Twice Born (2012): Bir Türlü Doğamamak Üzerine

Eray Yıldız
Eray Yıldız
16 Aralık 2012

Bir süredir Penelope Cruz ve Saadet Aksoy‘un bol sahne birliktelikleri dolayısıyla memleket magazinine yansıyan film, yine tanıtımını o yönde yaparak bu hafta itibariyle vizyonunu gördü. Film, Bosna savaşı zamanlarına götürüyor bizi, sene 94. İşin içinde Amerikalı fotoğrafçı ve devrimci siviller ile devliği kendinden menkul bir aşk öyküsü var. Tüm “bundan film olur” trüklerini karda yürüyüp izini belli ederek -sevmediğim zorunlu tabirlerden biri olarak- müsamereleşen bir film Sen Doğmadan Önce, ön özet nezdinde.

Düpedüz kötü bir film olduğundan bahsedemeyiz. Kötü bir filmin düştüğü tüm tuzaklara rağmen yine de son dakikaya kadar koruduğu psikolojik bir nedensellik sözkonusu. Lakin her şeyi belli bir sebep-sonuç zorlamasıyla peşpeşe seyirciye inatla gösterme derdindeki film, düşünmek, ilişki kurmak bağlamlarında hiçbir düşünme payı bırakmadan alelacele hazırlanmış bir slayt gösterisine dönüşebiliyor. Gereğinden uzun süresi de hali hazırda olağanüstü ilginç hiçbir şey vaadetmeyen senaryosunu sündürmekten, şekil olarak bir şeyler denemekten öteye gidemiyor. Incendies‘in zamanında denediği ve epey de başarılı olduğu geçmişle yüzleşmeyi takiben yeniden varolmak, geçmişten çıkarımlarla yeniden doğma formülünü maalesef eline yüzüne bulaştırıyor ve senaryo metinlerinden dışarı taşamıyor.

Peki filmin kendi hakikat kovalamacası, filmin biçimsel kusurlarından bağımsız olarak ne kadar işliyor? Daha doğrusu, bu kusurlarını görmezden geldiğimiz takdirde bile filmin derdine vakıf olabiliyor muyuz? Kısa vadede hayır. Belirli bir döneme götüren yönetmen/senarist, belli ki dönemin trajik toplumsal yaralarının güncele izdüşümüyle ilgileniyor (gibi gözüküyor) ama paralel aşk öyküsünün olağanca bayat klişelerinin peşinden o kadar panik koşup yoruluyor ki, esas derdiyle bütünsel bir algı yaratmaya mecali kalmıyor. Hakeza uzun süresi dolayısıyla seyircisinin de. Esas dert kısmında da hatrı sayılır düzeyde bir aktarma, belgeleme sorunu yaşıyor üstelik. Kısacası, ne tarihsel gerçekliğine ne de onun uzantısı olan “doğurduğu gerçekçiliğe” yaranabiliyor.

twice born

Dönemin gerçekte yaşanmış insanlık sınırlarını ihlal tablosu, farklı coğrafya hayatlarının tesadüfi (!) kesişimi elbette “psiklolojik nedensellik” dediğimiz noktada en azından sorusunu -tepeden inme de olsa- sorma kabiliyetiyle ele avuca gelebiliyor. Dönemin Bosna olaylarının korkunçluğu, günümüz Bosna’sında birer hayalet gibi dolaşmaya devam ederken, bugünün gençliğinin kimliksizliği, dolayısıyla asıl geçmişin-hayaletlerinin onlar olduğu vurgusu sezilebiliyor. Kitlesel vahşet noktaları, tarihte işaretli birer çentik olarak kalmaktan ziyade koca bir coğrafik zaman düzlemini silikleştirme, isimsizleştirme ve sonraki neslin vahşetin küllerinden doğmasının faili meçhulüdür. Buna rağmen senarist (aynı zamanda romanın yazarı) ve yönetmenin, filmin sözkonusu genciyle (kamerası aracılığıyla) yakından ilgilenmese de ona dair iyimser tutumu ile ondan ve geleceğinden umutlu oluşu dikkat çekiyor. Bu anlamda tarihle uzlaşan, yaraların tamamen yok olmasa da kapandığı hissiyle, tarihle soğuk ve mesafeli ilişkisine rağmen barışarak bitiyor film.

Filmin “iki kez doğmak” anlamına gelen İngilizce ismi, tam da bahsettiğim “tarihi geçmişe doğru yaşayarak çoğalma” önermesini ele veren bir tercih. Bunu başlı başına negatifler hanesine yazmak elbette abest olurdu ama zaten 127 dakika boyunca bu çıkarımdan başka şey anlatmayan bir filmin isminin de hazır ve kolay lokma prensibiyle parmakla işarete kurban gitmesi yeterince sıkıcı. Sözün özü, Twice Born, pür vasıfsız ve niteliksiz olmamakla birlikte “film gibi olmaya çalışan film” olarak kağıt üstünde kalmasını tercih edeceğimiz bir anlatı olarak yılın sıradanları arasına altın harflerle kazıyor kendisini. Yoksa istediği kadar gösterme ve fikrini tükettirme çabasından bitap düşsün de gösterdiğinin sorumluluğunu alamayınca sadece tam da magazinel promosyon şiarından hareketle “Saadet Aksoy‘un memleketlisi olan gözler”e oynamaktan ibaret kalıyor.

 

twitter.com/pyschedelia

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 51 vote, average: 3,00 out of 5