Soy Cuba (1964): I am Cuba

Kaan Karsan
Kaan Karsan
14 Ocak 2012

Hollywood’un sinema sektöründeki ekonomik egemenliği herkes tarafından biliniyor. Bu ekonomik egemenliğin beraberinde getirdiği geniş bir kontrol mekanizması da Amerikalıların ellerinde. Bu sahip oldukları büyük güç sayesinde sinema tarihi boyunca kendi ideolojilerine ters gelen ve kışkırtıcı buldukları birçok filmi ötelediklerini, bu filmlere kolayca ulaşılmasını engellediklerini  biliyoruz. İşte Soy Cuba da, komünist ideolojinin ve devrim ateşinin sinemaya bir armağanı olduğundan, batının yola koyduğu engeller yüzünden yıllarca gizli kaldı ve unutuldu. Fabrika ayarlarında bile “propaganda” yapma hevesi olan, milliyetçiliği bir kişilik özelliği olarak benimsemiş Amerikan sinemasının, başka bir ülke sinemasının bir örneği olan filmi “propagandist” olarak nitelemesi –öyle olsa bile- elbette ki samimi değil. Zaten Soy Cuba’nın başyapıt olmasının sebebi de “propagandist” olması değil.

Sovyet – Küba ortak yapımı olan Soy Cuba, tıpkı Amerikalıların da yılmadan belirttiği gibi bir propaganda filmi. Sosyalist propagandasını hiç gizlemeden sunan film, doğal olarak çok net bir şekilde sezilebilen bir emperyalizm eleştirisini de içerisinde barındırıyor. Bu nedenle batı dünyasında çok uzun yıllar yasaklı listesinde kalan film, tesadüfi bir biçimde Martin Scorsese ve Francis Ford Copolla tarafından fark edilip yeniden gün yüzüne çıkarılıyor. Bunun sonucunda kallavi festivallerde gösterim şansı bulan Soy Cuba, hak ettiği ilgiyi yapım tarihinden ancak kırk sene sonra görmeye başlıyor. Zira Soy Cuba’ya yapıldığı yıllarda kendi safları tarafından bile burun kıvrılıyor. Film, Sovyetler tarafından “devrimci görüş için fazla naif, fazla hafif” olarak eleştirilirken Küba’daki gösterimi sonrasında da Kübalıları stereotipleştirmek ile itham ediliyor. Kısacası hikayesini anlattığı insanlar dahil kimselere yaranamayan film, uzun süre toprak altında gömülü kalıp yeniden gün yüzüne çıkmayı bekliyor.

Soy Cuba’nın neyi konu aldığı aslında oldukça açık. Film, 1933’te Amerika tarafından Küba’da iktidara getirilen Fulgencio Batista’nın meşruiyetinden sonra fuhuş, kumar, kaçakçılık gibi eylemlerin kol gezdiği bir günah yuvası haline gelen ülkenin, bu sömürgeleştirilme harekatına karşı başkaldırmasını anlatıyor. Direniş düzleminde birbiriyle bağlantılı dört hikayeyi ayrı ayrı anlatan film, bu öyküler sayesinde dürüst ancak yüzeysel mesajlarını da iletme fırsatı buluyor. Zaten Sovyet destekli bir propaganda filmi olduğu pek de gizlenmeyen Soy Cuba’nın anlatısal olarak yeni kapılar açma, yepyeni bir politik bakış getirme gibi bir hedefi kesinlikle yok. Propagandasını düzeyli bir şekilde yapıp, sinemanın gücünden sonuna kadar faydalanmak istiyor Soy Cuba.

Peki hikayesi ve mesajı öyle çok da derinlikli olmayan bu filmi bu kadar özel yapan ne? Aslında bu sorunun cevabını filmin yalnızca ilk birkaç dakikasını izlemiş olan biri bile rahatça verebilir. Soy Cuba, yapım yılı 1964’e kadar sinemada hiçbir şekilde denenmemiş, denenmesine cesaret edilememiş çekim tekniklerini üstün bir başarıyla kullanıyor. Yönetmen sahneleri kesmedikçe sinemasever hayran oluyor, sinemasever hayran oldukça yönetmen sahneleri kesmiyor. Bütün politik altyapısını ve sığ mesajlarını unutturup görselliğiyle bu denli büyüleyebilen bir film, herhalde bir propaganda filmi formülünün optimal sonucu olarak addedilebilir. Zaten birkaç sene önce çektiği Letyat zhuravli(The Cranes are Flying) sayesinde nasıl bir sinema vizyonuna ve algısına sahip olduğunu iyi bildiğimiz Mikhail Kalatozov, zamanının çok ötesinde bir sinema yapıyor Soy Cuba’da.

Şunu söylemek gerekiyor ki sinema tarihinde kamerayı bu kadar efektif kullanan bir film daha zor bulunur. İncelikli bir şekilde çizilmiş planlar, müthiş bir koordinasyon gerektiren çok oyunculu ve çok hareketli mizansenler, nasıl bir emeğin ürünü olduğu tahmin bile edilemeyen, ürkütücü uzunluktaki sahneler Soy Cuba’nın kısmi özeti. Teknik açıdan dahiyane yöntemlerle kotarılan büyüleyici sahnelerin bir süre sonra kullanmak istediğimiz kelimeleri kiyafetsiz hale dönüştürdüğü söylenebilir. Bu nedenle Soy Cuba’yı dinlemek ya da okumak değil, hakkını vererek izlemek gerekmektedir.

Küba Devrimi’ne giden yolda, günümüzde bile çok üstün kabul edilebilecek bir sinemayla, Fidel ve Che gibi isimlere yönelik tanrısal tapınma tavrı takınmadan, propagandasını yapan bu filmi elbette ki öpüp başımıza koymalıyız. Zira bizi sinemasal yöntemlerle kandırıp bize tarihsel yalanlar söyleyen ve kendisine ideolojik yararlar sağlamaya çalışan yalancı filmlerden sıkıldık. Soy Cuba, devrim ve komünizm propagandasını en azından dürüst ve direkt bir biçimde yapıyor. Sadece bunun için bile üstün bir saygıyı hak ediyor.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5