer altında tabut içinde geçen bir film Buried. En bilindik örneklerden bir diğeri olarak Kill Bill’de gelinin tabut içi macerası gerek çekim tekniği gerek oyunculuk ve ışık yetkinliğiyle nefes kesici bir 15 dakika yaşatıyordu bütün içinde. Buradaysa ilgiyi bölmeden 95 dakikanın tamamına aynı gerginliği yaymak büyük bir marifetti ama çıktığı 2010 yılında Ryan Reynolds’a rağmen düşük bir görme/gösterim skalası yakalayabilmişti.

Yaratmak istediği klostrofobik etkiden korku tünelinden fırlamış anlık tehlikeli “oyuncaklarına”, dış dünyayla bağlantı aracı olarak filmi sürükleyen, öyküyü ilerleten bir obje niteliğindeki cep telefonunun en kritik anlarda çekim gücü ve şarjıyla asap bozma girişimlerinden Reynolds’ın kanter içindeki tansiyon çıkaran oyunculuğuna kadar neredeyse kusursuz bir fikir denemesi olarak hatırlanabilir. Deney olarak bakıldığında, tutan bir formül olması bakımından bu sene aynısı bir araba bagajında geçen Brake ile tekrar uygulandıysa da ilkinin ‘mütevazi’ etkisi yakalanamadı. (Eray Yıldız)

127 Hours (2010) – Danny Boyle

Bu kez karşımızda, sanki “tek mekân” yaratıcılığı daraltmak için yeterli gelmiyormuş gibi, bir de tek karakter var. Danny Boyle’un, dağcı Aron Ralston’ın gerçekten yaşadığı, korkunç bir olaydan çıkardığı başarılı filmi, olayı tek kişilik bir şova dönüştüren James Franco’ya da bir Oscar adaylığı getirmişti.

Durum şu ki, maceraperest bir dağcı, atıldığı bir serüven esnasında kolunu dev bir taşın altına sıkıştırıyor. İn ve cinin top oynadığı bir uzak cennette, çaresizce yardım beklemeye ve açlığın, susuzluğun ve zihninin kendisine oynadığı oyunlara karşı koyup ‘rasyonel’ kalmaya çabalıyor. Bu kadar kısıtlı bir malzeme ile yola çıkan Danny Boyle mevzuyu kendine özgü numaralarla sosluyor ve sonuç olarak da ortaya hiçbir filme benzemeyen, stilize bir iş çıkıyor.

Eğri oturup doğru konuşalım, 127 Hours, Danny Boyle’un gerçek anlamda en iyi, belki de tek iyi filmi. (Kaan Karsan)

Carnage (2011) – Roman Polanski

Yasmina Reza’nın bol ödüllü tiyatro oyunu üzerinden ‘yetişkin insanın ciddiyeti’ne ironik bir yaklaşım getiren Carnage, temelde tiyatro oyunu estetiğine sinemadan pek bir şey katmamayı seçerek yabancılaştırıcı bir atmosfer kuruyor. Kısacası karşımızda ‘tiyatrodan uyarlanmış film’ olarak kabul görmesine rağmen tiyatroya daha yakın duran ve tıpkı tiyatrodaki gibi aslında oyuncularından güç bulan bir eser var.

Filmin usta yönetmeni Roman Polanski ise, tekrarlara düşmeden ve yalnız mekanı sıkıcılaştırmadan oldukça sürükleyici bir işe imza atıyor. Burada filmi kendi oyunundan sinemaya uyarlayan senarist Yasmina Reza’nın da katkısı büyük. Zira filmin diyalogları, filmi izlemek için ihtiyaç duyduğumuz ilgi mekanizmasını harekete geçiriyor.

Carnage, dünyayı kurtarmayan; ancak nüktedan yapısıyla izleyicisini tatmin eden, hatta oldukça akılda kalıcı göndermelerle metinsel açıdan hatırlanılabilir olan, dingin ama ‘haşarı’ bir film. (Kaan Karsan)

The Sunset Limited (2011) – Tommy Lee Jones

Bir oda, iki sandalye ve ikisi de birbirinden efsane iki adamdan ibaret bir yapım.

Filmin yönetmenliğini de yapan Tommy Lee Jones ile Samuel L. Jackson’un temsili kapışması adeta. Kapışma dedim çünkü bu bir karşıtlıklar filmi. Siyah – beyaz, umut – umutsuzluk, eğitimli – cahil, yaşam – ölüm, sorgu – kabul gibi aklınıza ne gelirse, hepsi burada.

Günlük hayatımıza girdikçe içleri boşaltılmış, üzerine hiç kafa yormadığımız kavramlar inanç – inançsızlık ekseni etrafında dönüyor, yakaladığınız yanınıza kar. Bir odaya kapatılmış bir halde inceliyoruz hepsini, adeta otopsi yapar gibi açıp bakıyoruz içlerine.

Bu kadar temele indirgediğime bakıp küçümsemeyin, takip etmekte çok zorlanılacak bir film olmuş The Sunset Limited, diyaloglar öyle dolu dolu ve akıcı ki birinin üzerinde düşünemeden bir diğeri geliyor. Oyunculuklar için zaten söylenecek bir şey yok da, sadece o her biri aforizma olabilecek diyalog ve yer yer monologlar var ki bir bakmışsınız siz kendinizi sorguluyorsunuz. Düşündürüyor, sorgulatıyor, belki de şüphe ettiriyor böylelikle bize. Taze, sağlam bir zihinle izlenmesi gereken filmlerden… (Ezgi Küçüktuğsuz)

Nar (2011) – Ümit Ünal

“Dürtme içimdeki narı,

Üstümde beyaz gömlek var “

Birhan Keskin.

Ümit Ünal’ın filmlerinin en sevdiğim yanı filmlerinin hep insanı içine bir çırpıda çekiveren kuvvetli bir atmosferi olmasıdır. O tekinsiz, kapalı, boğucu havadan tutun hep gözümü alan yuvarlaklara, dairedeki süslere kadar tam “olmuş” bir atmosfer düşünün. Sıradan bir gün, kapı çalar…

Nar, bir apartman dairesine fal bakmaya giden bir kadın, falcının fal bakmaya gittiği bir diğer kadın, onun sevgilisi ve apartman kapıcısı arasında geçen bir tür hesaplaşma filmi. Hakkında çok şey bilmeye lüzum yok, yaslanıp kendinizi bu insanların arasına gizlice girmişcesine yakından ve pür dikkat izlemeye bırakmanız yeterli, zaten akıp gidiyor geri kalan her şey.

Nar, dış kabuğu sert ve sapasağlam durur ama bir darbeyle dağılıverir kırmızı kırmızı. Bulaşır, lekesi kalır. Tanelerinin her biri ayrıdır ama bir odacıkta tutar onları incecik bir zar. Bazen yolumuzun kesişeceğini hiç tahmin dahi edemeyeceği insanlarla beraber buluruz kendimizi, kafamızda bambaşka şeyler, bir zar tutar bizi bir arada, ya da tam tersi sık sıkı bağlıyız zannettiğimiz insanlarla bir darbede dağılır gideriz. Çok iyi bildiğimizi, tanıdığımızı sanırız ama yanılırız. Film, önceliği duygulara, sezgilere veriyor ve tam da kendinizi büyüsüne kaptırdığınız anda tak diyeuyarıyor sizi. Türk sinemasının en kendine özgü üsluplarından biri Ümit Ünal ve Nar kesinlikle çok etkileyici bir film. İnce ince işlenmiş dokusuyla, mistik tavırlarıyla “iyisi mi siz bir kahve için, fincanı da kapatın bakalım ne çıkacak falda” diyerek salona davet ediyor herkesi, anlatacakları var. (Ezgi Küçüktuğsuz)

***

Dosyayı Hazırlayanlar: Eray Yıldız, Ezgi Küçüktuğsuz, Fatma Onat, Gülçin Kaya, Kaan Karsan, Seçil Serpil, Seçil Toprak

Ekşi Sinema Facebook

Ekşi Sinema Twitter