Röportaj: Seyfettin Tokmak – Kırık Midyeler

Kaan Karsan
Kaan Karsan
21 Haziran 2012

Bu cuma gösterime girecek olan Kırık Midyeler‘in yönetmeni Seyfettin Tokmak’la ilk uzun metrajı üzerine konuştuk.

Seyfettin Bey öncelikle bize vakit ayırdığınız için çok teşekkürler. Öncelikle basit ve biraz da klasik bir soruyla başlamak istiyorum. Kırık Midyeler’in fikri ve ismi nereden geliyor acaba?

Kırık Midyeler’in fikri, filmin senaristi Kenan Kavut’la birlikte rejisinde çalıştığımız bir sinema filminin setinde ortaya çıktı. Kısaca anlatacak olursam; filmin çekimleri sırasında sahnenin arkasında görünmek üzere 2 tane çocuk figürana ihtiyaç doğdu. Kumkapı sahilindeki çocuk figüran arayışı sırasında Ocak ayının ortasında denizden midye çıkarmaya çalışan Mardinli 2 çocukla tanıştık.  Çocukların kışın ortasında hiç çekinmeden birkaç lira için yapmaya çalıştıkları çılgınlık ve hikâyeleri ikimizi ciddi şekilde etkiledi. Oturup konuşmaya başladık, çocukların hayallerini tasvir edişleri, midyeyle kurdukları umut ilişkisi takdire şayandı. Çekimin bitmesiyle çocuklardan ayrıldık. Fakat yaklaşık 8 saat sonra sabah karşılaştığımız midyeci çocuklardan kilometrelerce uzak başka bir çekim noktasında çocuklar başlarının üstünde midye tepsileriyle sabah çıkardıkları midyeleri satmış ikamet ettikleri amcalarının evlerinin yolunu tutmuşlardı. Yaşadığımız durum inanılır gibi değildi. İstanbul gibi koca bir şehirde çocuklarla tekrar karşılaşmak, hikayenin peşimizde olduğuna emin olmamıza yetti. O ilk karşılaşmanın ardından nerdeyse tamamı Mardinli olan midyecilerin peşini bırakmadık. Biz Midyecilerle tanıştıkça koskocaman umutlarla dolu kaybolmuş çocukluklar, bazen masalsı umutlarla dolu bir dünya bazen Türkiye’nin gerçekliğiyle yağmalanmış hayallerle karşılaştık. Filmin ismi ve hikâyesi Kumkapı’da karşılaştığımız, midyeciler, mülteciler, kaçakçıların dünyalarına yaptığımız yolculuktan çıktı.  

Filminizin uluslararası festivallerdeki gösterimlerinde çok iyi tepkiler aldığını çeşitli mecralarda okuduk. Nasıl karşılandınız yurtdışında?

Açıkçası tahmin etmediğim bir ilgi alakayla karşılandık. Seyircinin gösterdiği tepkiler, filmle kurdukları ilişki çok etkileyiciydi. Kendi küçük dünyanızda var ettiğiniz filmin farklı kültürlerde nasıl duygulara karşılık geldiğini görmek çok öğretici bir süreç. Fakat filmin diyaloglarında gizli küçük anlamlar, İngilizce altyazıda tam karşılığını bulamadığı için film izlemelerinde beklemediğim reaksiyonlara tanık oldum. Bu da son derece normal bir şey…

Film en azından elimizdeki plotlardan anladığımız kadarıyla odağına aldığı iki gencin umutları, hayalleri, yaşadıkları kültürel ve sosyal çatışmalar, çarptıkları duvarlar üzerine… Bu iki gencin psikolojik dünyasını oluştururken nereden beslendiniz?

Filmin iki ana karakteri Faysal ve Hâkim’in dünyalarını, karakterlerini oluştururken, öncelikle midyecilerin dünyasından beslendiğimizi söylemeliyim. Filmin ön araştırmasını yaptığımız dönemde hemen hemen karşılaştığımız çocuk yaştaki bütün midyeciler Hâkim ve Faysalın duygusal dünyasının ipuçlarını sağladı. İki tip çocuk vardı, biri kurulu düzenin peşinde, ne olursa beklemeye razı, öteki tarafta ise ucu bucağı olmayan kaçış isteği. Hâkim karakterinde benim çocukluğumdan çok fazla benzerliğin olduğunu düşünüyorum. Çocukluğunu Elazığ’da geçmiş biri olarak, taşranın görünmez ahlaki, kültürel, duvarları; çocuklukta sürekli kaçma isteği, duvarların üzerinden bir öteki tarafa geçme duygusu meydana getiriyor. Fakat bu yalnız başına çıkılacak bir yolculukta değil. Bir arkadaşınız yanınızda olursa hayallerinizin gerçeklik kazanma ihtimali yükselir. Bir diğer önemli ayrıntı ise Cervantes’in Don Kişot’u ve Sanço Panza’sı, Hâkim ve Faysal’ın ruh dünyalarını oluşturmamızda etkili oldu. Filmin bazı sahnelerinde Don Kişot hallerine tanık olabilirsiniz.          

Bu iki gencin Mardin’den İstanbul’a gelmesi ve buna müteakip olarak bu kez Almanya’ya gitmek için hayaller kurmaları…  Sürekli bir şeylerden kaçan ve çaresizce daha iyisini arayan iki insan… Sizce bazılarımızın hayatları kaçışlardan mı oluşuyor?

Benim açımdan Hâkim ve Faysal, kaçma kelimesi içindeki bütün negatif anlamların dışında bir güce, hayallerinin arkasından gitme cesareti gösterenleri temsil ediyorlar. Başka bir hayatın varlığına inanıyorlar. Hiç gidemeyecek olsalar da bir hayalin varlığı onları canlı kılıyor. Evet, filmin dışına çıkıp sokağa baktığımızda mutlak bir kaçış duygusu birçok ruhu sarmış durumda. 

Film sanki mutsuz ama bir şekilde yine de umutlu kalabilen insanları anlatıyor, tıpkı her şeye rağmen birilerine güvenebilen insanları da anlattığı gibi. En azından bu iki gencin sürekli olarak bir çıkış yolu aramaları buna işaret ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Öncelikle filmdeki karakterlerin mutsuz bir şekilde sunulduklarını düşünmüyorum, benim açımdan filmde mutsuzluğunu belirgin hissettiğimiz tek karakter, etrafındaki her şeye gücü yettiğini düşünen Cevat. Hayatın yeteri kadar sert ve şiddetle dolu olduğunu her gün yaşıyoruz. Yaşanan pür gerçekliği ve şiddeti sinemaya taşımanın bir anlamda sömürüden ibaret olduğunu düşünüyorum. Faysal ve Hâkim’in filmin ana karakterleri olmalarındaki ana neden erişkinlerin sert dünyalarına çocuksu bir bakışla yaklaşma isteğidir. İnsanı ayakta tutanın büyük hayallerinin aksine aklının bir köşesinde sakladığı küçük hayallerinin olduğunu düşünüyorum.  Bu konuya dair en güzel örnek Dardenne kardeşlerin ‘Lorna’nın Sessizliğ’i filmindeki müthiş sahnedir. Uyuşturucu bağımlısı karakter (Claudy Moreau), hastaneden ayrıldıktan sonra boşanmak üzere olduğu karısının yanına gelir ve işten ne zaman çıkacağını sorar. Akşam iş çıkışı onu karşılamak istemektedir. Lorna bu teklifi gereksiz görür istemez, fakat Claudy eğer kabul ederse akşama kadar bir amacının olacağını, mutlu olacağını ifade eder. Lorna tekfli kabul eder. Claudy’nin akşama kadar hayatta kalmak için artık bir nedeni olur.         

İstanbul’un taşının ve toprağının altın olmadığını bu filmde iyiden iyiye görüyor muyuz?

Son zamanlarda İstanbul’un müthiş gün batımı planları, tarihi yarım ada açıları hemen hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Yazılı ve görsel medyamız, dizilerimiz İstanbul’un PR’ına soyunmuş durumda. Fakat Sultanahmet’ten 500 metre denize doğru yürüdüğünüzde, muhteşem gün batımının yerini İstanbul’un karanlık sokakları aldığına tanık olacaksınız. Şimdiki İstanbul için, taşı toprağı altın yerine, her taşının altında bir hayat kıvranıyor diyebiliriz.      

Sanırım İstanbul’un arka sokakları filminizin ana dekorlarından bir tanesi. İstanbul size bu filmi çekerken ne gibi imkânlar tanıdı?

İstanbul elinde avucunda ne varsa bize savurdu diyebilirim. Kayalıklarla doldurulmuş denizini, her gün bir kaç kişinin raylarında can verdiği banliyö trenlerini, rutubetten çürümüş duvarlarıyla pansiyonlarını avucumuza bıraktı.  

İki genç oyuncuyla çalışmak nasıl bir deneyimdi? Onları böylesine zorlu bir role nasıl hazırladınız? Daha genele vurmak gerekirse Engin Benli başta olmak üzere oyuncularınızı nasıl seçtiniz?

Kısa filmlerinden beri çocuk oyuncularla çalışıyorum. Çocuklarla çalışmanın kendi içinde ciddi zorlukları olsa da filme kattıkları yetişkin profesyonel oyunculara göre daha fazla. Çocuklarla güven duygusunu kurduğunuz andan itibaren her sahne bir oyuna dönüşüyor. Yetişkin oyuncularda zaman içinde oluşan kas katı ego, çalışırken aşılmaz duvarlar örüyor. Bütün mesainiz onun kafasındaki yargıyı davranışı kırmakla geçiyor. Fakat çocukların egosu daha dokunulabilir ve yanaşılabilir olduğundan duyguları,  davranışları yeniden kurmak zenginleştirici bir süreç. Aslında filmin tamamında amatör oyuncularla çalışmayı istemiştim fakat ilk film için yeterli riskleri aldığımı düşündüğümden, amatör oyuncuların üzerimde yaratacağı baskıyı azaltmak için profesyonel ve amatörlerden oluşan bir karışım yapmak daha akıllıca geldi. Sonuç olarak da bu tercihte başarılı olduğumu düşünüyorum.

Çocuklara tekrar geri dönersem Faysal ve Hâkim için senaryoda yarattığımız karakterlerin peşine düştük. Bir nevi Mardin’in köylerinde Don Kişot ve Sanço Panza’yı aradık ve bulduk. Engin Benli ve Selma Alispahiç’le birlikte gerçek karakterle birebir karşılaştırmalar organize ettim. Engin Kumkapı’da oynayacağı rolün gerçek kişileriyle tanıştı, Selma’yla birlikte Bosna’nın köylerinde benzer hikayeleri yaşayan kadınlarla bir araya geldik ve uzun zamana yayılan provalar yaptık.         

Kırık Midyeler karamsar ve karanlık bir film mi?

Kırık Midyeler karamsar bir dünyanın içinde umutlu olmaya çalışan gri bir film. 

Filmin fragmanından dahi anlaşıldığı üzere filminizde sağlam bir sinema duygusu var. Öznel görüşüme göre, bu aslında ilk uzun metrajını çeken birçok yönetmenimizin nail olamadığı bir yeti. Siz ilk filmini çeken bir yönetmen olarak ne gibi zorluklar yaşadınız?

İstanbul’da ilk filmini çeken biri olarak yaşadığım ilk zorluk Bakanlık’tan aldığımızın desteğin %20 sini İstanbul’un belediyelerine çekim izni almak için vermiş olmak. İkincisi ise sinema ekiplerinin demokrasiden ziyade faşizme duydukları ilgi alaka… Hepsi için söylemesem de hiyerarşiye aşık bir film ekibi var Türkiye sinemasının.

Filminizin politik bir duruşu, özel bir politik konumlanması var mı size göre?

Yapılan her filmin politik bir duruşu vardır, nerden baktığınıza ve nasıl gördüğünüze bağlı. Kumkapı’ya adım attığınızdan itibaren anlatacaklarınız da samimiyseniz, duyguları sömürmek gibi bir amacınız yoksa zaten politika yapmaya başlamışsınızdır. Gündelik hayatta üçüncü sayfa haberlerinden takip ettiğimiz ya da görmekten kaçındığımız göçmenlerin, denizi çocukluklarında televizyondan görmüş Mardinli midyecilerin hikâyelerinin peşine düştüğünüz an gördüklerinize turist değilseniz politik olmaya başlamışsınızdır. Son olarak da karakterlerinizi oluştururken takip ettiğiniz rota kendi başına politiktir.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***