Sibir, Monamur (2011): Tanrı, Devlet ve Doğa Arasında

Melik Külekci
Melik Külekci
19 Mayıs 2012

Rus sinemasında Sibirya, çoğu zaman merkezin uzağında, tehlikelerle dolu bir mekan olarak arka fonda durur ve zorlu yaşam koşullarına alışkın bölge insanı başına buyruk bireyler olarak işlenir. Slava Ross isimli genç yönetmen kamerasını bu bağlamda yaşamlarını devam ettirme mücadelesi veren insanların küçük hikayelerine çevirmiş. Sibirya, olayların geçtiği bir mekandan çok film içinde bir karakter olarak işlenmesi ayrıca önemli. Merkezden uzak bir yaşantı süren insanların ‘Tanrı’, ‘devlet’ ve ‘doğa’ arasında yaşadıkları çelişki etkili bir sinema dili ile perdeye yansımış.

Filmin odak hikayesi olan dede İvan ile torunu Leshia’nın köyün dışında verdikleri yaşam mücadelesinde karakterlerin dünyasında eksik olan her şeyin yerine yeni bir ‘şey’ koyan yönetmenin İvan’ın Tanrı’ya olan bağlılığını, evdeki küçük bir ikonla imledikten sonra İvan ve Leshia arasında ortak Tanrı düşüncesine, Leshia’nın kendi çizdiği ikon ile ulaşması filmin etkili sahnelerinden olsa da,  Leshia’nın dünyasındaki ‘kayıp baba figürü’ yerini hiçbir zaman Tanrı’ya bırakmaz. Hatta küçük Leshia’nın dua etmek konusunda isteksizliği, geleneklere bağlı dedenin aksine, ‘doğa’ ile daha barışık bir düzenin yanında durması önemli bir ayrıntı olarak izlenmeli. Sibirya ormanlarında insanlara saldıran aç kurtların Leshia’ya bir şey yapmaması ve sürüden ayrı yaşayan bir kurt ile kurduğu tehlikeli dostluk, doğanın acımasız gibi görünen kanunlarının, küçük bir çocuğun dünyasında nasıl değiştiğini ortaya koyması bakımından önemli.

Komutanına ‘fahişe’ getirmekle görevli Yüzbaşı Danilov,  iyi bir asker hatta kahraman olduğunu düşünürken ordudaki pasif durumu  onu alkole sonra da tecavüze kadar götürmesinden sonra yaşadığı pişmanlık ile hikayenin seyir yönünün değişmesi ve suçun geçici sonuçlarının azalması ile iç dünyasında yaşadığı ‘‘Raskolnikov’un yeniden doğuşu’’ etkisi ile çıktığı zorunlu yolculuğun Leshia’nın küçük dünyasına ulaşması sonucu birbirinden habersiz yaşayan insanların aslında aynı hikayenin bir parçası olduğu anlaşılması etkili bir final yapmak isteyen yönetmenin elini güçlendirmiş.  Slava Ross, hikayesini şaşırtıcı bir ustalıkla anlatırken, ülkesinin yakın tarihiyle hesaplaşma ölçüsü  karakterlerin kendi dünyalarında yaptıkları seçimlerin üzerinden olması ayrıca dikkat çekici. S.S.C.B yıkılmıştır ancak yeni Rusya’da merkezden uzakta yaşayan insanlar için pek fazla bir şey değişmemiştir. İnsanlar hayatta kalmak için doğa ile amansız bir mücadeleyi kazanmak zorundadır, dinin hükümdarlığını sarsan Bolşevikler artık yoktur ancak onların yerini çeteler almıştır; evlerdeki ikonları toplayan kızıl ordu askerleri yerine, ikonları çalan hırsızlar gelmiştir ve rejim ne olursa olsun Sibirya’da son sözü her zaman aç kurtlar söylemektedir.

Siberie Monamour’daki karakterlerin ‘devlet’, ‘Tanrı’ ve ‘doğa’ arasında yapmak zorunda kaldıkları tercih bir bakıma insanlık tarihi boyunca yaşadığımız ortak çelişkinin sinema perdesindeki özeti gibi durmakta. Acımasız doğa kanunlarına karşı Tanrı’nın kanunlarına uymak zorunda olan dede İvan’ın,  türünü devam ettirme dürtüsünün,  hayatta kalma dürtüsünün önüne geçmesi bu açıdan bakıldığında anlaşılır bir davranış gibi görünmekle birlikte, Yüzbaşı Danilov’un ‘devlet’ ile olan sorunlu ilişkisi, aynı zamanda tarihsel bir süreç içinde bir çok değişim yaşayan Rus toplumunun ‘din’ ve ‘devlet’ genelinde yaşadığı çekişmelere benzediğini söylemek yanlış olmaz. Danilov’un son sahnelere kadar çözülmeyi bekleyen hikayesinin  Leshia’nın hikayesinde sonlanmasıyla ‘kayıp baba figürü’nün yerini başka bir figüre bırakması gibi, yönetmenin metaforların yerlerini değiştirerek kurmak istediği etkiye benzer bir sonuç yarattığı söylenebilir. Leshia’nın uçak olarak oynadığı tahta parçasının ilerleyen sahnede haç ile yer değiştirmesi ya da İvan’ın çalınan ikonu yerine Leshia’nın kendi yaptığı ‘Tanrı resmi’nin geçmesi gibi metaforlar arasındaki ‘yer değiştirme’ler filmin en güçlü yanlarından biri.

Sonuç olarak Siberie Monamour, bir çok açıdan detaylı bir incelemeyi hak eden bir film. Genç bir yönetmenin ilk filmden çok, usta bir yönetmenin deneyimlerini perdeye yansıttığı 94 dakika süren bir şiire benzediğini söylemek yanlış olmaz.

 

Melik Külekci

melikkulekci@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5