Röportaj: Selim Atakan – Buğdayın Türküsü

Kaan Karsan
Kaan Karsan
15 Eylül 2012

Zeyno Film’in yapımcılığında Can Dündar tarafından çekilen Yeni Türkü belgeseli ‘Buğdayın Türküsü’ önümüzdeki hafta Adana Altın Koza Film Festivali’nde galasını yapacak. Aynı zamanda önümüzdeki dönemde Ada Müzik tarafından çıkarılacak bir Yeni Türkü 30. Yıl albümünün yanında takdim edilecek olan belgeselin yapımcılarından Selim Atakan ile söyleştik. Yeni Türkü grubunun kurucu üyelerinden ve unutulmaz eserlerinin bestecisi olan Selim Atakan, ‘o gün’ün tanıklarından biri olarak oldukça samimi açıklamalarda bulundu.

Protest bir grup, protest ve cesur şarkı sözleri, protest gençler ve yasaklı bir albüm… Aslında tüm mevzunun en başından ve en sonundan, aynı anda başlamak istiyorum. O zamanki Selim Atakan ve şu anki Selim Atakan arasında bir fark var mı? Gerek müzikal, gerekse politik açıdan…

Müzikal açıdan: Aslında yaratıcılık denen, yani o nereden geldiğini tam kestiremediğimiz yeni buluşlar, müzik dilinde melodiler, armoniler, bunların ritmik açılımları açısından bir değişiklik olmadığını görüyorum. Ancak olgunlaşma ile birlikte mental özümsemenin daha geliştiğini, beynin birim zamanda daha çok veriyi “proses” ettiğini söyleyebilirim. Burada şöyle bir değişim söz konusu doğal olarak: sahne, tiyatro ve sinemada yaptığım çalışmalar ve yıllar boyunca izlediklerim, okuduklarım, dinlediklerimin bir sonucu olarak daha bilgili hissediyorum kendimi. Müzikal bir duruma yaklaşırken kitabımın başındaki “fihrist” çok uzun ve de tüm şıklar hızla geçiyor kafamdan.
Şöyle bir fark yok değil. Farklı olanı bulmak bu kadar bilgi ve görgü birikimi içinde zorlaşıyor. Çünkü yaratma heyecanı düzeyinde bir eksilme olmadığı için hep yeni ve özgün peşinde koşuyorum.

Politik Açıdan: Bu doğal bir aşama haliyle, aslında çekirdekteki demokrat ve sosyalist “ben” değişmedi. Ancak bunun uygulamada başarılı olması için kullanılan yöntemlerde değişme var. Daha akılcı olmak, insanların ahlaki yapılarını, inançlarını mutlaka dikkate almak, kişilik yapılarındaki farklılıkları onlara karşı daha akıllıca kullanmak gibi gençlikte umursamadığımız şeyler yani…

Aslında dünyanın adaletsizliğini (eskiden yalnız insanlara karşı adaletsiz davranılır zannederdim) daha da güçlü bir şekilde hissediyorum içimde, bu nedenle üyesi olduğum insan türüne saygım yok fazla. Ancak “azıcık daha iyi bir dünya için yine de birçok şeyler yapılabilir ve de yapılması gerekir”e inananlardanım.

Görünen o ki, bu belgeseli izleyen herkes Yeni Türkü’nün yer yer dramatik yer yer ise komik bir başlangıç öyküsünün olduğunu fark edecek. Buğdayın Türküsü’nün Yeni Türkü dinleyenlerine bahşedilmiş bir lütuf olduğunu söylemek mümkün. Siz belgeselin ‘bir nevi’ hem başrolündesiniz, hem de belgeselin yapımcısısınız. O dönemleri bizzat yaşayan ve daha sonra bu belgeselin yapılmasına da ön ayak olan biri olarak ne düşünüyorsunuz belgesel hakkında?

Bu belgeseli işin başında “1979 yılında kaydedilmiş, o zamanın teknolojisi, o zaman bizlerin acemiliği sonucu çapaklar içeren bir albümü yeniden olduğu gibi yayınlarken onun yanına öyle bir şey koyalım ki bu duruma bir açıklama getirsin” düşüncesiyle yapmayı planladık. Bir kaç yıl önce, Derya ile albümdeki parçaları yeniden kaydetmeyi birlikte düşünmüştük. Ancak sonunda böyle bir girişimin albümün orijinalliğini bozacağına, tarihsel değerini de sıfıra indireceğine karar vererek vazgeçtik.

Ancak belgesele konuşmaya gelen dostlarımızı dinledikçe durum farklılaştı. Belgesel bir yandan Buğdayın Türküsü albümünün hazırlanışı, Yeni Türkü grubunun kuruluşu öyküsü yanında oldukça ironik, hatta satirik bir bakış açısıyla 12 Eylül 1980 öncesini anlatan bir belgesel oldu. Hani “yanımızdan kurşunlar geçiyordu, biz farkında olmadan heyecan içinde koşuyorduk” diye bir öykü duyarsınız, kıkırdarsınız, sonradan durumun ciddiyeti sizi sarar ya, işte öyle bir evre yaşamışız, sanki miyop olup da korku filmini gözlüksüz seyreder gibi…

Eğer izleyenler belgeselin samimiyetine inanırlarsa bu benim için en büyük ödül olacaktır.

O günlerde yaptığınız ‘devrimci’ ve ‘devrimsel’ müzik yerini derme çatma bir fabrikadan çıkan ‘kolaycı’ ve ‘düzen aşığı’ bir müziğe bıraktı. Sizce üretime ve yaratıcılığa ket vuran etken(ler), bu ülkenin yakın geçmişinde yaşanan aklı baltalayıcı gelişmeler mi sadece?

Burada ben olaya yalnız ülkem açısından bakamıyorum. 1960’larda başlayan ve tüm dünyaya yayılan demokratiklik, özgürlük kavramlarının yüceltilmesine ilişkin hareketler o zamana kadar işleri tıkırında giden geleneksel sisteme inanan yönetici güçlerin hoşuna hiç gitmedi.  Bu hareket bütün dünyada 1980’lerin sonuna doğru bütün dünyada bastırıldı, hem de bir daha tekrar geri gelmemek üzere. Bu hareketin öncülüğünü 1960 gençliği yapmıştı, bir daha bu kafa yapısında bir gençlik oluşmasın diye eğitimde ve sosyal düzenlemelerde köklü değişiklikler yapıldı. Bu günün fabrikasyon müziği de bunun bir sonucudur. Volümü daha yüksek, melodik yapı ve armoni açısından çok daha fakir, dans etmeye yarayan basit bir müzik.

Ülkem birçok kültürün bir arada olduğu bir mutfak olduğu için burada yozlaşma daha kolay oldu, bize yabancı batı müziği ile yerli müzik arasında akraba evlilikleri yapıldı, genetik bozukluklarla dolu, malformasyonlu çocuklar doğdu…

Yeni Türkü’nün ‘o’ günü ile ‘bu’ günü arasındaki farkı neye yorabiliriz?

Bu konuda bir şey söylemesem de olmuyor, söylesem de… Bu başlıca bir “konu”. Bunu Yeni Türkü ile ilgili bir belgeselin çıkışında değil de bana sonra kişisel olarak sorun, düşüncelerimi samimi bir şekilde söyleyeyim.

Buğdayın Türküsü, o günün birinci plan tanıklarıyla beraber o günü yaşatmaya değil samimi bir şekilde anlatmaya soyunuyor. Belgesele ‘bir Yeni Türkü sohbeti’ diyebilir miyiz sizce?

Buna böyle bir yorumsal başlık verilebiliyorsa çok mutlu olurum. Sohbet her zaman ilgi çeken, tatlı bir şeydir, sertlikten, didaktiklikten uzak…

Bu belgesel grup üyelerinin kişilikleriyle, hayata karşı tavırlarıyla ilgili de çok özel ipuçları veriyor. İzlediğimiz birçok şeyi anlamlandırıp çeşitli sonuçlara varmamız mümkün aslında. Ancak ben yine de sormak istiyorum. Selim Atakan, Yeni Türkü’den neden ayrıldı? Yeni Türkü’nün bugünkü müzikal seçimlerine küskün müsünüz?

Bu konuyu da o ileride, olup olmaması şimdiden belirli olmayan sohbetimize bırakabilir miyiz? 

Şimdilik siz kendi anlamlandırdıklarınızla yetinin (Buraya gülücük emojisi koymak isterdim). 

Her vazgeçiş bir başka seçimi de getiriyor yaşamda. 

Murathan Mungan’ın “Kimdi giden, kimdi kalan, giden midir terk eden her zaman?” şarkı dizelerinde anlamlı bir mesaj yok mu sizce?

Yeni Türkü’nün ilk eserleri tıpkı belgeselde de defalarca belirtildiği gibi temelde dev bir heyecanın ürünü olarak yansıyorlar. Yıllar içerisinde o gençlik heyecanlarınızdan arınmış bu halinizle o günlere bakınca ne görüyorsunuz?

Bir yandan ortamın üzerimize uyguladığı baskı ve bu baskı karşısında yaşadığımız heyecan, öte yandan da hem bir mücadele şekli, hem de duygularımızı yüceltme aracı olarak seçtiğimiz sanat dalı, yani müzik. Her şeyi en yüksek düzeyde yaşıyoruz. Hem duygularımızı müziğe kanalize ediyor, ama aynı zamanda da yarattığımız müzik türünün ileride kabul göreceğine inanıyoruz. Üstelik bu tür müzik yapanlar çoğalacak, müzik bu yönde gelişecek, ana yapısını oluşturduğumuz tür yaygınlaşacak, böyle düşünüyoruz.

O günlere bu günden baktığımda içimi bir üzüntü kaplıyor. Bir ülkeye bu kadar zarar vermeye kimsenin hakkı yok, insanlarını harcamaya ise hiç hakkı yok diye düşünüyorum. Öğretmen, akademisyen, bürokrat yüz binlerce kişi işlerinden uzaklaştırıldı, kimileri dayanamayıp yaşamlarına son verdi, bir kısmı yurt dışına gitti, bir kısmı da Türkiye’de kalıp, aileleriyle korkunç yıllar geçirdi. 

Yeni jenerasyon da bir o kadar bastırıldı, fazla yorum yapmayan gençler yetiştirmeye ayarlı eğitim programları oluşturuldu. Bunun sonucu müziğe de yansıdı. Kolay tüketilen eğlence müziği güç kazandı. Şarkı sözlerindeki anlam yüzeyselleşti. 

Bizim müziğimize yer kalmadı sonunda…

Çok ilgili ve iyi bir sinema izleyicisi olduğunuzu herkes biliyor. Türk sinemasının dünü, bugünü ve en önemlisi yarınıyla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Türk sinemasının dününde az sayıda düzeyli eser var. Televizyon olmadığı için beyni fazla yormadan seyredilebilen görüntü ihtiyacını sinema sağladı. Brezilya dizisi tarzı ticari diziler yerine de fotoroman ve benzeri basılı yayın vardı. Sinema ancak 2000’li yıllardan başlamak üzere yükselişe geçmiştir. Bu yükselişin elbet birçok nedeni var, sinema okulları, reklamcılık, televizyonculuk alanlarının sağladığı eğitim ve deneyim; devletin vermeye başladığı parasal destek; yurt dışında festivallerde başarı sağlayan filmlerin yarattığı pozitif etki. Bunların hepsi sinemamızın ilerlemesine katkıda bulunmuştur.

Bir de ben başka bir inancımdan söz etmek istiyorum.
Her ülkenin daha başarılı olduğu sanatsal alanlar vardır. İngiltere’de tiyatro, pop müziği; İtalya’da opera, resim, heykel; Almanya’da klasik müzik, opera gibi…

İran sinemasının başarılı olmasının da bir tesadüf olmadığını, sanki ülkemde de sinemanın başarılı olmasında aynı nedenlerin yattığına inanıyorum.

Sinemamızın yakın bir gelecekte çok daha gelişeceğine inanıyorum. Kendimizi anlatmanın bize çok uyan bir türü olduğunu düşünüyorum, sinemanın…

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

Araç çubuğuna atla