Source Code (2011): İlgiyi Hak Eden Bir Bilimkurgu

Kaan Karsan
Kaan Karsan
09 Nisan 2011

İlk filmi, göndermeler denizi “Moon” ile tüm bilimkurgu camiasının dikkatlerini üstüne çeken “Bowie oğlu” Duncan Jones, isminin önündeki “Bowie oğlu” ek bilgisinden günden güne arınıyor ve bunun yerine “başarılı yönetmen” nitelemesini kazanmaya başlıyor. “Source Code”, eksiklerine rağmen oldukça sürükleyici, akıcı ve en önemlisi zeki bir bilimkurgu olmayı başararak son dönem izlediğimiz filmler arasında kendine oldukça önemli bir yer ediniyor.

Duncan Jones’un Moon filmindeki sinemasını epeyce değiştirdiğini gözlemlemek pek zor değil. Bu, öyle görünse bile, aslında bir yergi değil övgü. Zira, “Moon”  filminin hafif gergin, boğuk ve ağır olması gerekirken bu filmin onun tam zıttındaki bir yerde konumlanması, yani hızlı, tempolu ve aksiyon dolu olması gerekiyor. Her iki film de bilimkurgu olarak anılsa da, aslında bu türün içerisinde birbirlerine oldukça uzak noktalarda duruyorlar.  Moon tam anlamıyla kendine özgü ve ağırbaşlı bir filmken “Source Code” Ben Ripley’in senaryosu ve Duncan Jones’un tercihleri ile herkesin tanıdığı bilimkurgu sinemasına biraz daha uyum sağlıyor ve gişede henüz şimdiden daha büyük bir başarıyı garantiliyor.

Filmin öyküsü yaşanmış bir felaket hakkında bilgi edinebilmek için geliştirilmiş, felakette ölen bir kişinin ölmeden önceki son 8 dakikasına giriş imkanı sağlayan ve” bir program üzerine. Trene yapılan bir bombalı saldırının failini bulmak amacıyla yeniden yaratılan geçmiş 8 dakikaya yollanan bir askerin hem oradaki alternatif gerçeklikle hem de kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi üzerinden ilerliyor. Bundan gayrı söylenebilecek herhangi bir şey, filmin oldukça gizli kalması gereken birçok yanını açık edebileceğinden daha fazla ilerlememek gerekiyor.

Duncan Jones kendi sinemasının temellerini atma yolunda ilerlerken bize iyi filmler seyrettiriyor.

Filmin ve dolayısı ile Duncan Jones’un en büyük başarısı aynı 8 dakikayı defalarca izletiyor gibi görünmesine rağmen her tekrarda yeni detaylarla olay örgüsünü sürekli zenginleştirmesi ve öyküye yeni boyutlar kazandırması. Mevzunun tek bir yönde ilerlemeyip, paralel meselelerle çeşnilenmesi ve film içinde birkaç film izliyormuşsun hissiyatını izleyene geçirmesi de filmi etkileyici kılan diğer unsurlar. Bu sayede film çıkış noktasıyla zaten iyi bir gişe filmi olacakken sadece bununla yetinmiyor ve sırf daha iddialı ve akılda kalıcı olabilmek adına hem kurgusal hem de öyküsel anlamda çeşitli riskler alıyor. Sıradan bir “thriller” olmak yerine hem yüzeysel bile olsa biraz kuantum fiziğini deşmeye, sicim teorisiyle flört etmeye başlayarak işin içine manalı sayılabilecek sorular katarak seyredeni çeşitli sorgulamalara çağırıyor. Filmin asıl hikayesi olarak sayılabilecek olan ana mevzunun filmin bitmesine epey bir süre kala sonlanması ise, filmin sıradan bir “zaman geçirgeci” olmak amacından daha büyük hedeflere sahip olduğunun bir kanıtı niteliğinde.

Duncan Jones’ın filmi kurarken en çok güç aldığı alan filmin kurgusu olmuş. Film son derece hızlı bir kurguyla su gibi akıp gidiyor, hatta film bittikten sonra saatinize baktığınızda iki saat boyunca hipnotize edildiğinizi filan düşünmeniz işten bile değil. Bunun, bu kadar tekrara düşme riski olan bir film için büyük bir başarı olduğu su götürmez bir gerçek. Hızlı, ancak anlaşılır diyaloglar, heyecanlı ve bağlayıcı sahneler Ben Ripley’in senaryosunun başarısı olarak seyredeni koltuğuna çiviliyor. Filmin çok öne çıkan bir yönetmenliği olmasa da, genellikle hiç aksamayan bir yönetmen performansına sahip olduğu söylenebilir. Duncan Jones belki “Moon” kadar stilize ve etkili bir bilimkurgu çekmemiş; ancak bu daha az iddialı yönetimi ile bile takdiri hak ediyor.

Filmin öncül eksiklikleri ise bu bahsettiğimiz ana akım eğlence sinemasına olan yakınlığından geliyor. Zira film belki de bu kadar seyirci dostu bir film olmaması gerekirken, öyle oluyor ve bu filmin “sinema” değerini sanki biraz olsun azaltıyor. Olaylar hakkında fazla bilgi vermeden bu konudaki kişisel fikirlerimi açıklamam oldukça zor; ancak kısa bir açıklamayla filmin daha etkileyici olma şansını daha fazla kişi tarafından izlenmeye tercih etmediğini belirtmeliyim. Fakat filmin kısıtlı sürede çok da iyi tanıtmadığı karakterleri arasında iyi bir romantizm yaratabildiğini de söyleyip bu konudaki hakkını vermemiz gerekiyor.

Filmin ağırlıklı rollerdeki dört oyuncusu olan Jake Gyllenhall, Michelle Monaghan, Vera Farmiga ve Jeffrey Wright yönetmenin çok da zorlayıcı olan beklentilerini boşa çıkarmamışlar. Hepsi filmin gereksinimlerini karşılayan performanslarla öne çıkıyorlar. Jake Gyllenhall yer yer duygusal yer yer heyecanlı birini canlandırması gereken; ancak öyle çok da karmaşık olmayan rolünde eli yüzü düzgün bir kompozisyon çiziyor. Zaten film bir oyuncu filmi olmadığından bu konuda konuşabilecek pek fazla bir şey yok.

Sözün özü, hızlı adımlarla yıldızlığa doğru ilerleyen genç bir yönetmenin yükselişinin devamı niteliğindeki sağlam bir bilimkurgu filmi “Source Code”. Elbette ki unutulmaz ya da çığır açıcı değil; ancak sinemada geçirdiğiniz her dakikanın ve filme ödediğiniz her liranın hakkını veren bir eser. Duncan Jones,  sinemasının gişe gücünü göstererek birçok yapım şirketini arkasına alacaktır bu filmden sonra. Bu atılımı eğlence sinemasına yatkın fakat buna rağmen derin ve iyi bir filmle yapması ise sinemasının geleceği açısından oldukça umut verici. Belki de Duncan Jones iki iyi filmden sonra, çekeceği başyapıtına adım adım yaklaşıyordur.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5