Sylvain Chomet’nin Çizgi Dünyası


Aylin Solakoğlu
04 Aralık 2011

Günümüzde neredeyse pek çok animasyon yönetmeni, üç boyutlu çizgilerin heyecanına kapılmışken, iki boyutlu çizgilerin belki de en iyi olduğu ülkelerin birinden gelen Sylvain Chomet, yaratıcılığının ve animasyonun sınırlarını Fransız anlayışla güçlendiriyor. Chomet için iki boyutlu çizimler yapmak, günümüz pixar anlayışının dışına çıkmak, 3d’den daha zor bir uğraş. Kalıplara sığmayan filmleri ve henüz filmografisinin ilk isimlerini oluşturduğu şu yıllarda bile adının şimdiden animasyon dünyasında duyulması ve hatırı sayılır bir yer edinmesi, tüm bu zorlukları yaratıcılığı ile egale etmesinden ileri geliyor.

Çizgi dünyasına, ilk olarak çizgi roman çizerek ve onlara diyaloglar ekleyerek başlatan Chomet’in 1986 yayınladığı ilk kitabı ”Secrets of the Dragonfly” oldu ve daha sonra İngiltere’ye olan yolculuğunda animasyon üzerine oldukça fazla yol katetti. Kendisinin de dediği gibi animasyon konusunda Amerika’yı seçmek yerine o eğri çizgilerinin izinde farklı bir yolculuğa çıkmıştı ve bu yolculuk onu sonraki yıllarda Kanada’ya getirip, çizgi romanlarının dışında görüntüyü harekete çevirmesine vesile oldu, diyebiliriz.

İlk filmi ve şimdiden bir klasik sayılabilecek ”La Vieille Dame et les Pigeons’‘, yedi yıllık bir çalışma sonucunda 1998‘de izleyicilerin karşısına çıktı. Bu 25 dakikalık kısa animasyon, klasik çizgilerden uzak, Chomet tarzının en güzel işaretlerini veren, düzensiz tasarım anlayışıyla farklılığını ortaya koyan, sistem eleştirisi bir eser. Açlıkla savaşan yaşı geçkin bir polis memurunun, güvercinleri besleyen yaşlı bir kadının evine, güvercin kılığında gitmesi gibi sıradışı bir konuyu, kendine özgü diliyle bireyden topluma yaptığı çıkarımlarla eleştiren, karakterli bir film. Bol ödüllü yapım, aynı zamanda sonraki Chomet filmlerinde olduğu gibi Paris’teki yabancı turistleri tiye almaktan geri kalmamış. Yer yer gerilimli filmin özellikle karakter çizimleri, izleyicinin sevgisini kazanan aynı zamanda gerçeklik algısına hitap eden bir nitelikte.

 

İlk kısa animasyon filmden sonra, 2003 yılında benzer çizgiler eşliğinde, yine ilginç bir konuyla Cannes Film Festivali’nde karşımıza çıkıyor Chomet. Çocukluğundan beri bisiklet tutkusu olan Champion büyükannesi tarafından büyütülür. Büyükannesi Madame Souza’nın bir gün hediye ettiği bisiklet ile Champion’un bisiklet yarışlarına olan tutkusu başlar. Bu tutku peşinde Cahmpion ve Madame Souza eğlenceli, yer yer gerilimli bir yolculuğa çıkarlar. Bu hikaye ekseninde animasyonun kara mizahı nasıl yapılırın kanıtı ”Les Triplettes de Belleville” (Belleville’de Randevu).

Chomet’in deyişle sadece çocukları amaçlamayan, iyi ve kötünün gelgitlerinde sonunda iyinin kazandığı klasik anlayışa karşı bir animasyon. Bisiklet yarışçılarının fiziksel özelliklerinden yararlanarak; bu özellikleri çizdiği çizgilere ekleyen, bunun yanında bisikletin süregelen döngüsünden, filmin ritmini tutturan ve aslında bir yere ulaşmaktan çok o döngüyü koruyan yapıda bir film diyebiliriz Belleville’de Randevu için.

3D’nin ve pixarın hakim olduğu animasyon dünyasında, uzakdoğu animasyonun yanında bir nefes alma alanı oluşturuyor Chomet’in temsilcisi olduğu 2D. Yönetmenin en fazla kızdığı ve dile getirmekten çekinmediği ise 2D’nin öldüğüne dair olan savlar. 2D’nin ölmesi ve yerini 3D’nin alması, ”Tour de France’da artık araba yarışlarının olması gibi bir durumdur”der Chomet.

ilk uzun metraj animasyon filminden sonra, animasyon yerine kurmaca bir filmle bu defa Paris, je t’aime(2006)’de ”Tour Eiffel” adlı kısa filmle Chomet’i görürüz. Aslında bu kısa, her ne kadar animasyon olmasa da, yönetmenin tarzını koruduğu, sadece çizgiler yerine gerçek karakterleri tercih ettiği bir filmdir. Fakat Chomet’in çizgilerine aşina olanlar için, iki pantomimciyi izlediğimiz bu kısada, çizgiler kendini ekranda varmışçasına izletir.

Pantomim, Paris’teki turistler, ikiz kız kardeşler gibi temel öğeler, mutlaka bir Chomet filminde karşımıza çıkan özelliklerdir. Yönetmenin, senaristliğini de kendisi yaptığı filmlerinin karakterleri, sıradan olmayan, fiziksel veya özellik bakımından nadir rastlanan, kalabalıklar içinden sıyrılıp bazen itilmiş, ötekileştirilmiş bazen ise öteki kalmayı seçmiş, içlerinde kendilerine has mizahı ve güldürüyü taşıyan kişilerdir.

Bu açıdan baktığımızda 20 kısa filmin yer aldığı Paris, je t’aime filminde hangisinin Chomet’in filmi olduğunu bulmak oldukça kolaylaşıyor. Filmi izlemek isteyenler için.

Geleneksel hikaye anlatıcılığının izinde olan Chomet, çizimlerini de kalem ve kağıt yardımıyla yapmayı tercih ediyor. Sanırım bu durum onun çizgi roman geçmişinden gelen tutkusu ve çizdikleriyle kişisel bir bağ kurmasının yolu.  The Triplets of Belleville filminden sonra Oscar’da gelen adaylıklar ve diğer festivallerden kazanılan ödüllerle, Hollywood’un da gözlerini üzerine çevirdiği animasyoncu, ne Paris’i ne de Amerika’yı kariyer olarak seçer. İskoçya’nın Edinburgh şehrinde Django Films’i kurarak, ikinci uzun metraj animasyon filmi olan  L’illusionniste‘i(2010) vizyona çıkartır.

L’illusionniste, diğer filmlerinin aksine, senaryosu uyarlama bir animasyondur. Ünlü fransız sinemacı Jacques Tati‘nin yazdığı fakat kameraya alamadığı senaryoyu hayata geçirmek isteyen ve sıkı bir Tati hayranı olan Chomet, Tati’nin kızından bu senaryoyu anime etme iznini alır ve Tati’nin unutulmaz karakteri Mr. Hulot‘un bir benzerini çizmeye başlar. Genelde Chomet’in takipçileri olarak, bizi neden filmleri arasında bu kadar yıl beklettiğinden yakınırız. Chomet’de bunu anlamış ki her röportajında bu soruya karşılık veriyor. 2003 yılında Sihirbaz’ın senaryosunu alan yönetmen 7 yıl içinde ekibi ve parayı toparlayıp( £10 million) ancak projenin tamamlandığını söylüyor. Özellikle 2D çizimlerde çok fazla ayrıntı olduğunu ve 2D’de çizimlerde düzeltme  yerine baştan çizildiğini hatırlatıyor. Doğal olarak da filmleri arasında uzun aralıklar oluşuyor. Sırf bu gibi nedenlerle yakın zamanda 3D’nin ya da live action türlerinin kapılarını aralayabilirmiş.

Yönetmenin son filmine geri dönersek… Animasyonun ana karakteri fransız sihirbaz rolündeki Tati, sihirbazlığın eskisi kadar popüler olmadığı zamanlarda kendine iş bulmaya çalışan, başarısız bir sihirbazıdır ve yolu İskoçya’ya düşer. Burada tanıştığı küçük ve kimsesiz Alice ile yolculuğu Edinburgh’a devam eder ve beraber yaşamaya başlarlar. Baba-kız eksenindeki bu ilişki zamanın ilerlemesi ve Alice’in küçük bir kızdan genç bir kadına geçmesiyle bazı anlarda kadın-erkek ilişkilerini andırsa da temel olarak, iki yalnız insanın bir hayatı beraber geçirmeleri ve yalnızlıklarına paydaş bulmaları üzerine kuruludur.

Birkaç diyalog dışında, neredeyse sessiz film klasmanında yer verebileceğimiz animasyon, sihirbazın Tati özelliklerine sahip olmasıyla, vücut dilini iyi kullanan ve Alice ile arasındaki ilişkiyi küçük hareketler ve objeler ile anlatmayı başarmış. İskoçya’nın bulutlu havasını ve yansıyan ışıklarının sıklıkla filmde kullanıldığını ve şehir mimarisinin de Chomet’in sevdiği çizgilere benzediğini görebiliriz. Zira orijinal senaryoda Prag’da geçen olaylar, Chomet’in tercihiyle Edinburgh’a kaydırılır çünkü yönetmen bu şehri ilk gördüğü andan itibaren oraya ait olduğunu hissetmiştir.

Filmlerinin istinasız hepsinde modern toplumu ve tüketimi eleştirmekten çekinmeyen Chomet, Sihirbaz’da da bunu genç kız Alice’in talep ettikleriyle, sihirbazın arz ettiklerinin dengeli olamaması ve bunun neden olduğu durumlarla ele alıyor.

Chomet’in çizgilerinde kusurlu, samimi ve doğal bir çağrışım var. Mükkemmel çizgilerdeki 3D’lerden farklı olarak, gerçekliğin arayışını yansıtan bir animasyoncu ve bunun daha da ötesinde, insanı ele alıp, sorunları işaret etmeyi seviyor. Çocuklar için değil büyüklere animasyonlar yapıyorken, çocuklar da onun filmlerini seviyor ve henüz daha yolun başında bir yönetmen olması da kendi adıma sevindiğim bir durum, şayet ondan çok daha fazla animasyon izleyebileceğiz. Şimdilerde Chomet 2015 yılında vizyona girmesi beklenen Ivan the Fool isimli animasyon üzerinde çalışıyormuş. Sabırsızlıkla bekliyoruz.

 

Aylin Solakoğlu