Take Shelter (2011): İçimdeki Kötü His

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Mart 2012

Bir fırtına yaklaşıyor benliğimize doğru, ya da yaklaşmıyor. İşte bütün mesele bu… Ya fırtına gerçek, ya da biz onu gerçek kılıyoruz. Ama bir şekilde yaklaşıyor, geliyor üzerimize doğru. İçimizdeki bu kötü his, belki de yalnızca aklımızın bir oyunu… Ancak hiçbir şekilde ötelenemeyen bir kötü his bu. Bu his, bedeni ve ruhu topyekün avucunun içine alacak, hayata karşı oynayacağımız hamlelere güzergah belirlecek ve koruma/korunma içgüdüsünün kısacık fitilini alevlendirecek türden… Öyle bir his ki bu, kişiyi bir bütünüyle güven duyabileceği bir sığınağa muhtaç edebilecek türden… Ruhun kapılarını ve pencerelerini kapayıp, özbenlik kavramını karanlık bir odaya hapis edebilecek türden…

Jeff Nichols’ın baş karakteri Curtis, kabuslarında, gündüz rüyalarında ya da düpedüz gerçeklerinde bir fırtınanın yaklaştığını görüyor. Fırtına, hiç saklanmadan ve merhametsizce Curtis’in ruhunu ele geçiriyor. Curtis bu fırtınanın, orada bir yerlerde, kopmaya hazır bir şekilde beklediğinden emin oluyor ve dünyada yalnızlığını giderebilen tek olgu olan ailesine derin bir koruma içgüdüsüyle sarılıyor. Apokaliptik bir paranoya tarafından ayakları bağlanan Curtis, sevdiklerinin elini tutarak, deliliğin ve obsesyonun sınırlarında, ince bir çizgide dengede durmaya çalışıyor. Fırtınanın varlığı ve yokluğu, çözülemeyen birer muamma iken, Curtis’in kişisel sorgusu, taşranın nankörlüğü ve insanoğlunun umutsuzluğu zihinlerimize kazınıyor.

Bütün bunlar cereyan ederken, yönetmenimiz Jeff Nichols, naif karakterlerine olağanüstü bir merhametle yaklaşıyor ve filmin içerisinde tavırlarını anlamlandıramadığımız ya da nefret ettiğimiz tek bir karakter dahi kalmıyor. İnsan davranışlarının nedenleri ve sonuçları, uzlaşmacı bir düzlemde bizi ikna ediyorlar. Dünyalarına girdiğimiz bu insanlar, bizi de bu gelgitli paranoyaya sürükleyip olan ya da olmayan fırtınanın tam kalbine atıyorlar. Nichols’un sabırlı ve sade bir şekilde kotardığı bu derinlemesine kıyamet, sessiz bir fırtınaya dönüşüveriyor. İçsel sıkıntılar, dakikadan dakikaya dışsallaşarak görünmez bir uçurumun kıyısına yöneliyorlar. O uçurumdan düşmek ya da düşmemek bir yerden sonra, elbette ki önemsizleşecek…

Nichols’ın tertemiz yönetmenliği, yer yer ürkütücü görsellerle derinleşiyor. Curtis’in yalnızca kendi başına şahit olabildiği suretler, akılın delilik ve stabillik arasında gidip gelen, hatta yer yer bu iki kavramın sınırlarını tersyüz eden bir çizgide ilerliyorlar. Nichols’ın karakterlerine karşı takındığı hem merhametli hem de mesafeli tavır, seyircinin kesin yargılara varmasını engelliyor ve kendi izlenimlerimize duyduğumuz güveni sarsıyor. Bu da kabusların içerisinde günden güne daha çok kaybolan Curtis’i ve olaya tamamen pozitivist fakat eşine karşı anlayışlı bir açıdan yaklaşan Samantha’yı aynı derecede anlamamızı sağlıyor. Zaten, bozuk bir psikolojiye dışarıdan ama yakından bakabilen Samantha karakterinin doğası, filmin seyircisinin doğası ile neredeyse birebir örtüşüyor. Bir şeyleri anlama, anlayış gösterme ya da anlayış gösteremeyecek raddeye ulaşma aşamaları seyirci ve Samantha arasında paralel ilerliyor.

Güçlü oyunlarına pekala alışkın olduğumuz Michael Shannon, Curtis karakterinin deliliğine can verirken karakterini ürkütücü bir şekilde sahipleniyor. Yakın dönemde içine girdiği karakteri bu kadar kısa sürede bu kadar canlı kılabilen bir oyuncu daha görmemiştik. Shannon, Nichols’un karaktere yüklediği bütün görevleri gerçekleştirirken, karaktere çizdiği yolu rol bazında değil gerçek bazında yaşıyor. Ona eşlik eden Jessica Chastain’in de, baştan sona ölçülüp biçilmiş performansında kusursuz bir iş ortaya çıkardığını söylemek gerekiyor.

Jeff Nichols’ın bu başyapıt yarısı, özellikle her zaman hatırlanacak olan sığınak sahnesiyle ve finaliyle her daim takip edeceğimiz, çok yetenekli bir yazar-yönetmeni müjdeliyor. Nichols, hem karakter yaratımında hem de anlatmak istediğini hiçbir şekilde ucuzlaştırmadan, ekonomik yollardan anlatmadaki başarısıyla göz kamaştırıyor. Dişlerini gösterdiği ilk filmi Shotgun Stories’den sonra bu kez seyirciyi ısırarak, gerçeklik ve delilik arasında mekik dokuyor.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5