Röportaj: Serkan Acar – Aşk ve Devrim

Kaan Karsan
Kaan Karsan
12 Aralık 2011

Önümüzdeki Cuma gösterime girecek olan Aşk ve Devrim hakkında, yönetmeni Serkan Acar ile konuştuk:

Serkan Bey, öncelikle bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. “Sonbahar” gibi, Türk sinema tarihinde şimdiden iz bırakan bir filmin yapımcılığını yaptınız. Yönetmen olmak bu süreçte hep aklınızda mıydı?

Yaklaşık olarak 15 yıldır sinema ve televizyon sektöründe çalışıyorum. Bu sürece başlamadan önce de Yeni Sinema dergisini çıkaran ekiptendim. 90lı yıların ortaları bu söylediğim. Sinemaya ilgim  bu süreçte  okuma, film izleme, tartışma şeklinde başladı. Sektöre girişim de aslında  bu dergi sürecinde  izlediğimiz filmlerin ben de yarattığı etkiyle bir gün bizde kendi filmimizi yapabiliriz,  kendi hikayelerimizi  anlatabiliriz, saklı kalanları gün ışığına çıkarmalıyız motivasyonu ve arzusuyla başladı.Uzun yıllar asistanlık yaptım sonra da yapımcılık ama yönetmenlik benim için bu işte asıl yapmak ve gelmek istediğim noktaydı. Hayal ettiklerimin realize olması, perdeye yansıması bir bakıma.

Tıpkı Özcan Alper gibi, toplumsal hafızamızdaki noksanlık nedeniyle çok az gündeme gelen; ancak bir diğer yandan da sürekli olarak içimizi kemiren politik acılarımıza odaklandığınızı söyleyebiliriz. Türk politik sinemasını nerede görüyorsunuz?

Şu anda Türkiye’de politik sinema adına film yapanlar Türkiye’de 60’lı yılların sonunda başlayan iç savaşının doruğa çıktığı ve artık adına kirli savaş denilen bir dönemde yani 90lı yıllarda  üniversitede aktif olarak taraf olan, bu yaşananlara gözlerini kapamayan ve yaşanan süreçleri kendilerine dert eden, kafa yoran bir kuşağın temsilcileridir. Bu kuşak nicel olarak da nitel olarak da 68 ve 78 kuşağından farklıdır. Çünkü 90larda yaşanan yenilgiye , geri çekilmeye rağmen bu kuşak  safını politik olandan yana koymuş, biriktirmiş,zihinsel ve fiziksel emeğini zamanı geldiğinde de   sinema alanına aktararak toplumsal hafızayı diri tutmayı kendine dert edinen bir kuşaktır.Hüseyin Karabey, Kazım Öz, Özcan Alper, Sedat Yılmaz şimdilik aklıma gelen  bu arkadaşlar bu kuşağın sinema alanında ki temsilcileridir. Yani bugün politik sinemadan bahsedeceksek, bunun özneleri zaten politik olanın içinden çıkıp gelen insanlardır. Gelinen yer gelecek adına iyimserlik taşımaktadır. Çünkü yapılanlar karşılığını görmektedir. İzlenmekte, tartışılmakta, gündem belirlemektedir. Sinemanın sadece popüler, seyirlik bir şey olmadığını ispat etmektedir. Tarihe düşülen notlardır aslında bu kuşağın yaptığı filmler.

Karakterleri, filmin geçtiği dönemi ve filmin meselesini nasıl özetlersiniz?

Aşk ve Devrim yakın döneme odaklanan bir film. 90’lı yılların başı 12 Eylül’ün kültürel, ekonomik, siyasal ve sosyal etkilerinin bu ülkede yaşayan bütün bireyleri etkilediği bir dönemdi ve aynı zamanda  reel sosyalizmin çözüldüğü yıllardı ki  bu da sosyalistleri derinden etkilemişti. Film bu yıllarda devrimci bir sol siyasal örgütün kendi iç çelişkileri, geçmişten günümüze taşıdığı alışkanlıklarına odaklanan ve bunu henüz 20li yaşlarının başında genç bir devrimci olan Kemal’in bakış açısıyla anlatmaya çalışıyor. Filmde sosyalist mücadelenin üç kuşak temsilcilerinin (68-78 ve 88 diyebiliriz) birbirleriyle olan ilişkileri, örgütsel ve duygusal yaklaşımları da yer alıyor.Ben özellikle bir devrimci örgüt ve onun özneleri üzerine yoğunlaşmak istedim.Onların siyasete bakışı,aşka bakışı üzerine bir anlatı kurdum. Ve bunu yaparken de hiçbir karakteri ya da eylemi  idealize etmemeye çalıştım.Çünkü devrimciler bir özne olarak ne yazık ki sinemada anlatılmaya  çok değer bulunmadılar.Anlatılanlarda bana göre hep ya çok idealize edilmiş ya da karikatürize edilmiş oluyordu. Bu açıkçası beni çok rahatsız ediyordu. Ya gadre uğramış, acılar içinde ölen ve ardından ağıtlar yakılan bir devrimci  ya da egemenlerin bakış açısıyla bir “terörist” olarak devrimci. Dönem olarak da 80 sonu bence önemliydi çünkü solun son 20 yıldır yaşadığı -ben buna sol melankoli diyorum- melankolik durum aslında o yıllarda başlıyordu çünkü iki büyük travma var dediğim gibi.Reel sosyalizmin yıkımı ve 12 eylülün yarattığı yıkım.Ve bu yıkımların sonucu oluşan bir kayıp duygusu ve o duygunun solun bütün benliğini kuşatması ve bir süre sonra  ele geçirmesi.Nedir bu kayıplar,terminolojik olarak söylersek sol,Marksizm,sınıf,devrim gibi kavramların yavaş,yavaş toplumsal hayattan çıkmasına seyirci kalan bir sol ama bunu engellemek için de bir şeyler yapamayan sol.Yaptıklarının da hala geçmiş referanslarla olması ve sonuçta hiçbir kazanım elde edemedikçe geçmişe daha çok bağlanan ve bir süre sonra nostalji içinde yaşayan bir sol.İşte sol melankoli bu.Filmin asıl meselesi de bu.

Çok sancılı bir döneme odaklanıyor filminiz. Bunun yanında da oldukça naif bir aşk hikayesi barındırıyor içerisinde. Nasıl oluştu Aşk ve Devrim’in hikayesi? O dönemin iyi bir gözlemcisi miydiniz vakt-i zamanında?

Aşk ve Devrim’in senaryosu M.Serkan Turhan’ın Paris’te yaşarken yazmış olduğu İki Yol isimli senaryosundan (bu dört hikayeden oluşan bir senaryoydu) bir öykünün yeniden ele alınıp yazılmasıyla oluştu.Ben Sonbahar filminin çekimlerinden sonra Türkiye sosyalist hareketinin son 30 yıllık sürecini anlatan bir üçleme yapma fikrini kafama koymuştum.Hatta şu anda ikinci film olarak düşündüğüm Uzun Yürüyüş’ün  geniş bir treatmanını da yazmıştık Sibel ÖZ adlı uzun yıllar cezaevinde kalmış bir arkadaşımla. Fakat Uzun Yürüyüş  90 sonlarına odaklanan bir hikayeydi.Ben onun önünde ki süreci yani 80 sonu 90 başını da  üçlemenin birinci filmi olarak düşünüyordum ve kafamda bazı öyküler vardı fakat net bir taslak haline gelmemişti.Serkan Turhan öyküyü bana verince aslında benim yapmak istediğimle çok örtüştüğünü gördüm. Sonra 6 aylık bir senaryo çalışmamız oldu.Sonuçta Serkan’da 80 sonundan 90 ortalarına kadar aktif siyaset içinde yer almıştı, farklı siyasetlerdendik ama benzer şeyler yaşamıştık. zaten 90 yıllarda bir avuç insandık. Sonuçta benim kafamda da mücadele içinde yer alan bir devrimci grubun hikayesini yapmak vardı.Aşk ve Devrim’i okuduğum zaman benim yapmak istediğime denk düştüğünü gördüm.Öykünün ruhuna katmaya çalıştığım  melankoli kavramı zaten hep kafamdaydı.Çünkü yukarıda söylediğim gibi devrimcilerin,sosyalistlerin yani bizim derin bir melankoli içinde olduğumuzu düşünüyorum.ve karakterleri oluştururken bunu aklımdan hiç çıkarmadım.Film de yer alan Kemal’de,Pala’da,Şirin’de yani üç kuşağın temsilcisi de derin bir melankoli içindeler.Tıpkı solumuz gibi.Yaptığımız okumalarda bu melankoli kavramının   Walter Benjamin tarafından sol melankoli olarak literatüre kazandırıldığını da öğrendim.Hatta geçtiğimiz aylarda Ahmet İnsel’in de bu konuda bir makalesi vardı Radikalde. Aşk ve Devrim  bu anlamda  kendimizi eleştirdiğim bir filmdir.Aşk ve Devrim melankolik bir filmdir.

Bütçeler ve çarpık yapılaşma nedeniyle Türkiye’de bir dönem filmi çekmek oldukça meşakkatli bir iş. Bu konuda ne gibi zorluklar çıktı karşınıza, en sonunda oluşan tablodan memnun kaldınız mı?

Açıkça filmi çekmekten daha zordu bu söylediğinizi aşmak.İstanbul bütün dokusunu kaybetmiş bir şehir şu anda.5 yıl önce bile gördüğünüz bir sokağı bugün tanıyamazsınız gidince. Üniversite çekimleri için İstanbul Üniversitesi izin vermedi bize sanırım filmin içeriğine dair bir çekince oluştu.ayrıca çok büyük paralar istiyorlar.biz de üniversite sahnelerini biraz azalttık ve bir sahneyi başka bir yerde çektik.Zaten üniversite gençliğini anlatmak değildi benim derdim öğrenci de olan ama esas devrimci bir örgüt içinde yer alan insanlardı hikayesine odaklandığım.sonuçta devrimcilerin ana meselesi sınıftır ve işçi sınıfını örgütlemektir. Ve bir işçi direnişi üzerinden kurduk hikayeyi.Ama bütün işçi mahalleleri ya da emekçi mahalleleri değişmişti.en uygununu,görsel olarak tabii Gebze’de bulduk.fabrikalarla,yaşam alanının iç içe geçtiği bir yer Dil iskelesi.Sonuçta işçi mahallesi ve fabrika direniş sahnelerini orada çektim. İstanbul içinde de daha önce çekim yapılmamış yerleri tercih ettik,Feza ve Serkan Turhan ile -aynı zamanda Serkan filmin yapımcılarından biridir-yaklaşık iki ay mekan araştırması yaptık.Sonuçta filmin ruhuna yakışan mekanları bulduğumuzu düşünüyorum.Tabii biraz daha dış çekimlerin yoğun olmasını isterdik hatta attığımız sahnelerde oldu ama dediğim gibi hem bütçemiz kısıtlıydı hem bir dönem filmiydi yaptığımız. Ama genel olarak dönemin ruhunu yansıttığımızı düşünüyorum ve izleyiciden de bu konuda olumlu geri bildirimler alıyorum.

 

Filminizin oldukça iddialı ve dikkat çekici bir ismi var aslında: “Aşk ve Devrim”. “Devrim aşkı” ya da “Aşkın Devrimi” gibi filmin tadına tat katan çeşitli türetmeleri dahi yapılabiliyor. Aşk ve devrim kavramlarını nasıl ele aldınız?

Aşk ve devrim insanlık tarihinin iki büyük ütopyası. Hakkında sayfalar dolusu yazılıp çizilen ve aslında biraz da  fetişleştirilen iki büyük tutku. Filmde bir diyalog var hatırlarsan,Pala genç Kemal’e kendi aşk hikayesini anlatırken  sonunda şöyle söylüyor; “kavuşursan meşk olur kavuşmazsan aşk olur” bu Hayyam’ın bir lafıdır aslında ve bence her şeyi çok güzel açıklıyor.Bizler devrime de  aşka da kavuştuğumuz zaman onu piç ettik.Düşünsenize  o büyük Ekim Devrimi,insanların yüzyıllarca hayalini kurduğu sınıfsız,sömürüsüz eşit ve özgür toplum hayali 70 yılın sonunda bürokratik bir sisteme nasıl dönüştü. Ya da insanların kurtulmak istediği bir rejime niye dönüştü. Tıpkı büyük aşkların kavuşulunca bir anda sıradanlaşması gibi. Sonuçta devrim fikride aşk fikri de kavuşulmadığında bir anlam taşıyor bizim için.Ve bizim karakterlerimiz aslında devrime de aşka da kavuşmak istemiyorlar.Tıpkı yılardır Türkiye solunun yaptığı gibi.Kavuşmamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Feza Çaldıran’ın görüntü yönetimi kuşkusuz filmin ruhuna çok şey katıyor. Kendisiyle çalışmak nasıldı, kafanızdaki dünyayı oluşturmanızda size çok yardımı dokundu mu?

Feza çok yetenekli bir görüntü yönetmeni bence aynı zamanda da çalışması çok keyifli bir yol arkadaşı.Biz birlikte filmin ruhunu oluştururken çok kafa patlattık. Filmler izledik,fotoğraflara baktık,resimler inceledik.Benim kafamdaki görselliği bulmam için iyi bir ön hazırlık dönemi geçirdik.Sette de çok verimli bir çalışma ilişkimiz oldu.Sonuçta filmin görselliği ona emanet edilmişti ve bence o da en iyisini yaptı.

Filminizde birçok genç oyuncu yer alıyor ve aslında oldukça tatmin edici performanslar sergiliyorlar. Zaten Adana’da da umut vadeden genç oyuncular dalında adlarını iyice duyurdular. Onlarla çalışmak nasıldı?

Oyuncu seçiminde oldukça titiz bir çalışma yürüttük.Başrolde oynayan ve ödül alan Gün Koper ve Deniz Denker’i yaklaşık 3 aylık bir çalışma sonucunda bulduk ve birkaç ayda ön prova yaptık.Gerçeklik duygusuna çok önem veriyorum.Sonuçta bu gençler devrimci karakterleri oynayacaklardı ve en ufak bir inandırıcılık problemi olmasını istemiyordum.Tabii her ikisi de döneme ve devrimci kültüre uzaktılar.Hem kitaplarla hem de o dönemi yaşamış arkadaşlarla bol bol vakit geçirdiler ayrıca SDP ve TÖP gibi devrimci siyasi yapıların gençlikleriyle  tanıştırdık… onlarla çeşitli eylemlere gittiler,evlerinde kaldılar.

Yapımcılık ile başladığınız kariyerinize nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz? Yeni bir film fikri var mı kafanızda?

Yapımcılığa da devam yönetmenliğine de…Ama yönetmenlik daha kişisel benim için.Uzun yürüyüşü yapmak istiyorum fakat bütçesi oldukça yüksek bir film. Bir de birkaç yıldır üzerine çalıştığım Mutlu Aile diye bir projem var. Onu da yapabilirim. Kısmet…

Çok teşekkürler Serkan Bey.

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***