Stronger (2017): Kahraman Ne Demek?

Stronger, sanki daha başlarda izleyiciye bir söz veriyor: “Evet, trajik ve gerçekten yaşanmış bir hikayem var. Bu hikayeyi neredeyse herkes biliyor. Ama ben onu manipüle etmeden hatta ana karakterime de mesafe koyarak anlatacağım.” Aslına bakarsanız film kimi anlarını görmezden gelirsek uzun süre bu minvalde ilerliyor. Ama son yarım saatinde o ana kadar kurduğu tüm dramatik yapıyı yerle bir etmeyi başarıyor.

2013’te Boston Maratonu’na düzenlenen bombalı terör saldırısında iki bacağını da kaybeden Jeff Bauman’ın gerçek hikayesi hiç kuşkusuz Hollywood’un da ilgisini çekmişti. Medyadan neredeyse tüm olan biteni takip edebildiğimiz, bir anlamda gözlerimizin önünde yaşanan bir yakın tarih söz konusu. Bauman’ın patlamadan sonraki direnme süreci, terör saldırganlarını tespit edip yakalanmalarına önayak olması ve sempatisiyle bir halk kahramanına dönüşmesi filmin de ilk bölümünde ayrıntılarıyla işleniyor. Medya üzerinden pek şahit olamadığımız Bauman’ın özel hayatındaki med cezir ruh hali ise –belki de filmin övülecek tek noktası- bütün çıplaklığıyla gözümüzün önüne geliyor.

Bir taraftan kahramana dönüşürken diğer yandan yeni ve “yarım” hayatına alışma süreci geçiren Jeff’in evine döndükten sonra yaşadıklarını izlerken duygulanmamak biraz zor. Jeff’in küvette kendi başına yıkanmaya çalışması, bandajlarının çıkarıldığı anda bacaklarına bakamaması gibi ayrıntılar filmin dramatik anlarının zirvesini oluşturuyor. Bir yandan da çektiği acıyı ailesine belli etmemek için çırpınan ve bu sırada çifte bir hayat yaşayıp kendisini bir kahraman ilan eden ailesini üzmemek için güçlü görünmeye çalışan Jeff giderek daha da yalnızlaşıyor. Fakat onu yalnız bırakmayan ve kahraman ilan etmek yerine gerçekten anlamaya çalışan sevgilisi Erin sayesinde iyileşmeye devam ediyor.

Filmin belki de en önemli meselesi tam da bu sırada bir soru şeklinde dile geliyor. Gittiği her yerde kahraman olarak anılan Jeff hep şunları soruyor: Kahraman ne demek? Ben neden kahraman oldum?

İşte o an zannediyoruz ki yönetmen David Gordon Green’in gerçekten bir meselesi, soruları var: Boston halkının ya da ailesinin Jeff’i kahramanlaştırması bir bakıma onların da işlerine gelen ve olup biteni sorgulamasını engelleyen bir kaçış süreci olabilir mi? Jeff’in ne kadar acı çektiğini görmek yerine onu pohpohlamak ve konforlu “iyi insanlar” imajlarını korumaya çalışmak iki yüzlü bir durum değil mi? Green, bu soruları soracakmış gibi yapıp direksiyonu bir anda muhafazakâr Amerikan söylemlerine kırarak koca bir “Haydaa”yı hak ediyor.

Green, filmin ortalarında sorduğu o epey güçlü “kahraman ne demek?” sorusunu ise neredeyse hiç derinleştirmeden olduğu gibi bırakıyor. Tam da bu noktada film hikayesine saygı duymak ile onu sömürmek arasındaki ince çizgide çok daha fazla sallanmaya başlıyor. Jeff’e yüklenen kahraman imajının perde arkasında onu ne kadar yıprattığını gösterdikten sonra bir anda “onların bizi asla yenemeyeceklerini gösterdin Jeff” diyen bir piyade ile karşılaşıyoruz mesela. Ya da Jeff’in hayatını kurtaran Carlos ile patlamadan sonra ilk kez bir araya gelmesi tümüyle Jeff’in de bir savaş gazisi gibi muamele gördüğü bir sohbete dönüşebiliyor. Ve belki de, en kötüsü, Jeff’in de en sonunda bu kahraman imajına adapte olmasını izliyoruz.

David Gordon Green ne yapıp edip bize alttan alta bir “büyüme hikayesi” de anlatmaya çalışıyor. Jeff’in iki bacağını kaybetmeden önceki kaypak, henüz büyümemiş o kerata halini patlamayı da çerçeveye alarak bir büyüme ve “güçlenme” serüvenine dönüştürüyor. Peki,  Jeff ne zaman büyüyor dersiniz? Elbette kendisine giydirilen kahraman kostümüne uyum sağladığı ya da doğacak çocuğuna iyi bir baba olacağını anladığı zaman.

Aslında Green’in peşinden koştuğu şey malum formülü uygulamak. Hani etiketini kazıyınca altında koskocaman OSCAR yazan o formül. Güvenli sularını terk etmeden, olası bir farklı bakış açısına yer vermeden, izleyiciye de duymak istediklerini söyleyen, dört başı mamur bir ödül avcısı film çekmek istiyor ve hakkını verelim sonuna kadar da başarıyor. Gerçekten korkunç olan ve herhangi bir şeye malzeme edilmemesi gereken bir trajediyi kaşıyıp kaşıyıp, üzerine bolca “bizi alt edemeyecekler” sloganı ekleyip Akademi’nin önüne sunuyor. Altın Küre’de filmin herhangi bir adaylık almadığına bakarsak, neyse ki bu formül bu kez tutmamış, yenmemiş görünüyor.

Jake Gyllenhall’un karakterini derinden kavradığını ve hakkını vererek canlandırdığını inkar edemeyiz. Akademi’nin Daniel Day-Lewis, Leonardo DiCaprio ya da Charlize Theron gibi rolleri için fiziki bir değişim geçiren oyunculara gösterdikleri gereğinden fazla teveccüh Gyllenhall için büyük ihtimalle gösterilmeyecek. Daha iyi bir senarist ya da daha iyi bir yönetmenin elinde bu performansın hakkı da yeterince verilebilirdi ama bu formüle şartlarda o da pek mümkün görünmüyor.

Bütün bu hengame içinde olan ise maalesef Tatiana Maslany’e oldu. Erin rolünde oldukça dikkat çekici bir performans gösteren Maslany’nin hakkı yeterince verilmedi. Maratonda, sırf kendisini karşılamak için orada olan eski sevgilisinin patlama ile bacaklarını kaybetmesi Erin için de büyük bir trajediye dönüşüyor. Maslany de karakterinin hem suçluluk duyan hem de yeni bir hayatı tüm zorluklarıyla sırtlamaya çalışan çalkantılı halini tüm nüanslarıyla üzerine giymeyi başarmış.

Stronger, ilham aldığı karakterden ilham verici bir film çıkarma potansiyelini muhafazakâr sularda yüzerek ve ara sıra dokunduğu meselelerin derinine inmeyerek harcayan ve bol bol “aslında şöyle de olabilirdi” dedirten bir film. Green ve senarist John Pollono’nun bir trajediyi tüm yönleriyle ele almak yerine formüllerle hareket etmeleri filmin akıbetini ödül avcısı bir deneme olmaktan öteye götürememiş.

Aras Keser
twitter

***

Yönetmen: David Gordon Green
Senaryo: John Pollono
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Tatiana Maslany, Miranda Richardson
Yapım: ABD, 2017
Süre: 119’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5