Seni Seviyorum Rosa (1992): Ütopyalar Güzel midir Rosa?

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
13 Nisan 2013

Gülüp ağlayan, gülerken ağlayan, ağlarken düşündüren, güldürürken üzen(?) hızlı his değişimleriyle algıları yerle yek eden, trans bir umuda can verdiği Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi oyununda izliyoruz Sumru Yavrucuk’u en son. (Ve ansiklopediler için kişisel bir Sumru Yavrucuk önerisi: Oyunculuğu sahnede ya da sette bir karakter temsili, ‘üflenecek bir flüt’ olmanın ötesine geçiren ‘kadın’ duyarlı kimliklerden biridir.) Seni Seviyorum Rosa filmindeki genç kızlıktan yaşlılığa; görünüşteki fiziksel değişimleri, davranışsal/hareketsel bazlı ağırlığıyla, ses tonundaki farklılaşmasıyla ideale yakın bir üslupta yansıtan Rosa o elbet. Peki soran olursa, merak eden de hakeza… Kimdir bu Rosa?

Sevgi Soysal ilk kez 1968 yılında yayınladığı Tante Rosa adlı kitabında bu soruyu tanımlamaya yahut cevaplamaya çalışmış. Çağdaş Türk Edebiyatı’nın modern eserlerinden biri olarak kabul edilen bu kitapta, 12 kısa öyküyle Rosa’nın hayatı çocukluğundan itibaren anlatılmış. Işıl Özgentürk ise özgün sayılabilecek bir rejiyle 1992 yılında sinemaya aktarmış bu eseri. 1980 askeri darbesi ve dönemi sonrası Türk Sineması’nın maalesef içine girdiği, anlatısını siyasal ve sosyal meselelerden soyutlayıp sadece birey sorunlarına; sözgelimi yalnızlığına, cinsel yoksunluğuna, aldatılışına vb. indirgeyen yavan, sıkıcı, ‘bunalımlı/entel(?) film çekme ekolü’nün son demlerinde yapılmış bir film bu. Bu nedenle ekolün sembollerinden, dozaj anlamında gereksiz cinselliğinin filme zararı dokunuyor açıkçası. Aynı zamanda kitapta; kadın olmanın zorluğu, yoksulluğun, İkinci Dünya Harbi’nin akabinde ekonomik yaşamda ayakta durmanın güçlüğü, sevmek ve sevilmek eksikliğinin ne anlama geldiği çok çarpıcı bir şekilde işlenirken, filmde tamamen bireyci bir sevgi arayışı vurgulanıyor. Üstelik kitabın finaline doğru iyice derinleşen hüznünün aksine; dişe dokunmayan, pek de acıtmayan bir tavır bulunuyor filmde. ‘‘Rosa da böyle bir karaktermiş işte; dostsuzluk, yaşlanmak ve yalnızlık da ne kötüymüş’’ gibi yüzeysel bir özete yöneltiyor filmdeki içerik. Dolayısıyla Seni Seviyorum Rosa’nın; naif, sempatik, güzel veya düşsel gibi tabirlerle adlandırılabilecek olması da apaçık bir reji tercihine dönüşüyor. Yine de bu tercihin kötü olduğu öznel bir yorum olacaktır. Çünkü filmdeki rüya havası da pek çok açıdan ilgi çekici hale getirilmiş. Bu doğrultuda, Sumru Yavrucuk’un üstün performansıyla alıp yürüdüğü filme pek çok sanatçı küçük rollerle konuk olarak katılmış. Rosa’nın düğün fotoğrafını çeken Refik Durbaş, şişe sattığı İsmet Ay, genelevde konuştuğu ve yatmasına ramak kaldığı Müjdat Gezen, pansiyonerleri Ali Sirmen ve Yaman Okay, ilk kocası Mehmet Atak, Hilmi Yavuz’un şiiri Doğunun Kalıtları’nın okunduğu sahnede gözüken Halil Ergün, garson Taner Barlas, filmin makyözü ve bir sahnede tezgahın önünde bekleyen Suzan Kardeş… Rosa kitapta Almanya’dayken; set, mekan ve Thesia Panyiotou’nun enfes tema müziğiyle seyirciyi Rosa hakkında ‘Adalar’da yaşamış bir Rum’ izlenimine yahut tahminine götüren Işıl Özgentürk’ün bu seçiminin de son derece başarılı olduğunu da eklemek gerek.

seniseviyorumrosa2

Daha başından, Ayla Algan’ın buğulu sesli bir ilginçlikle; ‘Roosaa, sen bir prensessin!’ deyişiyle açılan film, pop kültür algısındaki ‘prenses sendromunu’ işlemiyor elbette. Ancak ‘her şeyin en iyisini hak ettiğini düşünen kız’ başlıklı zaytung haberlerine konu olabilecek, ‘temiz kalbi’ dışında pek de bir özelliğe sahip olmayan Rosa da ‘inandığı masallarla’, gerçekten de bir yerlerde prenses olduğu sanrısıyla büyümüş. Bu durum da hayallerinin peşinden koşmak için kendi gerçekliğinden koptuğu yahut bunu umursamadığı, cinsellik ve aile/akrabalık ilişkileri de dahil olmak üzere özgür ruhlu bir hayatı yaşamasına neden olmuş. Ancak belli bir çemberin içerisine girmek istemediği için de bu özgürlük yalnızlığa tekabül etmiş. ‘Yalnızlık ömür boyu’ kabilinden bir ömür süren Rosa’da gerçek bir bağlılık, aşk yahut sevgi bulunduğu söylenemez. Bir dönem bir kemancıya(Mahir Günşıray) tutkulu bir aşk hissediyor gibi görünüyor belki ama orada da kişinin kendisinden ziyade belli bir ideali, hiç ulaşamadığı o masal prensini seviyor aslında. Gerçekliği sevemediği için de sevilmeye sürekli ihtiyaç duyuyor, çocuklara ‘sevin beni’ diyor, sırf kendine ‘seni seviyorum Rosa’ dedirtebilmek için de bir papağan satın alıyor. Aslında kitapta sıklıkla geçen ama filmde küçük bir karede görmekten bile mahrum bırakılan Sizlerle Başbaşa dergisinin temsil ettiği değerleri; yani gençliği, güzelliği, şöhreti, parlaklığı, mutlu sonları, aniden beliriveren mucizeleri vs. görmeyi istiyor ama yaşadığı hayat ona ‘bir gül bahçesi vaat etmiyor’. Aslında Rosa; kitapta anlatıldığı, filmde de yansıtıldığı üzere gerçekten de ‘bütün kadınca bilmeyişlerin ortak adı’ sanırım.

 

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5
Araç çubuğuna atla