Tanrıyı Tartışan Filmler

Kaan Karsan
Kaan Karsan
14 Ağustos 2012

Tanrıyı Tartışan Filmler

Kimisine göre ‘acı ama gerçek’ kimilerine göre ‘sadece gerçek’, tanrı bir şekilde sinemacıların kariyerlerini etkiliyor. Darwinist yaklaşımlarla çekilen kimi filmler dağıtımcı bulamıyor, tanrıyı tartışma masasına bir özne olarak oturtan filmler kiliseler tarafından lanetleniyor, insanoğlunun hem geçmişe hem de geleceğe dönük en uçsuz bucaksız çatışması, layığıyla ameliyat edilemiyor. Şu kesin, ‘tanrının varlığına ya da yokluğuna’ dair tüm iddiaların ucu bir tür ‘göreceliliğe’ dayanıyor. Teizm, agnostisizm, deizm, ateizm ise bakış açılarına ve değişik mantık sistematiklerine göre değişkenlik gösteren, ayrı ayrı mantıklı, ayrı ayrı mantıksız ideolojiler. Peki, sinemadaki tanrı tartışması ne durumda? Konunun üzerine sert ve kesin şekilde yürüyen filmler de var, bütün bu işi varoluşsal düzlemde inceleyip daha çekimser bir tavır takınan eserler de…  Belki de sadece kulak vermeliyiz. Bizden gayrı kurulan cümleleri de önemsemeliyiz. Karşınızda mikro anlamda ‘dini’, ‘inancı’, ‘neden’i, makro anlamda ise ‘tanrı’yı tartışan filmler:

Det sjunde inseglet (1957) – Ingmar Bergman

İsveç’in buz kesmiş topraklarında ne yaşam ne de ölüm kavramlarıyla kavgası biten bir düşünce savaşçısıydı Ingmar Bergman. Zengin filmografisindeki eşsiz yapıtlarıyla hayatın varoluş anlamını insan psikolojisinin dipsiz kuyularında aradı, en çok da ölüme baş kaldırdı. İşte tam da böyle anlardan birinde The Seventh Seal filmiyle birlikte yaşam, ölüm ve Tanrı arasındaki başlangıçsız döngünün meşruluğunu sorgular Bergman; Tanrıyla olan kavgasını bir satranç tahtası üzerinde nihailendirmeye çalışırken aklında hala aynı soru vardır: Neden varız? İnsanoğlunun varlığının anlamı ve Tanrı’nın bu varoluştaki payı nedir?

Terk edilmiş bir deniz kenarında bir şövalye belirir. Avrupa’yı kara veba sarmıştır, diğer yandan ise Haçlı Seferleri… Şövalye Block için ölümü düşünmek için daha uygun bir zaman olmamıştır belki de. Bu karanlık ve karamsar atmosfere en çok yakışan tek silüet usulca yanaşır bu deniz kenarına: Azrail yeni bir beden peşindedir; Block ona meydan okuyacak kadar cesaretlidir. Şövalye, Azrail’i bir satranç oyununa davet eder. Şövalye Azrail’e meydan okurken, yani kendi ölümüne bile bu derece yakınken hayatın ve bu hayattaki varlığının anlamı peşinde koşar durur. Tanrıya soracak soruları vardır; en başta bu soruları cevaplayacak bir Tanrı var mıdır?

Elindeki konuyu hiçbir şekilde hafife almayan, olabilecek en derin biçimde ve biçemle işleyen Ingmar Bergman’ın filmografisindeki en değerli yapıtlardan biri olan Det sjunde inseglet, varoluşun yok eden sorularını ‘Bergman’ penceresinden cevaplıyor. (Gülçin Kaya)

Inherit the Wind (1960) – Stanley Kramer

Sinema da uzun bir süre seyirciye göre yapıtlar sunan bir sanat olarak yoluna devam etmişti. Dünyanın yuvarlaklığından dem vurduğu için asılan Galileo Galilei’ye uygulanan linç kültürü, eskisi kadar olmasa da tefe koyma nezdinde devam ediyordu. Gösterildiği sene dört dalda Oscar’a aday olan Inherit the Wind’in baştan sona çelişen iki eser olan ‘Türlerin Kökeni’ni ve ‘İncil’i aynı karede, kucaklayıcı bir tavırla fotoğraflaması belki de bu yüzdendir.

Inherit the Wind yaşanmış bir olaydan yola çıkarak okulda evrim teorisini anlattığı için tuhaf suçlamalarla karşı karşıya kalan bir öğretmenin meselesini merkeze alıyordu. İki avukat da bu olay üzerinden tartışıyorlardı. Günümüz dünyasının müthiş kanıtlarıyla evrim teorisine karşı takınılan bu cahil tavır artık tersine döndü belki; ancak film 1925’de yaşanan bir olayı taban aldığından orada yaşanılanlar ‘trajikomik’ dahi değildi.

Judgement in Nuremberg gibi günümüzde de oldukça hatırlanan bir filmin yönetmeni olan Stanley Kramer’ın elinden çıkma Inherit the Wind bağnazlığın karşısında duran ve çekildiği döneme göre oldukça ‘cesur’ olan bir filmdi.

Planet of the Apes (1968) – Franklin J. Schaffner

Darwin’in teorisinin sinemadaki en lezzetli yansımalarından biri olan Planet of the Apes, zaman içerisinde insaniliğe doğru evrilmiş maymunların gezegenine düşen bir astronot ekibinin ‘gerçek’ ile yüzleşmesine odaklanıyordu. Film tanrı, din ve inanç gibi konulara direkt olarak eğilmiyor gibi görünse de distopik altyapısı ve gizli tümevarımsal söylemiyle  bu konularla da fazlasıyla haşır neşir olduğunu hissettiriyordu.

Zamanda yolculuk mitinden harekete geçen film kurduğu dünyayı evrimin temel yasalarından biri olan ‘doğal seleksiyon’ üzerinden tanımlıyordu. İçinde yaşadıkları dünyaya kusursuz bir şekilde uyum sağlamış olan maymun ırkı, bu dünya karşısında bozguna uğrayacak insanın önüne geçmişti. İnsan ve maymun ırkının ‘ortak ata’sı belli ki iki ırka da ‘adaptasyon’ anlamında eşit miktarda şans tanımıştı ve bu denge ancak akıp giden zaman sonucunda ortaya çıkacaktı. İşin ilginci, maymun ırkının ulaştığı noktada da ‘din’ yok olmuş ya da bir kenara atılmış değildi. Bu yargıdan hareketle, canlılığın yolculuğunda inanç sistematiğinin de bir durak olduğunu söyleyen bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’i ile yaşıt olan Planet of the Apes, dönemine göre oldukça çığır açıcı bir filmdi. Hatta filmin fikrini halen itekleyen şu dünyada, çığır açıcılığını devam ettirdiğini de belirtmemizde bir sakınca yok.

Life of Brian (1979) – Terry Jones

Monty Python ekibinin hiç kimseyi ve hiçbir ideolojiyi umursamadan ‘tanrı’ ne verdiyse bütün mitlerle alay ettiği Life of Brian sinemanın komedi başyapıtlarından biri olarak anılıyor. Katolik kilisesi tarafından şiddetle yasaklanan ve bir ‘blasphemy’(bir nevi küfür) olduğu resmen açıklanan Life of Brian, Hıristiyanlığın altını üstüne getirirken Museviliği de ihmal etmiyor. Sonuç ortada, Life of Brian dinin kendini ‘absürt’ olarak niteleyen ve tüm gücüyle bu absürtlüğü kullanarak müthiş bir mizah yapmayı başaran bir film.

Hızlı bir şekilde, dünyanın dönmesiyle beraber dönüşen mizah algıları sebebiyle ‘komedi’ zaman aşımına en kolay uğrayan filmlerin türüdür. Zamansız bir komedi filmi çekmekse gerçekten ancak üstün bir zekanın ürünü olabilir. İşte Life of Brian, hem balta girmemiş ormanlarda at koşturan söylemleriyle hem de mizahı kullanma gücüyle ‘o’ filmlerden biri. Hıristiyanlık dininin tüm ritüellerini ‘İsa’ya tapınma’dan başlayarak masaya yatıran ve hiç beklenmedik yerlere varan film, din için fazlasıyla rahatsız edici ve katlanması güç.

Daha da ilginç olanı, ne kadar aransa da filmin art niyetli herhangi bir yanının bulunamayacak olması. Life of Brian, elde olanı mizah ile sosluyor ve ‘çığır açıcı’ yorumlar yapmaktansa ‘çığır açıcı’ bir mizah yapmaya yöneliyor. Filmin bu fazlasıyla zeki tavrının kilise için çok daha sinir bozucu olduğunu söyleyebiliriz. Zira filmin dinle dövüşmek gibi bir derdi yok. Life of Brian dinle dans ediyor.

Contact (1997) – Robert Zemeckis

Bilim dünyasının en meşhur simalarından biri olan, astronomi profesörü Carl Sagan’ın romanından Robert Zemeckis tarafından peliküle yansıyan Contact, yıllarca süren bir araştırma sonucunda elde edilen bir ‘dış dünya’ sinyali sonucunda ‘dünya dışı yaşam’a ulaşmak konusunda atılan bir adımdan yola çıkıyor.

Din-bilim çatışmasının vardığı noktada ‘deist’ olarak adlandırılabilecek ucu açık bir final ve bilimi ‘doğru’ bir şekilde taban alan bir gizemcilik var. “Tanrı var mı” sorusunun da açık seçik sorulduğu ve buna gelen farklı cevapların ve amaca doğru atılan adımlar sonucunda değişen ve dönüşen insanların çatısı Contact. Bu filmden, tanrının, içerisinde yaşadığımız dünyayı açıklayabilmemiz için tek seçenek olduğu da çıkarılabiliyor, içinde yaşadığımız dünyayı açıklamak için hiçbir şansımızın olmadığı da… Kısacası diyalektik, filmin dürüst bir şekilde yaslandığı bir duvar.

Contact için Carl Sagan’ın düşünsel dünyasının, işin içine biraz da kurgusallık katarak, bir senaryoya dönüştürülmüş hali dahi diyebiliriz. Carl Sagan, herkesi dinliyor ve herkese saygı duyuyor. Bu bakımdan da Contact, kimseye düşmanca yaklaşan bir film değil. Filmin bu hoşgörülü tavrı, genelde ‘bilim-din’ çatışmasını ele alan filmlere karşı takınılan önyargılı tavrı da zaman içerisinde kırmayı başarmıştı.

Dogma (1999) – Kevin Smith

Çılgın zat-ı muhterem Kevin Smith’in Hıristiyanlığa ve özellikle de Katolikliğe yönelik göndermelerle dolu olan filmi hakkında anlatılagelen bir öykü vardır. Filmin gösterilmesinin ardından filmi protesto eden Katoliklerin eylemine rivayet odur ki, Kevin Smith de katılmış ve kendi filmini onlarla beraber protesto etmiştir. Aslında sadece bu öykü bile Kevin Smith’in tabularla dalga geçerken ne kadar eğlendiğini gözler önüne seriyor.

Cennet, melekler, iyilikler, kötülükler… Sanki bir çizgi-roman uyarlaması izleyecekmişiz de, Kevin Smith yapı bozucu tavrıyla elindeki mitolojinin tüm ayarlarıyla oynamış gibi. Dinin insanoğlu üzerindeki kötü tesirlerine, mantıksallığı karşılayamayan anlamsızlıklarına ve temelde kendi tanımladığı bir kavram olan lakin bir yerde kendini de tanımlayan günahlarına odaklanan film, lafını sakınmıyor ve barışçıl yaklaşımlı anlarında bile hedefiyle dalga geçmeye devam ediyor.  Aslında Dogma’nın ne denli ‘tavizsiz’ bir film olduğu adından bile anlaşılıyor.

Üzerinden geçen on iki seneye rağmen Dogma, çeşitli mercilerden halen tepki almayı ve bu tepkileri umursamamayı sürdürüyor.

The Invention of Lying (2009) – Ricky Gervais, Matthew Robinson

Günümüz dünyasının en ‘azılı’ ateistlerinden biri olan Ricky Gervais’in bir ütopya olarak başlayan ve dakikalar geçtikçe bir distopyaya evrilen(kimileri izlerken bunun tam tersi bir dönüşümü düşünebilir) filminde yalanın henüz icat edilmediği bir dünyaya konuk oluyoruz. Filmin başrolünde olan ve bu dünyayı değiştiren karakter olan Mark Bellison ise dünyanın yalan söyleyebilen tek insanı olarak bir anda egemen dürüstlüğe balta vuruyor.

The Invention of Lying’in dini ve tanrıyı karşısına alan filmlerden en tavizsizi ve en serti olduğunu söylemekte hiçbir sakınca yok. Zira filmin söylemlerine şöyle bir göz attığımızda ‘din sadece insanlar sonraki hayata karşı umut dolabilsin diye var’ ya da ‘din dünyayı dönüştüren mucizevî bir yalan’ gibisinden cümleleri karşımızda bulabiliyoruz. Hatta Ricky Gervais’in ne kadar ‘kesin’ ve ‘tavırlı’ olduğunu canlandığı karakterin söylediği yalanlardan sonra zaman içerisinde Mesihleşmesinden ve kutsallaşmasından da fark edebiliyoruz.

Orijinal bir mizah arıyorsak dört kolla sarılacağımız insanlardan birinin Ricky Gervais olduğu yaptıklarıyla ve yapacaklarıyla sabit. The Invention of Lying de sadece Gervais’inkilere benzer görüşlere sahip olanlar tarafından değil, bu görüşe bir şans vermeye hazır olanlar tarafından da izlenilmeyi bekliyor.

Agora (2009) – Alejandro Amenabar

Dünyanın en önemli ve ilk kadın matematikçilerinden olan İskenderiye’li Hypatia’nın öyküsünü bu denli dolaysız bir şekilde sinemaya aktarmak, ancak cesur bir yönetmenden beklenebilecek bir eylemdi. Zaten Agora, dinin bağnazlığı, acımasızlığı ve merhametsizliği üzerine sessiz sedasız giden işlenişiyle Amenabar’ın kusursuz bir şekilde genişleyen filmografisinin ivmelenişine ket vurdu. Amenabar’dan halen haber alınamıyor.

Agora, birbirini öldüren, birbirini lanetleyen ve birbirini yok etmeye çabalayan ikiyüzlü dinlerin yanısıra dindar toplumlarda kadının yerini, din ve barbarlığın ‘bir dönem’ el ele çıktıkları yolculuğu ve bilim ile dinin durulmaz çatışmasını korkusuz bir şekilde ortaya koyuyor. Bir yandan bir bilim insanının çağın çok ötesindeki keşifleri dallanıp budaklanırken diğer yandan gittikçe daha çok öfkeyle yoğrulan dindarların otorite mücadelesini ele alıyor.

Dinin ‘gücü elde etme’ yolunda ne kadar büyük bir güç olduğunu görmek açısından oldukça çarpıcı cümleler kuran Agora, bunu günümüz toplumuna uyarlamamız için de bize fazlaca yardım ediyor. Bilim dolu İskenderiye kütüphanesinin yitip gidişini seyretmek ise, bunca yıl sonra bile, eminiz ki en az o dönemdeki kadar acıtıyor.

Creation (2009) – Jon Amiel

Jon Amiel’in 2009 yılı yapımı filmi Creation, Darwin’in hayatını bilinmeyenleriyle ve kurmaca dozu yüksek bir biçimde ele alıyordu. Darwin ailesinin İngiltere’deki sosyal durumu, Darwin’in keşfinin günlük hayatındaki etkileri ve elbette ki bunun ailesi üzerindeki yansımaları… Creation, bilim kütüphanesinin en değerli birkaç eserinden biri olan ‘Türlerin Kökeni’nin yazılma öyküsünü anlatıyordu.

Oldukça ‘tartışmalı’ ve açık sözlü bir film olan Creation’ın dramatik yapısı yönetmenin filme metinsel anlamda kattıklarını deşmemize neden olacak düzeyde sağlamdı. Darwin’i aynı anda hem bilim insanı, hem bir insan hem de bir ‘baba’ olarak ele alan film, bu örgü üzerinden son derece dokunaklı sulara açılıyordu. Film açık açık ‘tanrı var mı, yok mu’ sorusu üzerinden ilerlemiyordu. Ancak Darwin’in, tüm dünyanın inanç sistemini derinden sarsmak üzere olan eserini yayımlanması arifesinde yaşadığı içsel korkular, bu soruyu gizliden gizliye herkese soruyordu.

Beklenen oldu ve Creation kendine bir Amerikan dağıtımcısı bulamadı. Yapımcılar filmin fazla ‘tartışmalı’ olduğuna karar verdiler ve bu filmi dağıtıp da kötü bir üne sahip olmaktan çekindiler. Film ise Darwin’in kendi ülkesi olan İngiltere’de yapılmıştı. Yani bilimden çok daha az çekinilen bir coğrafyada…

The Tree of Life (2011) – Terrence Malick

Bir tarafta incilden referanslar, inançlı bir aile, düzenli kilise gezmeleri, edilen dualar… Diğer yanda ise her şeyin başlangıcı, dünyada hüküm süren evrim, tanrı sorgusu, inanç tenakuzu… Her pro’nun bir kontra karşısında durduğu, tam anlamıyla tartışmacı ve tartıştırıcı bir filmdi sinemanın en esrarengiz yönetmenlerinden Terrence Malick’in geçtiğimiz sene Cannes’da Altın Palmiye’yi kucaklayan enfes filmi.

Malick’in kendi sinemasının ilk döneminden bu yana bir şekilde kotarmaya çalıştığı ve üzerinde en çok düşündüğü projesi olan The Tree of Life tam bir fikirler bulamacıydı. İşin ilginç yanı ise filmin bu bulamaç üzerinden her düşünce insanının ağzının suyunu akıtabilecek bir yapı ortaya koyuyor olmasıydı. Felsefe, din, köktenci inanç, bilim, ölüm, yaşam gibi kallavi kavramların hepsi ortak bir düzlemde çarpışıyorlardı. Çoğu kişi bunu reddetse de film hepsine aynı mesafede yaklaşıp bu olguların hepsini kucaklamaya çalışıyordu. Bu denklem sonucunda ise ortaya dibine kadar agnostik film çıkıyordu. Tanrı, onu sorguladığımız kadar vardı ve yoktu.

Terrence Malick’in filmi hem dinci olmakla hem de inançsız olmakla suçlandı. Film, ardından bağrına basan fanlarını ve söven nefretçilerini oluşturdu. Kesin olan tek şey ise hiçbir şeyin kesin olmadığıydı. The Tree of Life, bu dünya kadar ‘bilinmez’ ve ‘tahmin edilemez’ bir filmdi.

Paul (2011) – Greg Mottola

Kabul edelim, Paul kesinlikle ciddi bir film değildi. Ve yine kabul edelim, film genel tabloda önemli laflar söylemeye çalışan ya da ‘komedi’sini derinleştirmeye çalışan bir film de değildi. Lakin filmin ana uzaylı karakteri olan Paul’un evrim üzerine konuştuğu bir sahne vardı ki, filmi bu tema üzerinden incelemeye değer kılıyordu. Koyu bir dindarın karşısına dikilen Paul, evrimin ne olduğunu ve neden olduğunu son derece çarpıcı bir şekilde anlatıyordu. Bu sürprize karşı koyamayan ‘koyu dindar’ ise Paul’un açıklığı karşısında yitip gidiyordu.

Film zaten Paul’un varlığını kabule etmesiyle birlikte, Hıristiyanlık dininin temelleriyle çelişeceğinin sinyallerini veriyordu vermesine; ancak Simon Pegg, Nick Frost ve Seth Rogen üçlüsünün ironi soslu ve‘sinema için özgün’ din karşıtlığı kesinlikle görülmeye değerdi. Zaten filmin en eğlenceli anları, takındığı bu ‘cesur’ tavrın tabularla çelişmesi sonucunda ortaya çıkıyordu. Bu, aslında İngiltere çıkışlı Simon Pegg, Nick Frost ikilisinin politik tavrının sinemadaki tezahürüydü.

Evrimci, bilimci ve cesur olması açısından iyi sinyaller veren filmin mizahi açıdan çok da doyurucu olamadığını belirtmek gerek. Filmin Türkiye’de vizyona girmediğini belirmeye ise gerek bile yok.

Sunset Limited (2011) – Tommy Lee Jones

Sunset Limited bir film olduğu kadar bir münazara aynı zamanda. Tek mekânda geçen ve iki karakterin karşıt dünya görüşleri üzerinden akan film size doğru yolu göstermeye filan çalışmıyor. Karşımızda iki çarpı x görüşün uzantısı ve yaratısı olan iki taban tabana zıt karakter var. Hangisini takip edeceğiniz, hangisiyle özdeşlik ve duygudaşlık kurabildiğiniz ise tamamen size kalmış.

Varoluş tabanında rasyonalist düşünceyi sorgularken dünyadaki mistisizme, dine, tanrıya hatta varlığa kadar uzanan geniş bir çizelgede iyi yazılmış tek bir diyalogdan fazlası değil eldeki.  “Ben ruh halimin kötümser olduğunu düşünmüyorum. Dünya böyle diyorum. Evrim, kişilerin bir şeyi, yalnızca tek bir şeyi önceden fark edebilmesini sağlar. O tek şey de hiçliktir.” gibi bir ifade üzerinden ‘evrim ve nihilizm’e; “seni yanlış anlamıyorsam, diyorsun ki aptal olmayan herkes intihar eğilimi göstermeli.” gibi bir ifade üzerinden de varoluşsal nedenselliğe kapı açan film tüm yapısıyla bu çizgi üzerinde yürüyor.

Sunset Limited, tüm fikirleri süzgeçten geçirmeden, sade halleriyle karşımıza koyuyor. Bu bakımdan ‘tartıştırıcı’ olduğu kadar ‘öğretici’; ‘çekimser’ olduğu kadar da ‘dürüst’ bir film, dünyaya karşı…

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter