Suspiria (2018): Yıkmak ve Yeniden Yapmak

UYARI: Yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir. 

Suspiria’nın hemen açılışında, filmin yan karakterlerinden Patricia, terapisti Dr. Josef Klemperer’ın yanına gittiğinde dans okulunda yaşadığı bazı elim olaylardan bahsediyor. Çok korkmuş, çok telaşlı görünüyor. Kendinde değil gibi. Klemperer duydukları karşısında sakin ama pek de sakinleştirici değil. Duyduğu her olağanüstü şeyi olağana bağlamaya, bir anlamda sağduyunun sesi olmaya çalışıyor.

Guadagnino’nun filmin tam ortasına attığı, bir cadı ve dans hikayesinin bağlamını genişleten bu karakterin, açılış sahnesindeki yaklaşımına çok paralel bir geçmişi var. Naziler yıllar evvel bağıra çağıra iktidara gelirken tanık olmakla yetinmiş ve yaşanan olağanüstü gelişmeler karşısında sakin kalmış bir adam Klemperer. Yahudi eşinin tehlikede olduğunu fark edince ona bir kaçış planı çizmiş; bir daha ondan haber alamayınca bu olayın acısını ve utancını üstlenmiş ve bu sayede bir nevi ferahlamış, yaşadığı azabın çerçevesinde hayatına devam etmeyi başarmış. İktidara gelmek için düzenlenen bir ayinler silsilesine, bu ayinler silsilesinin performatif devinimlerine karşı şahitlik etmekte yıllar önce deneyimlenmiş, derin bir acı çekerken uykusuna devam edebilmeyi öğrenmiş bir karakter.

Öte tarafta ise çocukluğuna dair fragmanlar gördüğümüz hevesli bir dansçı var: Susie. İlk andan itibaren empatimizin peşinde olmayan bir karakter olarak kodlanıyor yönetmen Guadagnino tarafından. İlerleyen saatlerde en çok onu takip edeceğiz fakat bu filmin protagonisti olduğundan bile emin değiliz; çünkü Susie çevresine masumiyetin içerisine gizlenmiş bir başkalık, bir tekinsizlik saçıyor. Bir diğer boşluklu kodlanmış karakter olan mentoru Madame Blanc karşısında kendi iktidarını hiç geri çekmiyor, hiç teslim olmuyor. Onun sözünü ve tavsiyelerini dinleyip uygularken bile gizli bir başkaldırı içerisinde, tıpkı zıplamayı öğrendiği eğitim sekansında olduğu gibi. Blanc’ın zihnine yerleştirdiği kabuslara dahi “Kim olduğumu biliyorum” diyerek karşı koyuyor Susie. Bu hikâyenin kurbanı olmayacağını, galibiyetini bir kurban psikolojiyle elde etmeyeceğini bütün davranışlarıyla ilan ediyor. Filmdeki çoğu olay, final sahnesine kadar Susie’nin dışında gerçekleşiyor hatta. Bir an için durup bu filmi baştan sona Susie’nin gözünden izlediğimizi düşünürsek, toplamda ne göreceğimiz üzerinden Susie’nin dışsallığını ve hiç askıya almadığı mutlak iktidarını daha iyi anlarız sanki. Susie, sadece “ruhunu dansa vermek” için orada olan, aslında hiç tanımadığımız, film bitince de hiç tanımamış olacağımız bir karakter. Bizim için sadece bir araya gelmeyen, belli belirsiz parçalarla var olan.

Madame Blanc ve Markos ise tarihin tekerrürü, aynı karakterin ‘önce’si ve ‘sonra’sı gibiler. Hatta Freud’u işin içine katarsak biri id biri ego (Yine Tilda Swinton tarafından canlandırılan, ‘utanca’ gömülmüş Klemperer’ın superego olduğunu düşünmemiz için her türlü sebep var). Gücün farklı basamaklarında yer alan, iki adet defolu ve eksik peygamber. İlkinin duygusu ve empatisi ikincisinin hırsı ve arzusu daha baskın. İkisi de birbirlerine bir tehdit oluşturmak dışında yalnızca statükonun devamını yansıtıyorlar. Bir bedeni almak, yetiştirmek, yeni sahibine teslim etmek ve gidişat asla değişmesin diye kendi konfor alanlarını muhafaza etmek amaçları… Halbuki bu cadılar okulunun gizli kapılarının ardında da -tıpkı dışarıda olduğu gibi- bir ahlakın sıkıcılığıyla ilgilenmeyen bir yıkım arzusu her yanı sarmış. Bu alevlerin içinde antikalaşmış bir gücün konforu sadece bir illüzyondan hallice.

Yıl 1977, Deutscher Herbst’in yaprakları dökülüyor…  Savaşın ebedi bir bitkinlikle lanetlediği Berlin şehrinin sokaklarında huzursuzluk devriye geziyor. Bir duvarla maddeleştirilmiş bu dev bölünme bir dans okulunun içindeki huzursuzluğu da aynalıyor. Kendi tanrısallığını dayatmış bir liderin peşinden giden bu ortamda kokuşmuş bir şeyler var. Demokrasi, dans okulunda da korkuyu meşru hale getirmenin bir aracı olmuş durumda. Genç ve yaşlı arasında, eski ve yeni arasında, tarih, şimdi ve gelecek arasında asla durulmayan gizli ve kanlı bir savaş var. Pusulası şaşmış bir toplumsal ruh halinin bir alegorisi olarak da okunabilir cadıların dans okulunda yaşananlar. Bütünselliği, gerçeklikteki karşılığı kapının hemen dışında, semboller ve metaforlar kapının ardında.

Bir kurban olmayacağını film boyunca verilen ipuçları ışığında anladığımız fakat gücünün her daim farkında olup olmadığını anlamadığımız Susie, günü geldiğinde, bütün ipuçlarını reddeden müzmin tanık (Klemperer) yeniden seyirci pozisyonuna getirildiğinde (“Kadınlar sana gerçeği anlatıyor; sen onlara sanrıları olduğunu söylüyorsun” diyor ona bir cadı) ve okula gizli kapaklı hükmeden Markos ilk kez kendi yüzünü gösterdiğinde, buradaki çürümüş düzeni yıkıp kanlı bir şekilde devralıyor. Annesinin kendi “günahı” olmakla itham ettiği, azınlığının yüz karası fakat başka bir azınlık olan cadıların umut veren yeni annesi, gerçek peygamber olarak yeni bir iktidar kurarak alevleri söndürüyor.

Susie en ölçülebilir davranışlarında dahi tekinsizliğini asla terk etmeyen bir karakter. Mother Suspiriorum olduğunu ilan ettikten sonra Klemperer’ın hafızasını silerken ona bir iyilik yaptığı şüpheli. Acılarıyla kendini kayıtlı kılan bir insana yapılabilecek en kötü şey belki de onu geçmişinden azat etmek, onu özgür bırakmak; ancak bir yeniden çevrim olan filmin yıkma ve yeniden inşa etme anlayışının içinde de tam olarak bu var: Hafızanın kafasını kopartmak. Acının, vicdanın, utancın ferahlatıcılığına verilen bütün payelerin önünü kapatmak… Yeni Suspiria’nın birbirleriyle temas ettikçe kaynama noktalarına gelen bu okunamaz karakterlerle iyilikten ve kötülükten azade, hiç köşeli olmayan bir çözüm yolu önerdiğini bile iddia edebiliriz bu bağlamda.

Guadagnino’nun hangi anda hangi karakterin iktidar alanı tarafından kıskaca alındığı hiçbir şekilde tam olarak anlaşılamayan, erotik çağrışımların uzağındaki röntgenci gözü ve müdahaleci makası filmdeki ‘yıkma’ ve ‘yeniden yapma’ arzusunu, bir araç olarak kullandığı medyuma da geçiriyor. Hikâyenin, karakterlerin tekinsizliği çok iyi düşünülmüş biçimsel tercihlerle (Susie’nin ‘audition’ sahnesindeki beklentileri tersine çeviren kesmeler örneğin) anlatıya da siniyor. Uğursuzluğa kapı açan bir sinema dili var Suspiria’nın. Ürperticiliğini tuhaftan, komikten ve melankolikten çıkarıyor. Yönetmen bir ‘yeniden çevrim’ yaparken yaptığı şeyin doğası üzerine de epeyce kafa yormuş durumda ve Argento’dan ödünç aldığı kök malzemesini her hamlede biraz daha yıkıyor. Bu filmde korkunç olan şey birtakım cadıların beyaz, masum, genç kadınların bedenlerini tahakküm altına alma girişimi değil. Olayı çözmeye çalışan erkek polislerin cadılar tarafından rencide edilmesi de değil. Kolayca anladığımız şeyler korkunç olanlar. Mesela bir ahşabın üzerine kazınmış bir aşk ilanını yıllar sonra anlamlandırabilecek kimsenin kalmayacak olması… Anıların küle dönüşmesi, dünyanın dönmeye devam etmesi…

Guadagnino’nun yeniden inşa ettiği yapıda kurban da yok kötülüğü tanımlara hapsetmenin kolaycılığı da… Dansı, tarihi, dramı ve bunlardan kurulan performansı orijinalinin aksine filmin odak noktası haline getiriyor; tamamen film içindeki filmlere ve elbette ki bir hepsini bir araya getiren bir dans performansına odaklı, ayinsel bir kompozisyon çıkarıyor ortaya. İyi ve kötünün hiçbir şekilde içinde kendine yer bulamadığı, hem ürpertici hem komik, hem ciddi hem gayriciddi, filmin renkleri gibi soluk ve gri… Anlaşılması, içinden ders çıkarılması imkânsız, bir yıkıma bakmanın hazzına ve bu hazzın ne gibi bir dürtü uyandırdığına dair bir tartışma açan, ahlaki kaygılar gözetmeyen ve nihayetinde de ruhuyla çok tutarlı bir anti-klimaksla sonlanan bir deneyime dönüşüyor tanık olduklarımız. Ne kadarını hissederseniz o kadar var olabilen bir film Suspiria…  Bu da gündelik bakış açılarına mahkûm olmayan, yıkıp yeniden ürettiği şeyin adını koymayan filmi sanatsal anlamda bir hayli orijinal kılıyor.

Kaan Karsan
twitter

Yönetmen: Luca Guadagnino
Senaryo: David Kajganich
Oyuncular: Dakota Johnson, Tilda Swinton, Doris Hick, Chloë Grace Moretz, Angela Winkler
Yapım: İtalya,  Abd, 2018
Süre: 152′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5