Röportaj: Seyfi Teoman – Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Kaan Karsan
Kaan Karsan
21 Nisan 2011

İlk filmi Tatil Kitabı ile oldukça iyi eleştiriler aldıktan sonra Barış Bıçakçı’nın sevilen kitabı Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i sinemaya uyarlayarak modern bir drama çeken Seyfi Teoman ile film üzerine bir söyleşi yaptık:

Ben filmi 22. Münih Türk Filmleri Günlerinde izledim ve filmin salondan çok iyi tepkiler aldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin yer yer durum komedisine dönüşen kısımları seyirciyi güldürürken, filmin düşünsel boyutu da izleyen herkesi fazlasıyla etkiledi salonda. Film bundan katlarca daha büyük bir pazar olan Berlin Film Festivali’nde nasıl karşılandı?

Berlin’deki gala gösteriminde seyircinin tepkisi çok güzeldi, filmi çok beğendiklerini hissettim. Uluslararası basında filmle ilgili karışık eleştiriler çıktı ama yazılanlar genelde olumluydu. Hatta festival çevrelerinde, filmin belki bir ödül alabileceği bile konuşuluyordu. Yarışma bölümünde yer alan diğer kasvetli filmlerden, olumlu anlamda, hafifliğiyle ve taşıdığı olumlu duyguyla ayrı durduğuna dair yorumlar yapıldı.

Öncelikle sormak istediğim, Tatil Kitabı gibi müthiş bir ilk filmin ardından çektiğiniz “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” önceden de aklınızda olan bir proje miydi? Bu kitapla karşılaşmanız nasıl oldu?

Tatil Kitabı’nın senaryosunda, Barış Bıçakcı’nın “Aramızdaki En Kısa Mesafe” adlı kitabında yer alan iki öyküsünü, iki sahne olarak kullanmıştım. Onun iznini alma vesilesiyle Barış’la tanıştık. Çok da iyi anlaştık, hatta Barış’ın Tatil Kitabı’nın senaryosuna başka katkıları da oldu. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” romanını ise ilk çıktığında okumuştum ve okurken film yapılabileceğini düşünüp aklımın bir köşesine not etmiştim. Tatil Kitabı’nın montajı sürerken Barış’ın yazdıklarına olan merakımı bilen, yapımcılarımdan Yamaç Okur bir sonraki film olarak Barış’ın kitaplarından birini yapmayı teklif etti, ben de “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”i düşünüp, hemen teklifinin üzerine atladım.  Sonrasında Barış’ı ikna ettik ve başladık.

Kitaba bakıldığında bilinç akışları ve mektuplar üzerinden ilerleyen, beyaz perdeye uyarlanması oldukça zor bir eser çıkıyor sanki karşımıza. Kitabın kelimelerden, düşüncelerden fazlasıyla güç alan yönünü sinemaya ne şekilde aktarmaya çalıştınız?

Edebiyatın ve sinemanın dili ve anlatım araçları çok farklı. Biz uyarlamayı yaparken, romana tema ve duygu olarak sadık kalalım ama elimizi mümkün olduğunca serbest bırakalım diye bir karar aldık. Romanın resimlenmiş halinden ziyade,  kendi başına bir film olarak da anlamı olsun diye uğraştık. Roman Ender’in ağzından Çetin’e yazılmış uzun bir mektup gibi. Bizse filmde Ender ve Çetin’e eşit mesafede durmaya çalışıyoruz. Edebiyatın gücü kelimeler, düşünceler ve duygulardan kaynaklanıyorsa, sinemanın gücü de zaman ve mekanı kullanımından geliyor. Dolayısıyla uyarlama yaparken bunu sürekli akılda tutmak ve işin bu yönünü öne çıkartmak gerekiyor. Gene de sonuca baktığımda romandan fazlaca uzaklaşmaya pek gönlümüzün elvermediğini görüyorum.

Barış Bıçakçı’nın filmde senarist olarak yer alması, size ne gibi yararlar sağladı? Kendisi kitabının filmleştirilmesine hep sıcak bakıyor muydu?

Bu konuyla ilgili yaptığımız ilk görüşmede Barış benim öyküye yaklaşımımın ve romanda önemsediğim şeylerin kendi yaklaşımına ters olmadığını anlayınca kitabın uyarlanmasını kabul etti. Tek şartı senaryoyu kendinin yazmamasıydı.  Ama ben senaryonun ilk versiyonunu yazdıktan sonra, çizdiğim çerçeveyi beğendi ve yavaş yavaş sürece dahil oldu. Sonunda senaryo işini neredeyse tamamen ona devrettim.  Öncelikle uyarlama sürecinde kitapta yer almayan yeni sahneler yazarken Barış’ın varlığı çok önemliydi. Kitabın dolaysıyla filmin dünyası Barış’ın yarattığı ve doğal olarak çok iyi bildiği bir dünya olduğu için, ihtiyaç duyduğumuz noktada filmin içinde organik bir şekilde çalışabilecek yeni sahneler yazdı. Benzer bir şekilde neredeyse filmin tüm aşamalarında yanımızda olup bize destek olarak, o dünyanın tutarlı ve inandırıcı olması konusunda elinden geleni yaptı. Filmin her anlamda ortak yaratıcılarından biri oldu Barış.

Karakterleri, romanın anlatımından güç alan bir yöntemle(iç dünyayı yansıtmak bakımından) tanıtmıyorsunuz. Buna rağmen film biter bitmez bütün karakterleri iki saatlik bir filmin sunabileceğinden çok daha fazla tanıdığımı hissettim. Bunu nasıl başardınız?

Sinemada insanların iç dünyalarını ancak içine düştükleri durumlara verdikleri tepkilerden, davranışlarına sızanlardan, başkalarıyla konuştukları anlarda söyledikleri ya da söylemediklerinden anlayabiliriz. Bakışlar, dil sürçmeler, sessizlikler, abartı davranışlar, gülümsemeler, bakış kaçırmalar, ellerin nereye koyulduğu, ses tonu gibi oyunculukla ilgili detaylar da bu iç dünyayla ilgili ipuçları verebilirler. Sanırım filmde bu anlamda yeterince bilgi var. Ayrıca karakterlerimiz geçmişi çok önemseyen, onu hikayeleştirmeyi seven kişiler oldukları için, geçmişleri bugünlerine bolca sızıyor. Bu da karakterleri daha iyi  tanımamız ve anlamamızı sağlıyor olabilir.

“Çaresizlik” kelimesi çok yönlü, farklı tanımları olan zor bir kelime. Bu kelimeyi filmde çok özgün bir şekilde tanımladığınızı ve filmdeki durumun bu kelimeye çok iyi uyum sağladığını düşünüyorum. Bu kelimeyi tanımlamak için sinemanın dilinden ne şekilde yararlandınız? Bu hissi izleyene ne şekilde aktarmaya çalıştınız. Zira filmin bir bunalım filmi olduğunu ilk anda söylemek zor.

Film bir bunalım filmi değil, orası kesin. Filmde (ve tabii ki romanda)  çeşitli çaresizlik halleri var ama sonuç olarak tüm çaresizlik hallerinin gelip bağlandığı üst bir çaresizlik var: O da büyümenin, istemediğin halde yetişkin olmak zorunda kalmanın, ilk gençlikteki saflığı kaybetmenin çaresizliği. Bu bir şekilde tüm sahnelere ve karakterlerin davranışlarına siniyor, bu da gördüğüm kadarıyla seyirciye geçiyor.

Seyircinin filmdeki karakterlerin hepsine aynı mesafede olmasını mı istediniz? Bu film tamamen bir durumun mesafeli bir gözlemi mi?

Tüm karaketerlere değil de Ender ve Çetin’e aynı mesafede olsunlar istedim. Yoksa elbette Ender ve Çetin’le özdeşleşiyoruz, sonuçta film onların dostluğu hakkında. Burada yapmaya çalıştığım şey, seyircinin ayrı ayrı karakterler olarak Ender ve Çetin’den ziyade bir çift olarak ikisiyle aynı anda özdeşleşmesini sağlamaktı. Yaşadıkları ev bir anlamda onların ilişkisinin sembolü olduğu için, biz de filmin odağında onların ilişkisini tutmak istediğimiz için, mümkün olduğunca evde geçiyor film. Ev dışında da tek tek göstermiyoruz onları, beraber gösteriyoruz genelde. Bundan bağımsız olarak konuya ve karakterlere doğru mesafede durmak çok önemsediğim bir şey. Karakterleri ne kadar seversek sevelim onların kuyruğuna takılmamak lazım, onlarla özdeşleşsek bile açmazlarını da hissettirmek gerekiyor. Öteki türlüsü filmden çok bir güzelleme olur.

Filmdeki Ankara dekoru, oryantalist bir yaklaşımdan oldukça uzak bir şekilde sunuluyor. Oldukça modern karakterlerle bezeli, modern bir film var karşımızda. Bu tercihinizin nedeni nedir?

Bu hem benim hayata bakışımla ilgili bir şey, hem de romanın geçtiği sosyal çevre ve barındırdığı karakterlerden kaynaklanıyor. Anlattığımız meseleler evrensel ve bu herhangi bir metropolde geçebilecek bir hikaye.

Filmde karakterler arasında  yaşanan duygular “aşk” olarak özetlenebilir mi, yoksa çok daha fazla üzerine konuşulması gereken ve kolayca tanımlanamayacak duygular mıdır?

Özellikle Ender ve Çetin arasındaki ilişki belli bir şekilde özetlemek için çok karmaşık. İleri derecede bir yakınlık ve bağlılık var aralarında.  Bu ilişkiye dostluk da diyebiliriz, aşk da diyebiliriz, aile de. Sanırım bunların hepsi var, sadece bir yönünü öne çıkartırsak diğer yönleri eksik kalır. İkisi de birbiri için hayattaki en yakını, biri diğeri için elmanın diğer yarısı.

Film genel Türkiyeli sinema seyircisine dost bir film mi? Bu filmi yaparken gişeden ne gibi beklentileriniz vardı? Entelektüel bir film, Türkiye sinema seyircisinin ilgisini çekebilir mi?

Bence filmde herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ve anlayabileceği bir durum ve öykü var. Filmin meseleleri entelektüel meselelerden çok insani dertler, karakterleri de herkesin sevip anlayabileceği karakterler. Film yaparken gişe hesabı yapmak yerine, elimizden geldiğince dürüst ve iyi bir film olsun diye çabalıyoruz, ama elbette mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşmasını isterim.

Şu an, Türkiye sinemasına genel bir bakış attığınızda söylemek isteyeceğiniz bir şey var mı? Takip ettiğiniz yönetmenler hangileri?

Şu anda sinemamızda çok ciddi bir üretim ve çeşitlilik var.  Bence gücümüz de oradan geliyor. Elimden geldiğince üretilen her filmi izlemeye çalışıyorum. Özellikle de kendimle aynı kuşaktan gördüğüm yönetmenlerin filmleri karşısında ayrı bir heyecan duyuyorum.

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla