Röportaj: Tolga Örnek – Labirent

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Aralık 2011

Hititler ve Gelibolu belgesellerinin ardından önce Devrim Arabaları, sonra da Kaybedenler Kulübü ile büyük bir çıkış yakalayan, hiç vakit kaybetmeden oldukça iddialı bir polisiye ile geri dönen Tolga Örnek ile Labirent üzerine konuştuk. Labirent 23 Aralık’ta vizyonda.

Aslında sanırım bir önceki röportajımızda bıraktığımız yerden başlamak en iyisi olacaktır. Kaybedenler Kulübü’nün bu kadar büyük bir başarı elde edeceğini tahmin ediyor muydunuz? Zira film bir underground kültürü popüler hale getirmeyi başardı adeta.

Ben etmiyordum açıkçası. Zaten film yaparken filmin başarısıyla ilgili bir beklentiye girmek, kendime böyle hedefler koymamaya çalışıyorum. Sonrasında hayal kırıklığı çok fazla oluyor çünkü. Ama bu kadar sevilmesi ve konuşulması beni çok mutlu etti.

İki filminizin arasına bu kez pek vakit koymadınız. “Labirent” ne zamandır aklınızdaydı?

Labirent tam 3 yıldır aklımda. Hatta senaryosu Kaybedenler’den önce hazırdı. Ama daha iyi hazırlanabilmek için araya Kaybedenler’i aldık. İyi ki de öyle yapmışız. Labirent için daha fazla tecrübe kazanmamızı ve daha iyi hazırlanmamızı sağladı.

Sinemamız öyle bir kutuplaşma içerisinde ki, nitelikli ana akım filmler çıkarmakta oldukça zorlanıyoruz. Geride kalan iki büyük festivalde de bunu gözlemledik. Bu bakımdan sizin filmleriniz sinemamız açısından çok ayrı bir öneme sahip. Siz Türk sinemasının içerisinde kendinizi nerede görüyorsunuz?

Bilmem. Herhalde festival filmleriyle gişe filmleri arasındaki o büyük boşlukta yer edinebilecek filmler yapmaya çalışıyoruz. Eli yüzü düzgün, iyi senaryoları olan, akıcı ama bir yandan da seyirciyle buluşabilecek filmler çekmeye çalışıyoruz.

Türler arasında dolaşmaya devam ediyorsunuz. Belgesellerden sonra bir dönem draması, “Devrim Arabaları”, daha sonra alt kültüre hitap eden modern bir yakın geçmiş komedi-draması “Kaybedenler Kulübü” ve şimdi de Türk sinemasının şu durumuna bakılınca, fazlasıyla cesur bir hamle gibi duran oldukça iddialı bir polisiye “Labirent”.  Hikaye ilginizi çektiği sürece türlerin bir önemi yok sanırım sizin açınızdan?

Doğru ama bir şekilde de konuyu iyi işleyebileceğime ve projenin altından kalkabileceğime inanmam da gerekiyor. Bu tabi bazen cahil cesaretiyle oluyor. Her farklı tür farklı deneyim, yeni şeyler öğrendiğim taze tecrübe olduğu için de bana çok heyecanlı geliyor. Ama her türü yapabileceğimi de kesinlikle düşünmüyorum.

Filmi hangi şehirlerde çektiniz, çekimler ne kadar sürdü?

Mardin, İstanbul, Frankfurt. Çekimler 9 hafta sürdü ve toplam 85 mekanda gerçekleşti. Uzun, yorucu ama bir o kadar da keyifli bir süreçti.

Yani Labirent birkaç şehirde geçen, sınırsız bir polisiye. Ve geçmişe baktığımızda izinden gidebileceği hiçbir film yok neredeyse. Yeni bir türe, Türk sinemasının kısıtlı bütçeleriyle(gerçi bu kez ortak bir yapım şirketi de var) el atarken çeşitli zorluklar yaşadınız mı?

Zorluklar her filmde oluyor ama biz zorluklarımızı biraz da avantaja dönüştürmeye çalıştık. Amerikan filmlerindeki bol efektli biraz gerçek dışı aksiyon sahneleri yerine daha gerçekçi, daha insani sahneler çekmeye ve karakterlere odaklanmaya çalıştık. Bazen sınırlık olanaklar sizi daha detaylı düşünmeye, daha iyi planlama yapmaya ve hikayeye daha iyi odaklanmaya zorluyor.

İzleyeceğimiz film Amerikan sinemasında örneklerini izlediğimiz türkden bir polisiye-gerilim mi olacak? Ya da daha direkt sormam gerekirse Labirent’i oluşurken herhangi bir polisiye prototipinden faydalandınız mı? Filmin bize özgü olma gibi ayrı bir çabası var mı?

Ona seyirci karar verecek ama bu türün bazı temel unsurlarını bizim filmde de görebilecekler; buna ek.  Mesela teknoloji, çatışma, takip sahneleri gibi….Biz Amerikan sinemasından esinlendiğimiz yerlerde bile “bunları bize, bizim hikayemize nasıl uyarlarız?” diye sorduk kendimize. Film içinde Türkiye’yi tanımlayarak, bulunduğu coğrafyadaki konumunun altını çizerek, karakterlere odaklanarak da bence bize ait bir filmi evrensel teknolojik imkanları kullanarak gerçekleştirdik.

Bu kez senaryo da size ait. Senaryoyu yazarken gündemden etkilendiğiniz olaylar oldu mu? Zira “Labirent” her ne kadar bir kurmaca olsa da dünyadaki terör gerçeğinin de bir temsilini sunuyor.

Çıkış noktası HSBC patlaması. Uluslararası bir terör olayına, istihbarat mücadelesine, bizim açımızdan bakmaya çalışan bir film.  Ben her zaman ajanlar, casuslar, istihbarat konulu filmlere merak duymuşumdur ve bu alanda da bir film yapmak istemişimdir. Şansımız yaver gitti; bu konuda kendi özgün hikayemizi çekebildik.

Hollywood’daki örneklerden de sıkça fark ettiğimiz kadarıyla bir polisiye film için incelikli bir senaryo oldukça önemli. Filmi herhangi bir polisiyeden farklı kılmak için neler yaptınız?

Karakterlerin durumuna, ilişkilerine ve olaylardan nasıl etkilendiklerine odaklanmaya çalıştık. Kısacası duygusal dozunu önde tutmaya ve aksiyonunu da mümkün olduğunca gerçekçi yapmaya çalıştık. Bizim karakterlerimiz korkabiliyor, heyecanlanabiliyor, üzülebiliyorlar. Senaryodaki örgüye gelince de merakı hiç azaltmayacak, her sahnenin bir sonraki sahneyi hazırlamasını sağlayacak ipuçları barındırmasına özen gösterdik. Hiçbir şeyi bir sahnede tamamen açıklamak ve aydınlatmak istemedik. Merak ve gerilimi sürekli sıcak tutacak şekilde kurgulamaya çalıştık filmi.

Meltem Cumbul ve Timuçin Esen, kafanızdaki karakterleri nasıl canlandırdılar?  Oyuncu kadronuzla çalışmak nasıldı?

Beraber çalışmak inanılmaz keyifliydi.  İkisi de benim kafamda canlandırdığım karakterleri alıp çok daha öteye, çok daha güzel bir yere götürdüler. Bunu izlemek ve bunu kurguda bir kere daha görmek bana çok heyecan verdi. İkisi de baktığınız zaman birer aksiyon karakterini canladırdılar ama alışılagelmiş aksiyon karakterlerden çok daha derinlikli, çok daha yönlü karakterler ortaya çıkardılar.  Düşünen, duygulanan, üzülen yer yer sertleşen insanlar sundular bize. İkisinin yerine de başkasını düşünemiyorum şu anda. Diğer oyuncularla da çalışmak çok keyifliydi. Hiçbiri tip olarak kalmadı, herkes birer hikayesi olan karakterler yarattı ve bence filmin-eğer varsa-güçlü tarafı bu karakterlerin hikayelerinin kesişmeleri.

Fragmandan anlaşıldığı kadarıyla özellikle aksiyon sahnelerinde oldukça hareketli bir kamera kullanımı var. Her filminizle yeni bir türe uyum sağlamaya çalışmak bir yönetmen için zor değil mi?

Bunu fark etmenize çok sevindim. Evet; aksiyon olduğu için ve türü de casuslar ve istihbarat olduğu için hep gözleyen sanki birinin bakış açısıymış gibi duran kamera hareketleri kullandık. Sanki olayları ve aksiyonu başladıktan sonra yakalayan hızlı ve dinamik kamera anlatımı var. Yeni bir türe uyum sağlamak elbette ki zor ama bu zorluğu  ön hazırlığı uzun tutarak, iyi planlama yaparak azaltabiliyorsunuz. Ayrıca bu zorluk da insana ayrı bir heyecan, ayrı bir tecrübe veriyor.

Labirent’ten sonra dinlecenecek misiniz? Yoksa yine, yeni bir proje var mı kafanızda? Bu kez hangi türe yönelmeyi düşünüyorsunuz?

Bir süre dinleneceğim. Hatta bir ay kadar uyumayı düşünüyorum. Sonrasında yeni filme başlayacağız tabi.

Çok teşekkür ederiz 

Ben çok teşekkür ederim.

***
kaankarsan@gmail.com
twitter
***