Serena (2014): Güçlü Güzelden Acımasız Kötüye

Fatma Onat
Fatma Onat
08 Kasım 2014

Kimyası tutmuş iki oyuncunun yan yanalığından nasiplenmek uzun zamandır makbul sinema sektörü için. Bunun son örneklerinden biri de Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper. Yıldızları Silver Linings Playbook (Umut Işığım) ile parlayan ikili, Susanne Bier’ın Ran Rash’ın romanından uyarlanan Serena’sında karşımıza çıkıyor.

1920’lerin sonu. Dünyanın ekonomik bunalım içine girdiği zamanlar. Birçok ekonomik faaliyetin durduğu, işsizliğin, evsizliğin arttığı zamanlar. Serena ve George’un karşılaşıp kısa süre içinde evlenmeleri bu atmosferin dışında değil. Boston’da tanışan çiftimiz ilk görüşte aşk intibasıyla hemen evlilik kararı alıyor. Serena, evlendiği adamla Kuzey Carolina’ya yerleşiyor. Babadan bildiği kerestecilik mesleği ve ortaya koyduğu parası sayesinde kocasıyla iş ortağı da oluyor. Bu noktada George karısıyla gurur duyan bir koca. Fakat işlerin başında bir kadının olması diğer çalışanlar için çok da hazmedilir bir durum değil. Zamanın koşullarında bunu kırabilme gücünü elinde tutan kişi Serena. Çocukluk travması büyük Serena’nın. Ailesini bir yangında kaybettikten sonra bir başına kalıyor. Yangının izini bedeninde de taşıyan, etkileyici, güzel bir kadına dönüştüğü haliyle çıkıyor karşımıza. Serena’yı çalışanları gözünde güçlü kılacak bir takım özellikleri var. Kontrollü, işini bilen bir kadın. Avustralya yerlisi olan karakter bazı yeteneklerinden sebep zaman zaman gerçeküstü birine de dönüşüyor. Mistisizmin de çembere dahil edildiği bu anlara kehanet, itaat, güç, kötülük, kadınlık halleri eşlik ediyor.

serena-still-1-2

Bier, Serena’yı takdir ve nefret edilesi bir çizgide işliyor. Bir bakıyorsunuz “kadın” kimliğinin yüklediklerini yerle bir edecek kadar özel biriyken filmin ikinci yarısında “kadınsal güdü”lere esir olacak kadar sıradan oluveriyor. Artık çocuk sahibi olmayacağını öğrenince, onu yapılandıran bütün özelliklerinden sıyrılıp öfkesini başka bir kadın ve onun çocuğundan çıkarmaya çalışan intikam meleğine dönüşüyor. Bu anlar itibariyle karakterin her hamlesi çıkar, paranoya ve yok etme güdüsü barındırır hale geliyor. Eli şifa da kötülük de dağıtan bir karakterin gittikçe keskinleşen karşıtlığı Serena’nın insan olmaya özgü o bulanıklığını ortadan kaldırıp, karakter sempatisini tamamen yok ediyor.

Erkek çocuk arzusundan ve bazı davranışlarından sebep gittikçe “erkekleşen” bir kadının “merhamet”inin öfkeye, kıskançlığa, acımasızlığa karşı dirençsiz kalışını izler oluyoruz. Öte tarafta ise zamanın koşullarında George’dan evlilik dışı çocuk yaptığı için hiçbir hak talep edemeyen, toplum gözünde kısmen “günahkâr” olan “diğer kadın”ın sesiz duruşuna şahit oluyoruz. Bu sessizlik içinde “itaatkâr”lık da barındırıyor. Bu tavır hikâye işlenişi içinde kişiye artı puan katan bir durum gibi gösteriliyor. Anne olanın sükuneti ile anne olamayacak olanın isyanı çarpıştırılarak gereksiz bir ikili karşıtlığa indirgeniyor film.

Başka bir kadından olma çocuğuyla hayata tutunabilen adamla artık çocuğu olmayacağını öğrenen kadının duygusallığı tersi yönde keskinleşiyor. Bu keskinlikler filmin atmosferini de yan öykülerini de bir tarafa bırakıp sanki “doğası gereği” kötücülleşen bir karakterin arkasından sürüklüyor bizi. Kıskançlığı, bencilliği, tutkuyu hastalıklı ve dolayısıyla tehlikeli bir boyuta, hikâye açısından da tek boyutluluğa taşıyor. Böylece ilk yarısında oluşturulmaya çalışılan bütün katmanları gittikçe silikleşen ve iyi-kötü karşıtlığı içinde toparlanmaya çalışılan bir film kalıyor geriye.

***

Fatma Onat

onatfat@gmail.com

***

Filmin Adı: Serena
Yönetmen: Susanne Bier
Senaryo: Christopher Kyle
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Bradley Cooper, Toby Jones, Sean Harris
Yapım: ABD-Fransa, 2014
Süre: 109′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5