Röportaj: Reha Erdem

Kaan Karsan
Kaan Karsan
28 Haziran 2011

Reha Erdem ile 30. İstanbul Film Festivali sonrası kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yeni biten 30. İstanbul Film Festivali’nde juri başkanıydınız. Nasıl bir festivaldi, nasıl geçti sizin için?

30. yılı olması nedeniyle zaten baştan yeterince heyecan vericiydi benim için. Jürideki diğer arkadaşlarımın düzeyi ve uyumu da süreci daha zevkli kıldı.

Festivalle büyüyen, bu festivalden etkilenen bir sinemacı olduğunuzu biliyorum. Bu festival keşfettiğiniz yeni sinemacılar oldu mu?

Keşfettiğim yeni bir sinemacı olmadı. Ama en beğendiğim film Bela Tarr’ın son filmi Torino Atı’ydı.

Size geçersek, Türkiye’de sinema yapmak(daha doğrusu istediğiniz sinemayı yapmak) zor bir şey mi?

Türkiye’de sinema yapmak bence her yer kadar zor. Eğer ortalama beğeni kuralları umurunuzda değilse zorluk heryerde aynı.

Ben, bir Reha Erdem filmini tek bir sahnesinden tanıyabileceğimi düşünüyorum. Her filminizde yeni bir evren yaratıyorsunuz; ancak bu evrenin her zaman “Reha Erdem” sineması ile organik bir bağı oluyor. Filmleriniz her ne kadar birbirinden farklı gözükse de, ortak bir yerde buluşuyorlar sanki. Bu sinema dili nasıl oluştu?

Insanın yürürken arkasında bıraktığı ayak izleri gibi birşey filmler aslında. İnsan kendi ayak izlerini, bulunduğu yerden, başkalarının gördüğü gibi göremiyor.

Seyirci için zor filmler çektiğinizi düşünüyor musunuz? Aklıma ilk gelen “Kaç Para Kaç” bence ana akım sinemaya da yakınlıkları olan çok sürükleyici bir filmdi. Seyircilerin bu önyargılarını yıkmak için neler yapmak gerek?

Hayır, tam tersine yaptıklarımın kolay ve seyirciyi özgür bırakan filmlerden olduğunu düşünüyorum. Bu özgürlüğün tadına varmak için açık ve özgür ruhlu, yani önyargısız olmak gerekiyor. Yoksa önyargı yıkmak kolay iş değil.

Neden kalifiye sinemacılar ile genel sinema seyiricisi arasında bir duvar var? Bu, filmlerinizi beğenen film yazarlarını elitistlik ile suçlamaya bile neden olabilen bir duvar.

Popüler kültür savunucuları popüler olmayan herşeyi, kendi varlıklarına bir tehdit olarak görüyorlar. ‘Halkın itibar etmediği ‘ sanatın, edebiyatın, müziğin hiçbir değeri yok onlar için. Hatta düşman. Biliyorsunuz, bir tek bizim ülkemizde ‘entelektüel’ sözcüğü bir aşağılama sözü. Örneğin bu yıl, ağızlarından düşüremedikleri Oscar damgalı filmlere bizim ‘halk hiç itibar’ etmedi. Çıtları çıkmadı. Bazen böyle cezalar da yiyorlar…

Son dönem filmlerinizde dikkat ettiğim, ses kurgusunun filminize oldukça büyük katkılar sağladığı. Özellikle Hayat Var ve Kosmos’da ses filmin görünmez bir oyuncusuydu adeta. Bu tercihinizin nedeni nedir?

Sinemanın yarısı görüntü, yarısı ses. Daha benim sesle yaptığım bu yarıyı kapsayacak kadar bile değil. Dilerim bundan sonraki filmlerde sesin hakettiği yeri daha da açabilirim. Ayrıca görüntü ve ses sadece birbirlerini desteklemekten öte, birbirlerinden bağımsız kullanıldıklarında da ortak büyük anlamlar oluşturma imkanları veriyorlar.

“Korkuyorum Anne” filminiz, o içerisindeki arabeskliğe rağmen genel anlamda Fransız sinemasına yakın bulundu. Buna katılıyor musunuz? Ayrıca o filmi sizin için özel yapan bir yönü var mı?

‘Fransız sineması’ tanımının bir anlamı yok benim için, dolayısıyla… Korkuyorum Anne, içinde mizah dozu en fazla olan filmim, özel yanı o benim için.

“Hayat Var” da yabancılaşmış bir kızın iç dünyasını eşi benzeri olmayan teknik yöntemlerle aktarıyordunuz. Hayat Var’ın Albert Camus’den etkilenmiş tarafları var mıydı?

Bütün filmlerimde edebiyattan hep çok ‘şey’ var. Hayat Var’da benim için Camus yok. Ama Camus bulan varsa, vardır… Dedim ya özgür film, izleyiciyi yorumuyla yaklaşımıyla da özgür bırakmalı. Artık film ortaya çıktıktan sonra yönetmenin kendi yorumları da çok önemli değil bence…

“Kosmos” bir film olmasının yanında içine girilmesi gereken bir dünyaydı. Seyircinin filmlerinizden daha fazla keyif alabilmeleri için yarattığınız o dünyaya kendilerini bütünüyle bırakmaları mı gerekiyor?

Dediğim gibi karşısında rahatça uzanılabilecek bir film olduğunu düşünüyorum. İstenilen kapısından girilip, istenilen kapısından çıkılacak bir masal evi gibi… Anlaşılacak hiçbir gizli anlam yok, filmin anlamı izleyicinin kurduğu ilişkiyle yarattığı anlam. Sanki gizli bir anlam varmış ve onu bilmece çözer gibi bulmak gerekliymiş gibi düşüncede olanlar var. Yok öyle birşey. Herşey açık, herşey ortada…

Kosmos filmindeki Stalker göndermelerinden, bir Andrey Tarkovski beğeneni olduğunuz çıkarımını yapabilir miyiz?

Açık söylemek gerekirse Tarkovski’nin çok beğendiğim filmleri var, ama bütünüyle hayran olduğum bir yönetmen değil, yani benim için bir Bergman, Welles, ya da bir Bresson değil… Stalker’e gönderme yapmadım ama böyle bir görüşünüz varsa, zevkle ararım.

Gelişen ev sineması teknolojileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce sinemanın değerini azaltan icatlar mı bunlar?

Sinemanın değerini azaltan değil artıran icatlar olduğunu düşünüyorum ben bunların. Daha çok film izliyoruz böylece. Ayrıca salonlarda, tanımadığımız insanlarla, sessizce bir karanlıkta buluşup, beraber film izlemenin tadını, yerini alacak, ya da almak isteyen icatlar değil bunlar.

Ülkemizde nostaljik sinemaların günden güne azalması(hatta işin acı yönü eski sinemalara ‘nostaljik’ ön bilgisinin eklenmesi) hakkında ne düşünüyorsunuz? Alışveriş merkezi sinemaları sinemamız açısından ne kadar olumsuz sizce?

Avm’ler kendi başlarına bir kültürü yansıtıyorlar, günümüz tüketim kültürünün tapınakları gibiler. O kültüre aykırı filmler zaten oralara uymuyor… Size başka bir insani zamanı öneren bir filmi, bu gayri insani yalan zaman makinalarının içinde izlemeye çalışmanın traji-komik halini bir düşünün… Mesela Stalker’i bir avm salonunda izleyin… Suyun altında ateş yakmaya çalışmak gibi! Bu salonlarda, plastik koltuklarda, ellerde yağlı popcorn’lar, konuşa-gülüşe, en iyi plastik, yağlı, konuşan-gülüşen filmler izlenir. Ne yazık, 15 milyonluk şehrin üç-beş hakiki sinema salonuna bile tahammülü yok!

Bir sonraki filminiz için çalışmalara başladınız mı? Filmle ilgili verebileceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Neyi anlatacak, ne üzerine olacak?

Şimdilik yazıyorum henüz…

Sonraki filmini merakla beklediğiniz yerli ve yabancı yönetmenler hangileri?

Ilk aklıma gelenlerden,… Gus Van Sant, Tsai Ming-Liang, Todd Haynes, Lucretia Martel diyelim…

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Araç çubuğuna atla