Röportaj: Uygar Şirin

Kaan Karsan
Kaan Karsan
04 Nisan 2011

Kendisiyle konuşabildiğim, kendisine sorular sorabildiğim için çok mutlu olduğum bir sinema, senaryo ve roman yazarı olan Uygar Şirin röportajı var aşağıda. Karışık Pizza ve Ses gibi filmlerin senaryolarına imza atan, “Anne Tut Elimi” ve “Büyük Deniz Yükseliyor” romanlarının yazarı Uygar Şirin’e sorularıma cevap verdiği için teşekkür ediyorum. Kendisi aylık Sinema Dergisi’nde film yazıları yazmaya devam ediyor. “Seyir Defteri” köşesi de pek bir ünlüdür zaten. Kendisiyle yazdığı kitaplara, senaryolara ve sinemaya genel bir bakış attık:

Sorularımızı yanıtlayıp bizi kırmadığınız için çok teşekkür ederiz ilk olarak. Son dönemin en dikkat çekici film eleştirmenlerinden biriyle konuşmak bizim için büyük bir onur. İlk olarak sıradan bir anket sorusuyla başlamak istiyorum. Haftada kaç film izliyorsunuz?

Haftada 3-4 film izliyorum. 2-3 tanesi sinema salonunda, gerisi evde. Festival zamanları iş değişiyor tabii, günde 3-4’e çıkabiliyor.

Sinema üzerine yazma tutkunuz ne zaman başladı?

15-16 yaşımdayken sinemaya ve yazıya merakım şekillenmeye başladı. 21 yaşında, üniversite ikinci sınıftayken Antrakt dergisinin “Çevirmen aranıyor” ilanına başvurdum ve çevirmen olarak işe girdim. Bir iki ay sonra yazı işlerinde yarı zamanlı olarak çalışmaya başladım. 6-7 ay sonra da ilk yazım yayımlandı. Hikayenin başı özetle böyle.

Sinema üstüne edindiğiniz bu bilgi birikimi, nasıl besleniyor? İzlediğiniz filmlerin aklınızda yer etmesi için kişisel bir çabanız oluyor mu?

Elimden geldiği kadar çok film seyretmeye ve okumaya çalışıyorum, “beslenme”nin üçüncü bir yolu yok sanırım. Geçenlerde “Seyir Defteri”ne de yazdım, seyretmek istediğim tüm filmleri seyredemeyeceğimi kabullenmiş durumdayım ama yine de tipik bir sinemasever açlığı ve biraz da obsesif-kompülsifliğimin katkısıyla “stoğu eritmeye” çalışıyorum… Öte yandan, sinema üstüne yazmak insanın izleyici ve okur kimliklerini silip atmıyor, tam tersine güçlendiriyor (en azından, ideali bu). O nedenle, yurtiçi ve yurtdışından çeşitli sinema yazarlarını, dergilerini, internet sitelerini takip ediyorum. Özellikle de bana yeni kapılar açanları… Filmlerin aklımda yer etmesi için yeterli çaba gösterdiğimi söyleyemem. Gençliğimden beri çeşitli defalar bir defter tutmaya çalıştım ama her seferinde kolayca pes ettim. O nedenle, hafızama başvurmam ve pek çok zaman da daha önce izlediğim filmleri tekrar izlemem gerekiyor.

Yazdığınız iki roman, “Büyük Deniz Yükseliyor” ve “Anne Tut Elimi”, okuyan kitle tarafından genel olarak çok beğenildi. Siz bu kitapları yazdıktan sonra, hedeflediğiniz kitleye ulaşıp, beklediğiniz tepkileri alabildiniz mi?

Hedeflediğim bir kitle yoktu, önce onu söyleyeyim… Satış rakamlarına bakacak olursak “Anne Tut Elimi” daha çok sayıda okura ulaştı. Bu mutlaka daha çok beğenildiği anlamına da gelmez kuşkusuz, ancak “Anne Tut Elimi” galiba sosyal çevresi, yaşı, dünya görüşü vb. açısından birbirinden çok farklı insanların sevebildiği bir kitap oldu. “Herkesi buluşturan” cinsten bir kitap… “Büyük Deniz Yükseliyor” ise, neden bilmiyorum, daha keskin tepkiler üretti. “Hayatımın kitabı oldu”, “Rüyalarıma girdi” diyen de gördüm, “Sonunu zor getirdim” diyen de.

Bu romanları yazarken, size ilham veren bir film, ya da bir kitap oldu mu?

Kimi yapısal özellikleri ya da bir konuyu, karakteri, temayı vs. ele alış biçimleri nedeniyle dönüp baktığım, çözümlemeye çalıştığım bir iki film ve kitap oldu, ama “İlham aldım” diyemem.

Romanların oluşma sürecinde, “Bu öykü film olsa nasıl olurdu?” diye kendinize sorduğunuz oldu mu? Kitaplarınızın uyarlanabilirliğini ne seviyede görüyorsunuz. Bu kitapların film senaryolarını yazmak ister miydiniz?

Her iki romanda da “Film olsa nasıl olurdu?” sorusunu hiç sormadım kendime. Yazdıktan sonra “Uyarlanır mı? Uyarlansa nasıl uyarlanır?” diye düşündüm ama yazma sürecinde o tarafını aklıma getirmedim… Romanların yazarı olmak bir yana, sırf bir sinemasever olarak bile uyarlanmalarını isterim tabii ama senaryolarını yazabilir miyim, emin değilim. Onu yapmak için eldeki malzemeye başka birinin yeni ve farklı bir gözle bakması gerekebilir.

Roman yazarlığını mı yoksa film yazarlığını mı üst kimliğiniz olarak görüyorsunuz?

17 yıldır profesyonel olarak yazı yazıyorum. Bu süreçte film eleştirisinden romana, senaryodan reklam metinlerine, televizyon programından şarkı sözüne kadar pek çok şey kaleme aldım. Böyle olmasını istediğimden değil ama hayat bu şekilde gelişti. O nedenle “yazar”lığı üst kimlik olarak görüyorum. Ne yazarsam yazayım “Bir hikaye yazıyorum” gözüyle bakıyorum.

Yeni bir kitap hazırlığınız var mı? Varsa bu kitap neyi anlatacak?

“Hazırlığı var” diyemem, ufukta bir roman fikri var. Romana dönüşebilecek mi bilmiyorum henüz, anlamam için biraz daha çalışmam lazım.

Yaratıcılığınızı gösterdiğiniz tek platform roman yazarlığı değil. Ümit Ünal’ın yönetmenliğini yaptığı “Ses” filminin senaryosunu yazdınız. Hem de Ümit Ünal’ın kendi senaryosunu kendi yazmadığı ilk filmiydi. Senaryoyu yazma sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Birkaç yıl önce bir film şirketi “Anne Tut Elimi”yi filme uyarlamak istediğini söyledi. Görüşmeye gittiğimde yönetmenin bir korku filmi peşinde olduğunu ve romanı bile okumadığını, yönetmenin asistanının ise bir “Anne Tut Elimi” hayranı olduğunu ve romanı bir ay içinde iki kez okuduğunu öğrendim. Toplantı kısa sürdü tabii, asistan hanımefendiyi üzmek pahasına “Anne Tut Elimi’den korku filmi olmaz” demek durumunda kaldım… Fakat benden ısrarla bir korku filmi projesi istediler. Her ne kadar “Benim kalemim değil” dediysem de dinletemedim. İstanbul Film Festivali’nin ilk günüydü ve filme yetişecektim, o yüzden “Bana bir ay verin, düşüneyim” deyip çıktım… Bir ay sonra, “Ses”in temelini oluşturacak hikayeyi yazmıştım, fakat hikayeyi hiç sevmemiştim. Zaten tam anlamıyla bir korku hikayesi de olmamıştı. “Bu hikayeyi çekmezler, çekilse de ben yazmam” diye düşünerek metni yolladım, ama hiç olmazsa benden bir iz olsun deyip baş karaktere, o sırada yayımlanmak üzere olan “Büyük Deniz Yükseliyor”daki bir karakterin, Derya’nın adını verdim… Tahmin ettiğim gibi, filmi çekmediler. Gelgelelim geçen zaman içinde ben hikayeyi giderek daha çok sevmeye, bir süre sonra da aklımdan çıkaramamaya başladım. Sürekli “Ses”i düşünüyordum, notlar alıyordum… O dönemde, Birfilm bir senaryo arayışındaydı. Birfilm’in kurucusu Ersan Çongar ve yapımcıları Tunç Şahin ile Kaan Ege eski arkadaşlarım; “Birlikte yapalım mı? Elinde bir hikaye var mı?” dediler. Birkaç hikaye anlattım, hem en sevdikleri hikaye olduğu için hem de bütçesel sebeplerle “Ses”i tercih ettiler. Sonra 1-1.5 yıllık bir senaryo yazım süreci başladı. Ben senaryoyu yazarken Ersan, Tunç ve Kaan da adeta editörüm gibi çalıştılar. Senaryoda büyük katkıları vardır üçünün de.

Filmi izledikten sonra edindiğiniz izlenim neydi? Eğer filmin senaryosu sizin olmasa Sinema Dergisi’ndeki “Seyir Defteri” köşenizde, o üslupla film hakkında ne yazardınız?

Yaptığı işin kusursuz olduğunu düşünenlerden değilim ama yine de kendi elimden çıkmış bir iş hakkında “objektif”, “mesafeli” bir fikir üretemem herhalde. Gerek de yok zaten, o işi benim yerime yapacak binlerce insan var. Dolayısıyla, konu “Ses” olunca sinema yazarı kimliğini bir kenara bırakıyorum.

Filmin beklentilerinizi karşılayan ve karşılamayan yönleri nelerdi?

Sinemada yönetmenin bile kafasındaki filmi perdeye tam olarak yansıtamadığını düşünecek olursak, “senaristin beklentileri” kavramı biraz lüks bence. Senaryo dediğimiz, perdeye aktarılmayı bekleyen bir metin ve her film bu anlamda bir “uyarlama” aslında. Senaryo yazacaksanız bu gerçeğe teslim olmak gerekiyor. Artık ne kadar becerebilirseniz… Benim yazdığım senaryoyla filmin son hali arasındaki “yapısal” farklardan bahsedebilirim sadece, çünkü bu sübjektif bir konu değil. Benimkinde Mehmet Günsür’ün canlandırdığı Onur karakteri daha köşeli bir tipti. Ümit onun Derya’ya benzer bir şekilde, “kurban” denebilecek bir karakter olmasını tercih etti. Tek değişiklik buydu diyebilirim ama tabii bu, filmi pek çok açıdan etkileyen, önemli bir değişiklik. Mesela, Onur’un Derya’yla ilişkisini, karısıyla ilişkisini ve çocukluk hikayesini etkiledi. Mesela, “eski Onur” terastaki sahnede Derya’ya o sözleri söylemezdi. Bunun gibi birkaç örnek verilebilir… İşin başka bir yanına değinmek için bir anekdot anlatayım: İki hafta önce Ankara Film Festivali’nde yaptığımız söyleşide bir kadın seyirci “Resmen feminist bir film olmuş” dedi. Ben de “Senaryonun ilk hali erkek düşmanıydı, yumuşayıp feminist oldu” diye cevap verdim.

Ümit Ünal ile çalışmak nasıl bir tecrübeydi?

14 yıl önce bir reklam ajansında çalışmaya başladığımda Ümit büyük bir tesadüf eseri karşımda oturuyordu. Ben yeni başlamıştım, o kaçma planları yapıyordu. Ben 2-3 senaryo yazmıştım, bir tanesi (“Karışık Pizza”) filme çekilmişti; o “Teyzem”in, “Hayallerim Aşkım ve Sen”in, “Arkadaşım Şeytan”ın senaristiydi. Kendisiyle karşılıklı oturduğumuz iki yıl boyunca ona usta gözüyle baktım, bir şeyler öğrenmeye çalıştım… Onca yıl sonra, yazdığım bir senaryoyu çekmek istemesi bile benim için büyük bir mutluluk oldu tabii.

“Ses”in Türk gerilim sinemasında nasıl bir yeri olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu soruya cevap vermek bana düşmez diye düşünüyorum. Onu sinema yazarları ve seyirciler değerlendirecektir.

Yeniden bir sinema filminin içinde aktif olarak bir görev almayı, hatta bir filmi yönetmeyi düşünüyor musunuz?

“Aktif olarak görev almayı” düşünüyorum ama bu görev yönetmenlik olur mu bilmiyorum… 2008 ve 2009’da, eşim Burcu Aykar Şirin’le birlikte iki kısa film (“Doğum” ve “Ölüm”) yazıp yönettik. “Yönetmenlik denemesi” diye tuhaf bir laf var ya, bizim için kelimenin tam anlamıyla öyleydi gerçekten. Ve çok güzel bir deneyimdi… Ancak film çekmeyi düşündüğüm zamanlarda, kendi kendime “Film çekmem için gerekenler” diye uzun bir liste çıkartıyorum. Bunu “cesaret eksikliği” diye de yorumlayabiliriz sanırım.

Türk sinemasına genel bir bakış atalım. Avrupa festivallerinde büyük saygı gören yönetmenlerimizin, kendi ülkelerine yaranabilmek için ne yapmaları gerekiyor?

Bir yönetmenin, kendi ülkesinin seyircisi dahil kimseye yaranması gerekmiyor. Hiçbir olası tepkiyi dikkate almadan, “Kim ne der?” diye düşünmeden içinden gelen filmi çekmesi gerekiyor.

Sinema izleyicisinin sinemadan “yalnızca eğlence bekleyen” tavrı, nasıl bir tutum sayesinde değişebilir? Sinema, bazen ciddi olmak istediğini, bunun sinema açısından bir gereksinim olduğunu  Türk halkına nasıl gösterebilir?

Umutsuz ya da yılgın görünmek istemem, o anlamda söylemiyorum, ancak seyircinin bu tavrını değiştirmeye çalışmak anlamlı gelmiyor bana. Seyirci dünyanın her tarafında ve her zaman sinemaya öncelikle eğlence aracı olarak bakmıştır. Bunun dozu ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişir ama bu temel gerçek değişmez. Manzara budur diye dövünmenin, ya da “Ama şekerim, halkımız da çok şey” elitizmine kapılmanın alemi yok. Kaldı ki ben de tür sinemasından (gerilim, komedi, bilim-kurgu, aksiyon vs.) hoşlanan bir seyirciyim. Son birkaç yılda çok az sayıda iyi örneğinin çıktığını düşünüyorum, o ayrı. Eğlencenin de iyisi kötüsü var sonuçta… Ayrıca, sinemanın başlangıçta tamamen bir eğlence aracı olarak doğduğunu, sanata dönüşmesinin birkaç onyıl aldığını da aklımdan çıkarmıyorum.

“Sanatı toplum için yapmak” için, toplumu sanatsever hale getirmek gerekmez mi? Bu değişim sizce nasıl gerçekleşebilir?

Ben Türkiye’de son yıllardaki asıl büyük meselenin “sinema kültürü”ndeki gerileme olduğuna inanıyorum, ama “sinema kültürü” derken kesinlikle sinema bilgisini ya da kimilerinin “sinemadan anlama” diye ifade ettiği şeyi kastetmiyorum. Şu iki şeyi kastediyorum: Birincisi, insanların beğenisinin belli gettolara hapsolması; kimsenin kendi “sevdiği” türler, ülkeler, biçimler vs. dışında farklı şeylere kapı aralamaması ve diğer dünyalara “Ama o filmlerde hiçbir şey olmuyor, herkes uzaklara bakıp susuyor” veya “Ama Hollywood da çok salak” gibi üstünkörü ve toptancı tariflerle yaklaşması. İkincisi, buna bağlı olarak, seyircinin “Niye o filmi sevdin/sevmedin?” yerine “Neyi sevdin? Neyi sevmedin?” diye sormakla yetinmesi ve başka fikirlere kulaklarını tıkaması, hatta öfkelenmesi. Kişisel olacak ama önemli olduğunu düşündüğüm bir örnek vereyim. 5-10 yıl önce okurlardan gelen mail’ler başlıbaşına birer sinema yazısı gibi olurdu. İncelemeler, analizler, sorular, cevaplar ve en önemlisi ilgi, merak, arayış. Yani, her sinemaseverde ve her yaşta bulunması gereken özellikler. Son birkaç yılda ise “There Will Be Blood’ı sevmediğinize göre sinemadan anlamayan adamın tekiymişsiniz” ya da “There Will Be Blood’ı sevmediğinize göre harika bir sinema yazarısınız” türü mail’ler geliyor… Beğenilerimizin nedenini niçinini konuşmayacaksak, çocuklar gibi çeteler kurup birileriyle kol kola girecek ve birilerine de taş atacak veya direkt küseceksek sinema üstüne konuşmanın, yazmanın ne anlamı var, çözebilmiş değilim. O zaman herkese üzerinde “Sevdim”/“Sevmedim” yazan kartlar dağıtalım, fikrimiz sorulduğunda onları kaldırıp gösterelim, daha kolay olur.

Türk sineması olarak, genel bir bakışla, sizce nasıl bir dönemden geçiyoruz?

Bir yenilenme döneminden geçiyoruz. Belki de geçtik bile ve ilerde “Yeni Türk Sineması” gibi bir adla anılacak bir dönemin içindeyiz. Sinemayı ister bir sanat, ister bir endüstri olarak ele alalım; ister çekilen film sayısı ve seyirci sayısı gibi rakamlara, ister yurtdışında kazanılan ödüllere, ister ele alınan temaların, seçilen türlerin ve biçim arayışlarının çeşitliliğine bakalım, Türkiye sinema tarihinin kırılma noktalarından birinde olduğumuza inanıyorum.

Genç Türk yönetmenler arasında, “heyecan verici” olarak nitelendirebileceğiniz birisi var mı?

Pelin Esmer, Özcan Alper, Ozan Açıktan, Seyfi Teoman, Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy yeni filmlerini merakla beklediğim yönetmenler.

Sizce televizyon, Türk halkının standartlarının yükselmesini engelleyen bir teknolojik araç mıdır?

Televizyonun bir “öcü” olduğunu düşünmüyorum, nasıl kullanıldığına bağlı. Evlilik programları olmasaydı artan vakti resim sergisine giderek değerlendirmeyecektik tahminimce. Ancak bir süredir, yerli dizilerin uzunluğunun, sinemacıların kullandığı ve seyircilerin beklediği anlatım biçimini etkileyip ciddi şekilde gerilettiğini düşünmeye başladım. Bu süre uzunluğu meselesi bir süredir insani boyutuyla tartışılıyor ve işin o yanı kuşkusuz çok daha önemli, ancak bu yanına da kafa yormanın zamanı geldi.

Avrupa sineması mı, Amerikan sineması mı sizi daha çok heyecanlandırıyor? Hollywood’un genellikle eğlendirme, Avrupa’nın ise bir şeyler anlatma çabası ve iki sinema arasındaki bu uçurumun nedeni seyirci kitleleri arasındaki kültür birikimi farkı mıdır?

Söz ettiğiniz “uçurum”un şekli ve boyutu tartışılır bence, ama arada bir fark varsa bu belki de kimilerinin iddia ettiği gibi Avrupa’nın “aristokrasi, burjuvazi-işçi sınıfı” diye bildiğimiz gelişmeyi yaşamış, Amerika’nın ise farklı bir yol izlemiş olmasındandır… Hangi sinemanın heyecanlandırdığına gelince, az önce söylediğim gibi böyle bir ayrım yapmadığım gibi bu ayrımı yapay ve sığ buluyorum. (Bu kamplaşmanın (Uzak)Doğu’yu, Afrika’yı görmezden gelmesi de cabası.) Ne “Made In America” yazısını görünce tüyleri diken diken olanlardanım, ne de karakterlerin İngilizce konuşmadığı filmleri seyretmeyenlerden… Avrupa, Asya ve Uzakdoğu sinemaları olmadan sinema bugünkü yerinde olamazdı, fakat Amerikan sinemasının sinema sanatına yaptığı katkıları görmemek de ancak cehaletle açıklanabilir. Ustalardan gidersek, Kieslowski, Visconti, Tarkovski, Dreyer, Bergman, Angelopoulos, Kiyarüstemi, Kurosawa, Scorsese, Lynch ya da Spielberg’den herhangi birinin olmadığı sinema benim için eksik olurdu.

Son dönem izleyip de ileride kültleşeceğini düşündüğünüz filmler hangileri? İzlediğiniz filmler açısından iyi bir sene geçirdiniz mi?

Bir değil, son birkaç senenin oldukça yavan geçtiğini düşünüyorum… Son bir yılda izlediğim filmlerden aklıma kazınan iki tanesini söyleyeyim: Uçan Süpürge’de seyrettiğim, Jessica Hausner’in “Lourdes”u ve If’te seyrettiğim, Oliver Laxe’ın “Hepiniz Kaptansınız”ı.

Türkiye’de film eleştirmenleri hak ettikleri ilgiyi görüyorlar mı sizce?

“İlgi” diye bakacak olursak ciddi bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Fakat “Sinema yazarının görevi, amacı, işlevi nedir?” gibi sorularda Türkiye’de ciddi bir kafa karışıklığı, hatta bilgisizlik olduğunu düşünüyorum. Bir cümlede yıkılabilecek, hiçbir temeli olmayan safsatalar yıllardır tekrar ediliyor (eleştirmenlerin halktan kopuk olduğu, seyredilmeyen filmlere ödül verdiği, genç eleştirmenlerin daha katı olduğu gibi laflar, örneğin). Artık pek çoğu “kalıp”, “inanç” halini aldı. Zamanında, Radikal’in yaptığı bir soruşturmada “Sinema Yazarlığının Basit Gerçekleri” başlıklı bir yazıyla bunlardan bahsetmeye çalışmıştım, “Seyir Defteri”nde de her fırsatta yazıyorum, o yüzden burada lafı uzatmayayım.

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***


Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5