Silence (2016): Gerçek Hristiyanlık Bu Değil

*Yazı Scorsese dahil kimi kutsal şeylere saygısızlık içerir*

Hollywood’un usta yönetmeni Martin Scorsese’nin otuz yıldır gerçekleştirmeyi beklediği bu tutku projesi, 17. yüzyıl feodal Japonyasının inançları yüzünden zulüm gören Katolik yerel halkını ve orada Hristiyanlığı yaymak için bulunan Portekizli Cizvit papazların iman sınavını anlatan 1966 tarihli Shūsaku Endō romanının bir sinema uyarlaması. Genç bir papazın, misyonerlik için Japonya’da bulunan akıl hocasının dinini inkâr ettiği haberini alması üzerine hem yaşananları öğrenmek hem de baskı altındaki Katolik cemaatin yardımına koşmak için çıktığı bu Jesus ‘mukaddes’ Christ yolculuk, yaşlı kurt Scorsese’nin ilk ikisi The Last Temptation of Christ ve Kundun olan tarihi epik tertipli ruhani üçlemesinin son ayağını oluşturmakta. 1988 tarihli filmi The Last Temptation of Christ ile kimi Hristiyan toplulukların tepkisini çekmiş yönetmen bu sefer, belki de yaşı gereği, Vatikan’dan onaylı, suya sabuna dokunmayan bir meditasyon ile boy gösteriyor.

Dinlerin kurtuluş ve huzur vaatlerine rağmen tarihleri boyunca savaşa, kişisel acıya ve nefrete yol açıp milyonlarca insanın ölümüne sebep oluşları bilinirken bu zamanda hâlâ Silence gibi kalın kafalı büyük bütçe din propagandalarına rastlıyor olmak sinir bozucu. Yoğun ve incelikli bir iman tahlili yapmak için iyi niyetle çıkılıyorsa bile yola, manen varılan noktanın tartışmaya açıklığı söz konusu oldu mu her seferinde yan çiziyor bu filmler. İnanırsınız, inanmazsınız, mesele o değil. Sinema yeri geldiğinde kendini, ideallerini zerre özümsemediğin ‘öteki’nin yerine koyabilmeyi başardığın müthiş bir empati aracı. Scorsese Silence‘da bu mecranın sezgisel gereklerini icra edebilmekten çok uzak. Filminin, ortaya çıkışlarından bu yana söylenegelmiş saftirik din dogmalarını papağan gibi tekrarlamaktan başka yaptığı hiçbir şey yok. Asıl çileden çıkaransa “şehidin kanı, kilisenin tohumu” söylemi ile ayağına kadar gelen, dinin bir ideoloji olarak çilekeşlik üzerinden nasıl çıkar sağladığını ifşa etme fırsatını pısırıkça harcayışı. Sorunsalının ehemmiyetini yüksekten satmayı pekâlâ biliyor Silence, ama en ufak bir içsel muhakemeyi biraz olsun derinleştirmekten de köşe bucak kaçıyor.

Taraflılığındaki vurdumduymazlık ise ayrı bir vaka. E ama kıçıkırık Avrupalı bir rahibin hak yolundan çıkması onlarca Katolik Japon köylüsünün vahşice katledilmelerinden daha önemli çünkü. Pis, andaval Japonlar, aynı koşullarda debelenmelerine rağmen görece daha temiz Cizvit papazlar; çirkin, kötü, duyarsız Budizm, iyi, güzel, ilahi Hristiyanlık. Peki ama nesi var bu Hristiyanlığın Budizmden daha değerli? Nedir yani getirisi insanlara? Sorular illa cevaplansın demiyorum ama sorular sorulsun bir zahmet. Din ile inancın farklı şeyler olduğunu ayırt edemeyecek kadar kafaları çalışmıyorsa bu Japon köylüler ha Budizmi tutmuşlar ha Hristiyanlığı… Sonra bu din meselesinin siyasi rant ayağının bahsi biraz daha açılsaymış ne iyi olacakmış. Misyonerliği sömürgeciliğin bir başka tezahürü olarak sorgulamaya cüret edilebilseymiş keşke. Bu insanlar neden yurtlarından ayrılıp, yollara düşüp bir de üzerine binbir çile çekip diğerlerini ‘huzur’a kavuşturmak için bu kadar can atıyorlar acaba? Ne fedakâr, ne özgeci insanlar yahu bunlar… Japonlar bu sevilesi, saygıdeğer zatlara karşı kendi kültürlerini korumaya nasıl kalkarlar ha? Ey Japonlar, bu ne cüret. Sizin her yeriniz Budizm olsa ne yazar…

Dahası, Silence’ın ironik kuru gürültüsü filmin biraz olsun nefes alabildiği “Tanrı gereğinden fazla sessiz kaldı” argümanını dahi bir şekilde kendine yontmaktan çekinmiyor. Tanrının sağır edici sessizliğinin tetiklediği inanç bunalımının üstü iki kıytırık manevi ilham ile çizilirken din kavramı Silence’ın amaçladığının aksine bir inanç meselesi olmaktan çıkıp siyasi bir meseleye dönüşüveriyor (bakmayın lafın gelişi bu, din hiçbir zaman siyasi bir meseleden fazlası olmadı). Demem o ki, bu kadar acıya rağmen hâlâ inanmak mümkün mü sorusuna bulunamayan cevabı ilahi bir sessizlik olarak kabul etmek kitle hareketlerinden prim yapan uyanık yönetici tayfanın tebaasında isteyip isteyebileceği saflığın ta kendisi ve fazlası.

Bu yüksekten atan, fakir vaaz bir de böylesi şatafatlı, kurumlu, of çok ciddi bir ciddiyetle mesh edilmiyor mu bitiyorum. Scorsese cilası işte. Be adam, senin bu yüce, bu kutsal filminin en iyi şeyi manevi çürümüşlüğüne zavallıca işaret etmek için etrafında sinekler uçurduğun Japon samuray eskisi. (Issei Ogata’nın ‘diva’ portresi komik, korkunç, harika). Vadesi dolmuş beylik diyaloglar, tepemize tepemize bir dış ses, bayat sembolizm, dikkat dağıtan ani kesmelerle n’oluyoruz dediren özensiz, kırpık bir kurgu ve dahası. Daha geçenlerde “Sinema öldü” diye atıp tutan yönetmenin sanatı için bir seyirci olarak ben eziyet çekemeyeceğim, kimse kusura bakmasın. Nerede, getirin Martin Scorsese gravürlü dökme levhayı filmdeki inkârcılar gibi alayım ayaklarımın altına.

Ali F. Kısakürek
twitter

***

Yönetmen: Martin Scorsese

Senaryo: Jay Cocks, Martin Scorsese, Shusaku Endo

Yapım: ABD, Tayvan, Meksika, 2016

Oyuncular: Andrew Garfield, Adam Driver, Liam Neeson, Issei Ogata

Süre: 161′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5