Shame (2011): Utancın Yalnızlığı

Kaan Karsan
Kaan Karsan
05 Şubat 2012

2008’de buz gibi bir sinemayla bizi duvardan duvara çarpan Hunger’ın unutulmaz bir sinema tecrübesi olmasının tek nedeni insanüstü bir çabayla kotarılmış yaklaşık 20 dakikalık kesintisiz konuşma sahnesi değildi. Karşımızda, ana akım, sert kamuoyu reaksiyonlarının üzerine elindeki özgürlük bayrağıyla ve geri adım atmayan hümanizmiyle yürüyen bir yönetmen, bir de onun karakterini yutmuş, işin kurgusal yönünü tamamen unutturan başrol oyuncusu vardı. Hunger, ekran kararıp da sinematograf durmuş olsa bile, izleyen herkesin içinde bir yerlerde yer ederek bir anıya dönüştü.

Steve McQueen ve Michael Fassbender ikilisi bir ötelenmiş toplumun ‘genel’ kalmaya mahkum tutsaklık meselesinden sonra, bir metropoldeki yalnızlık hikayesine yine geniş perspektiften de değerlendirilebilecek şekilde odaklanıyorlar bu kez. Shame, orta sınıftan, cinsel dürtüleri içerisinde hapsolmuş ve parıltısız tabirle kalabalık içerisinde yalnız bir adamın öyküsünü anlatıyor. Hunger ile boğazımızda bir yumru oluşmasına neden olan ikili bu kez, cinsellik ve seks üzerinden hareketle, seyirci tarafından doldurulması gereken boşlukları bolca bırakarak -görünüşte- tek bir karakterin kayboluşunu yansıtıyorlar.

Michael Fassbender’ın canlandırdığı Brandon karakterinin “seks bağımlılığı” üzerinden yansıtılan temel tekillik problemi, elbette ki toplum ile arasındaki uyuşmazlıklardan ileri geliyor. Ucu açık bırakılsa da belli ki, çocukluk döneminde aile müessesesinin ‘kimlik kazandırma’ ve ‘kişiliğin engebelerini törpüleme’ gibi genelgeçer işlevlerinden faydalanamamış bir ruh Brandon. Her ne kadar toplumun içerisinde yaşarken, en azından dışına doğru, içgüdülerini gizlemeyi başarsa da, yalnız kaldığı anlarda dönüşmekten kurtulamıyor. Brandon, toplum içerisinde yaşasa da, onlardan biri olamıyor. Öte yandan bu boşluklarla dolu geçmişin getirileri, haliyle benzer bir çocukluk dönemi geçiren kız kardeşi üzerinde bambaşka şekillerde patlak vermiş. Carey Mulligan’ın Sissy karakteri ise, Brandon ne kadar içine kapanıksa, o kadar dışarıya açılmış vaziyette. Kardeşler arasındaki bu büyük zıtlığın benzer problemler nedeniyle ortaya çıkması ise toplumun değişken şekillendirme kalıplarına, sosyal çevrelerin kişilik üzerindeki etkisine temas ediyor. Brandon, kapalılığından Sissy ise açıklığından dolayı yalnız. Zaten aralarındaki bu büyük zıtlığın getirdiği kan uyuşmazlığı da, karakter ilişkilerine yoğun bir biçimde yansıyor.

Filme verilen utanç ismi ise, oldukça direkt ve kesin bir karakter çözümlemesini(ya da çözümlemeleri) beraberinde getiriyor. Karakterlerin yalnızlıkları, toplumdan ayrıksılıkları duydukları bu yoğun utanç duygusunu şekillendiriyor. Önüne gelen her kişiye duygusallıktan tamamen uzak, salt cinsel bir yakınlık duyan Brandon, bazen yalnızca değer vermek istediği insanlara değer veremediği için utanıyor. Dışarıdan bakınca son derece hali vakti yerinde görünen, sıradan ve uyumlu bir karakter, bireysel yalnızlığın yarattığı içgüdülere dayalı sıra dışılığın, uyumsuzluğun ve farklılığın derin bir yansıması.

Kalemi kötü olan bir öykücünün elinde fazlasıyla sığ ve temelsiz bir şekilde oluşturulabilecek karakterler Abi Morgan ve Steve McQueen’in ellerinde üçüncü boyutlarını kolayca kazanıyorlar. Tabii ki bunda karşılıklı olarak döktüren Fassbender, Mulligan ikilisinin de katkıları yadsınamaz. Yönetmenlik konusunda da stilize, yoğun ve sabırlı bir yoldan gidip Hunger’ı aratmayan McQueen, yönetmen sineması yapmaya devam ediyor. Her sahne kılı kırk yararcasına düşünülmüş, karakterlerin giymesi gereken tüm hissiyatlar en doğu mizansenin içerisinde altın tepside sunulmuş. Fakat bütün bu olumlu detayların Shame’i ne kadar iyi bir sinema filmi yaptığı, kesinlikle tartışmaya açık.

Filmin ana sorunları arasında başta gelen en temel aksaklık şu ki, filmin 100 dakikalık süresi içerisinde ele aldığı konuyu oldukça orijinal bir anlatımla kavramasına rağmen çok özgün noktalara taşıyamıyor ve bir noktadan sonra yerinde saymaya başlıyor. Karakterlerin yaşadıkları olaylar karşısında dahil oldukları dönüşüm seansları çok ince nüanslar şeklinde sunulunca filmin karakterler üzerinden sağlamaya çalıştığı drama da dönüşüm konusunda sıkıntılar yaşıyor ve en nihayetinde de McQueen’den beklenmeyecek bir korumacılıkla sonlandırılıyor. McQueen müthiş bir ustalıkla kurduğu bu kasvetli dünyayı layığıyla kullanamamış; elindeki alabildiğine zengin madeni uzun metraj hüviyetine tam olarak çevirememiş gibi duruyor. Bu da Hunger gibi bir yumruktan sonra, Shame’i ilk anda canımızı yakan fakat acısı kısa sürede geçen hafif bir tokat haline getiriyor.

Shame, Steve McQueen’e karşı duyulan heyecanı azaltacak türden bir film değil; ancak Hunger seviyesinde bir ürün olmadığı da aşikar. Bazı anları eksik kalırken bazı anlarının da fazlalıklarına kıyılamamış. Tabii ki filmin mevzubahis tüm sorunlarına rağmen oldukça güçlü sinemasal hamleler de içerdiğini söylemek boynumuzun borcu. Özellikle iki başrol oyuncusunun neredeyse kusursuz performansları, filmin eksikliklerini bir nebze olsun örtmeyi başarıyorlar. Nihayetinde, kapanış jeneriği perdeden akarken bir tır kazasından sıyrıklarla kurtulmuş gibi hissediyoruz kendimizi. Ayrıca Steve McQueen’in bir dahaki kazada bize daha az merhamet göstermesi için dua ediyoruz.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5