Sivas (2014): Erkeklik Meseleleri, Tatminsizlik ve Diğer Şeyler

Eray Yıldız
Eray Yıldız
01 Kasım 2014

Not: Yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

2011’de, Reha Erdem atölyesinin ilk gününde herkes daha önce çekmiş olduğu bir materyali perdede izletmekle yükümlüydü. Sırayla herkesi izledikten sonra perdede neredeyse distopik bir mekan belirdi. Biraz Mad Max, biraz değil. Süre ilerledikçe daha da içeri çekildik; birkaç asil kangalla tanıştık ve onların başındakilerle. O zaman için hesapta bir Aslan yahut ‘insan karakter’ sözkonusu değil. Göğe değdik, çamura batıp çıktık. 20 dakika kadar süren bu hipnotik materyal şüphesiz Kaan Müjdeci’ye aitti. Müjdeci, o zaman için elindeki bu materyali bir belgesele mi yoksa kurmacaya mı dönüştüreceği konusunda kararsızdı. Nitekim zaman, bir film için bile fazla olan bu hazırlık sürecini haklı çıkardı. Bugün karşımızda ışığı ve gölgesiyle, söyledikleri ve sustuklarıyla mekanın ruhunu (lakin daha çok ruhsuzluğunu) 100 dakika boyunca soluksuz akıtan, derimizin altına işleten bir film, hatta her şeyden bağımsız olarak bir senaryonun ilmek ilmek bugüne getirilişinin başarı öyküsü var… 

Her şeyden evvel, kimin gün içinde ne yaptığı belirsiz ve savruk, rastgele yaşıyorluğun geniş ve her daim kara bulutlu, gri düzlüklere içkin bir oluş biçiminin “güzellemesi” Sivas . Hep düzensiz aralıklarla, uzaktan seslenerek konuşmak suretiyle yürümelerin, sesini duyurmak için uzaktakilere bağırmanın, toprağın genişliğine, uçsuz bucaklığına, üzerinde yaşayanı yutacakmış gibi hayatların altına serilişine işaret eden filmde mekan, kendi dünyasını yaratmada pastoral bir malzemeden fazlası. Bu dünyaya olabildiğince Aslan’ın gözünden bakmayı benimsemiş olan kamera, sürekli olarak belirli bir mesafeden, kapı ve duvar arkalarından bakmayı tercih ediyor insanlara. Toprağa düzensiz ve tesadüf eseri serpiştirilmiş bu insanlara çarpık, odaksız, ‘şeylerin’ gözünden (ya da arkasından) bakarken ruh hallerini öyle içselleştirip “bu tarafa” geçiriyor ki, karakterlerin (ruhani) dünyasının mekan ve iklimle bu radde başarılı biçimsel alışverişini en fazla bu yılın bir diğer kıymetlileri Leviathan ve Kış Uykusu’nda görmüştük belki de.

??????????

Film, bünyesinde birkaç yerde cümlesinin imzasını taşıyan kilit sahne içeriyor ama işlevsel olarak “atın kaybolması”, ertesinde hiçbir şeyin olmadığı bir kıyametin provası niteliğinde. Aslan’ın okuldaki “yetersizliği” piyeste cüce olarak seçilmesiyle bize bildirildikten sonra Aslan ile birlikte ahıra gireriz ve atla bir süre yalnız kalırız. Ertesinde Aslan, bir fırsatını bulduğunda atı taşlayarak arkada sonsuz uzanan düzlüğe, olmak için doğduğu yere, özgürlüğüne salmaya çalışır. Taşlama sonrası at yığılır ve öldüğünü düşünmemiz istenir. Aslan yardım çağırmaya gidip abisiyle döndüğünde at tam anlamıyla “yok olmuştur”. Bu yok oluş, bir Anadolu bozkır evinin belki de en büyük geçim kaynağı olan atın adeta geçiştirilmek suretiyle bilinçli olarak bir çırpıda hikaye ve kadraj dışı bırakılması, sözkonusu “zaten olamazlığı”na, zeminsizliğine, bulunduğu toprakla kan uyuşmazlığına çıkıyor gibidir. Evi ayakta tutan bu muktedir atın belli belirsiz “uçup gitmesi”yle, hali hazırda sorguladığı tüm çekirdek zümreler zincirini boşluğa, sonrasızlığa teslim ediyordur bu sahne; ve beraberinde getirdikleri.

Küçük taşranın büyük “adamları”nın; muhtarından mülk sahiplerine, babalardan oğullara ve köyün öğretmenine kadar bir arada, sıkış tıkış oturdukları tek göz odada gözü kapalı tabanca ayırıp birleştirme oyunu sergilenir. Erkekliğin şanı ve kabulü seramonisi niteliğindeki bu sahnede, abi karakteri Şahin tabancayı birleştiremez ve “meclisin” gülmesine sebep olur. Erkeklik serbestisinin, hiç sağlayamadıkları tatminin eğlence vaat eden meclisidir burası. Gözü kapalılığın, görmezden gelinenin, ve zaten hiç bakılmayanın. Sonunda kimsenin bulunamadığı, karanlıkta oynanan saklambacın…

Dış dünyayla tek bağlantısı olan gibi gözüken öğretmen karakterinin de tek yeterliliğini bu “erkek olma” anlarında görüyoruz. Okulun ilk günlerinde sorgusuz sualsiz muhtarın oğlunu prens seçen öğretmen, kendi iktidar alanındaki özgürlüğünü, yine üstündeki iktidara “yaramak” suretiyle sağlıyor. Sonrasında Aslan, rolünü değiştirmesi için öğretmenin evine gittiğinde ses bandından öğretmenin porno izlediğine şahit oluyoruz. Ve henüz bir doyuma ulaşamamışken kapıya çıkıp Aslan’ı ayaküstü sözlü sınav yapıyor. Bir kez daha, sağlayamadığı tatmin, sözünün “eri” hissettiği alanda uygularken ortaya çıkıyor.

20140827_021246

Aslan da başta Ayşe’yi okul piyesinde “prens” olarak etkilemek isteyip her yolu deniyor. Bu şekilde o da tatminini, muhtarın oğlunun aldığı rolü kapmakla sağlayacaktır. Lakin Ayşe de Aslan’ın motivasyonu olmaktan, Sivas ile etkileşime girmesi itibariyle çıkıyor. Filmde görünen ikinci ve son kadın da Aslan’ın annesi; ki onu da olağanca karanlık, flu ve belli belirsiz seçebilmemizle film, bu topraklarda kadının alanını/alansızlığını da çizmeye vakit ayırmış oluyor. O da, annesinin göğüslerine etkilenerek bakan Aslan’ın gözünden. Bu tam da, Aslan’ın Sivas’ı boyundurluğu altına alması üzerine gerçekleşiyor. Sivas başta reddederek Aslan’a hırlıyor; sonrasında tasmayı kabul ediyor. Aslan da vesileyle artık bir güce kani oluyor ve annesi onu yıkarkenki “bakış”ı itibariyle artık bir erkek olduğunun altı çizilmiş oluyor.

Aslında Aslan’ın bu maçoluğa, ezelden gelen erilliğe direnip bu döngüde bir kırılma noktasına mı tekabül ettiği, yoksa alttan yetişen bir stereotip mi olduğu çizgisi başlarda muallak. Bu git-gelli ruh halinin altını en çok da atı doğasına bırakma sahnesinde çiziyor film; taşlamak suretiyle özgürlüğüne bırakmak. Tüm köy nüfusu içerisinde tek vicdan temsili olarak sunulan ve filmin görme/bakma tercihlerini dil edindiği Aslan, coğrafyasının hayatta kalmak için buyurduğu iktidar ediş ve oluş’una da mensup bir yandan. Bu aradalığı ve muğlaklığı, bir yandan filmin her şeyiyle aşırı gri oluşuyla da bağdaşırken aslında hayatına Sivas’ın girmesiyle birlikte Aslan’ın biraz daha döngüyü kırabilecek birisine evrilmesini izliyoruz. Sivas’ı zincirledi diye abisiyle babasını “yıkmayı, yenmeyi” başardığı sahne akabininde bu dünyada artık sözü geçen bir Aslan olmaya başlıyor karakter. İstemezse köpeğini dövüştürmeyebileceği ya da pazara çıkarılmayacağı vurgusu yapılıyor birkaç kez; fakat biliyoruz ki büyüklerin dünyası burada yine “çocuk kandırıyor”dur. Köpekle artık bilinçsel ve davranışsal olarak bağ kurabilmiş sahibinin, o dünyada varolabilmenin gösterilen tek yolu olan köpek dövüşüne isyanını, direnişini resmediyor son çeyrekte film. Yani Aslan’ın artık o dünyaya ait olamayacağını…

Finalde ise arabanın arkasında kan revan içinde yarı baygın yatarak dışarıyı izleyen Sivas’ta kesiyor film. Herhangi bir şeye bakmamız gereken ortalama süreden fazla baktırıldığımız bu “yaralı köpek”, bu düzenin bu topraklarda böyle süregideceği bilincinin karamsar bir yansıması olarak kalıveriyor perdede, ekran karardıktan sonra bile. Biz bu yaralı bilince bakarken, fonda Neşet Ertaş’ın bağlaması ve sözleri -ses bandında da giderek açılıp yükseldiği üzere- arabanın içinden de çıkıp adeta tüm o soğuk, renksiz, katı coğrafyayı emiyor ve kaderini itiraftan kaçınmıyor: “Hata benim, günah benim, suç benim”…

Eray Yıldız

***

Yönetmen: Kaan Müjdeci

Senaryo: Kaan Müjdeci

Oyuncular: Doğan İzci, Ozan Çelik

Süre: 97′

Yapım: 2014, Türkiye

eraybu@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5