Still the Water (2014): Akıntı ile Birlikte

Naomi Kawase, tüm kariyeri boyunca ölümü kabullenme ve kayıpla baş etme süreci hakkında filmler yapmış bir yönetmen. Cannes’da Altın Kamera kazanan Suzaku bir babanın, 2003 tarihli Shara ise çocuklardan birinin yokluğu üzerinden bu kayıp karakterlerin geride bıraktıkları aileleri betimliyor. Benzer şekilde ölümle iç içe bir öykü anlatan Mogari No Mori, ölümün sık ve kaçınılmaz biçimde karakterlerin yaşamlarına sızdığı bir mekanda, yaşlılar için bir bakımevinde geçiyor. Yönetmenin Cannes’da yarıştığında son derece olumlu tepkiler alan yeni filmi Still the Water (Dingin Sular), hem söz konusu tematik bütünlüğü koruyan hem de Kawase sinemasının sınırlarını genişleten çarpıcı bir deneyim. Filmin ana karakteri Kyoko’nun annesi, ölümcül bir hastalığın son aşamalarında olan modern bir şaman; dolayısıyla giderek yaklaşan ve kaçınılmaz olan bir ölüm bu filmde de merkezi bir konuma sahip. Kyoko bir yandan annesinin hastalığıyla baş etmeye, bir yandan da sevgilisi Kaito hakkındaki hislerini anlamlandırmaya çalışıyor. Kawase bu öyküyü incelikle kurulmuş zıtlıklardan faydalanarak anlatıyor; film boyunca yaşamın enerjisi ve ölümün dinginliği, muhafaza edilen gelenekler ve modernleşmenin getirdikleri, kırsalın sessizliği ve metropolün karmaşası karşı karşıya geliyor. Zaten Kawase’nin filmlerini değerli kılan en önemli şey de bu zıtlıklarla ilgili. Yönetmen zarif ve dengeli üslubu ile ele aldığı çatışmaların hiçbirini trajik hale getirmiyor; tercihini sakin, şiirsel bir sinema anlayışından yana kullanıyor. Melodramatik öğelerden ve ‘büyük’ duygulardan uzak duran Still the Water’a da baştan sona benzer bir sükunet, kabullenme hali ve derin, ince bir keder hakim.

still_the_water_2

Filmin en akılda kalıcı bölümü şamanı uğurlamak için düzenlenen tören. Geleneksel Ağustos danslarının sergilendiği ve Kyoko’nun annesi ile vedalaştığı bu sahnede hem karakterlerin duyduğu üzüntüyü en saf ve yoğun haliyle hissediyoruz, hem de onların yaklaşan ayrılığı nasıl kabullendiklerini gözlemliyoruz. Aslında geleneksel Japon müziğinden, dans ritüellerinden, doğa harikası küçük bir adanın ya da neon ışıklarla kaplı Tokyo’nun güzelliklerinden, Japon kimliğine özgü değerlerden bu kadar yoğun biçimde beslenen bir film için en büyük risk; söz konusu kültürü batılı gözler için estetize edip folklorik bir güzellemeye veya kuru bir etnografiye dönüşmektir. Fakat bahsettiğim vedalaşma töreni, Kawase’nin bu tür bir yüzeysellikten nasıl itinayla uzak durduğunu da gösteriyor. Örneğin oldukça uzun süren bu sahne boyunca dansın tamamını görmemizi sağlayan bir genel plan yok; Kawase kültürel arka planın ilginçliğini sömürmek yerine karakterlerin yaşadığı karmaşık duygusal sürece odaklanıyor ve Kyoko ile annesinin yakın planlarına ağırlık veriyor. Hatta dansa katılan yaşlı bir kadın incelikle şamanın yorulmuş olabileceğini düşünerek şarkıyı tamamlamalarının istenip istenmediğini soruyor.

Still the Water’ın diğer odak noktasında ise Kaito bulunuyor, zira onun farklı yollardan ilerleyen öyküsü de Kyoko’nunki ile benzer bir noktaya varıyor. Annesi ile birlikte yaşayan Kaito, filmin başında okyanusta bir erkek cesedi buluyor ve ölen adamın annesinin erkek arkadaşı olabileceğini anlıyor. Aynı Kyoko gibi Kaito da annesini kaybetmek üzere; yalnızca bunun nedeni bir hastalık değil, Kaito ve annesi arasında giderek büyüyen duygusal mesafe. Kendini içinde bulduğu zorlu süreçle baş etmek için Tokyo’daki babasını ziyarete giden Kaito; Kawase’nin sakin üslubunun etkisini sadece kırsalda değil, metropolde de koruduğunu kanıtlayan bu bölümde aradığı tüm yanıtları bulmuyor belki. Ama annesi ile kurduğu ilişkiyi gözden geçiriyor ve onu kaybetmenin ne demek olduğunu anlıyor. Bu hikaye bir bakıma Kyoko’nun öyküsünün anti-tezi sayılabilir; Kaito başta Kyoto’ya kıyasla çok daha huzursuz, Kyoko annesiyle birlikte olmak isterken o annesinden uzaklaşmaya çabalıyor, Kyoko kendini doğanın, özellikle okyanusun bir parçası olarak görürken Kaito okyanustan uzağa, büyük bir şehre gitmek niyetinde. Ama filmin sonlarına doğru Kyoko ve Kaito’nun yolları bir şekilde paralel hale geliyor ve ikisi de annelerinden (bir süreliğine de olsa) ayrılmak durumunda kalıyorlar. Kawase; özenle kurulmuş bu hikaye aracılığıyla Ozu’dan Koreeda’ya kuşaklar boyu Japon sinemasının ustalarını meşgul etmiş bir temayı, evlat ve ebeveyn arasındaki kaçınılmaz, gerekli, zorlu ve son derece hüzünlü ayrılığı ele alıyor. Ayrılık ne Kyoko ne de Kaito için basit, acısız bir süreç olarak tanımlanabilir; fakat Kawase’nin izleyiciye ustalıkla sezdirdiği üzere söz konusu deneyimler bu gençlerin kendilerini tanımalarının ve her anlamda ‘büyümelerinin’ yegane yolu.

still_the_water

Her Kawase filmi gibi Still the Water da izleyiciye nefes kesici bir görsel-işitsel deneyim de vadediyor. Dev dalgalarla açılan ve sonra sakin denize dönen, başında ve sonunda su altında çekilmiş hem huzurlu hem gergin bölümler barındıran, doğanın güzelliğini ve yok edici gücünü aynı zarafet ile betimleyen bu filmin her bir planında, tüm filme hakim olan ikilemlerin, zıtlıkların ve sonuçta ulaşılan dinginliğin görsel karşılıklarını bulmak mümkün. Genel olarak sessizliği ve alçakgönüllü tavrıyla bilinen Naomi Kawase’nin Cannes’daki gösteriminden önce Still the Water’ı başyapıtı olarak tanımlaması çok konuşulmuş ve yönetmenin takipçilerini şaşırtmıştı. Mutlaka büyük perdede görülmesi gereken bu incelikli ve güçlü filmi izledikten sonra ise Kawase’ye hak vermemek imkansız.

 

Eren Odabaşı

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5