This Must Be The Place (2011): Tam da Olmak İstediğim Yer

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
26 Mayıs 2012

Bir erkek ne zaman büyür, ne zaman kurtulur çocukluğunun bir hayalet gibi peşinde dolanan travmalarından? Her türlü maddi olanak, neşeli bir eş, yahut bir zamanlar Mick Jagger’ın kendisiyle şarkı söyleyecek kadar popüler bir rock star olması, babası tarafından sevilmediğini hissederek terk edilen bir oğlan çocuğunun yaralarını sarabilir mi?

Freud’un Yunan mitolojisindeki Sophokles’e ait Kral Oedipus hikâyesinden esinlenerek adlandırdığı Oedipus kompleksi ve baba katilliği kuramı, düzgün bir hatta, sevimli bir tarzda ilerleyen depresyonuyla Cheyenne’in durumunu ne kadar açıklar? Evet gündelik yaşamda, arkasına saklandığı beyaz pudralı sahne makyajı ve kurtulamadığı geçmişini taşıdığı pekala düşünülebilecek tekerlekli bavuluyla Cheyenne bir “baba katili olabilir elbet. Peki ya toplama kampında Nazilerden işkence görmüş ve şiddetin en saf halini deneyimlemiş olan baba bu katli ne kadar hak etmiştir?

Paolo Sorrentino zor bir soruya yanıt arayan bu yol hikayesinde, tüm yola çıkanlar gibi,  otuz yıl sonra gelen babasının ölüm haberiyle, zihnindeki sorulara yanıt aramak üzere, babasına işkence etmiş ve şimdilerde bir sığınmacı kimliğinde Amerika’da yaşamını sürdüren kişinin izini süren Cheyenne özelinde, ister istemez hem yolda tanıdığı ve hayatına dokunduğu kişiler, hem de yabancısı olduğu “holokost” dehşetiyle kişiliğinde meydana gelen bir yenilenme sürecini anlatır.

Filmin sağlam yan karakterleri ve onların hayattan damıttıkları felsefeyle beslenen ve yerinde kullanılan müzikle, ağır akışına rağmen izleyiciyi sıkmadan, Nazi zulmünü politik bir farkındalık olarak insanın yüzüne çarpmayan hikayesiyle yavaş yavaş taşlar yerine oturur.

Çocuğu olmamasına rağmen, gotik Mary karakterine bir anlamda babalık yapan Cheyenne’in temsili olarak sürdürdüğü bu kimliği neden gerçekte taşıyamadığı filmin ilerleyen sahnelerinde açığa çıkacaktır. Üzüntülü mü, sevinçli mi tam olarak çözülemeyen yüz ifadesiyle Cheyenne, bir süre yanında kaldığı bir kadın ve çocuğuna da yardımcı olur. Sudan korktuğu için göle giremeyen –ama bunu çok isteyen- çocuk için basit bir havuz yaptırarak.

Rock müzik icra ettiği günlerde kullandığı alkol ve uyuşturucuyu çoktan geride bırakarak sürekli meyve suyu içen, siyah giysileri, konuya özlü yaklaşımları –asansörde bir grup kadına pudranın kalitesinin değil, inceliğinin önemli olduğunu ciddiyetle açıklayacaktır- ağır ağır ve her an susacakmış gibi sürdürdüğü konuşmasıyla Cheyenne son derece naif bir karakterdir. Olduğu her sahnede, karşısına çıkan kimse her ne hikaye anlatırsa anlatsın, onu anlamaya yönelik azami çabayı gösterir.

Babasının geçmişindeki gerçeği araştırırken, holokostu irdeleyen ders sırasında projektörde gösterilen çırılçıplak Yahudi cesetlerine bakmaya katlanamaz. O suçluyu bulup, öldürerek cezalandırmayı kafasına koymuştur. Belkide bu sayede çocukluk günlerinin hayaletleri susar, o da kendisini müzik yapmaktan alıkoyan bu kayboluşu çözmüş olur. İzleyici hareketi motive eden nedene tam olarak hakim olamaz. Çünkü Cheyenne büyük sözlerin adamı değildir.

Babasına işkence eden Nazi’yi ıssız bir yerde, artık tamamen elden ayaktan düşmüş bir halde ve pek azını hatırlayıp anlamlandırdığı bir hesaplaşma durumunda bulduğunda da büyük sözler etmez. Fakat filmin en çarpıcı ve dokunaklı bölümü de bu sahnedir. Holokost pratiğini birebir taklit eden bir şekilde cezalandırır yaşlı Nazi’yi kan dökmeden.

Cheyenne’in eve döndüğü zaman tüm yol hikayesinin anlamı çözülmüş olur. Sorularına yanıt ararken her daim yanında ve vücudunda taşıdığı şeyleri soyunur. Artık tam da “olmak istediği yer” dedir.

 

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5