Röportaj: Nergis Öztürk – Atlıkarınca

Kaan Karsan
Kaan Karsan
13 Nisan 2011

Kıskanmak filmindeki müthiş performansı ile Altın Portakal alan Nergis Öztürk ile yine fazlasıyla dikkat çekici bir performans sergilediği yeni filmi Atlıkarınca üzerine internet üzerinden bir röportaj yaptım. O fazlaca yakınlaşmadığı medyadan bize yansıyan sessiz, sakin, duru kişiliğinin altında çok eğlenceli bir insan olduğu izlenimine kapıldığım sohbet için kendisine çok teşekkür ediyorum. Röportajın samimiyetini bozmamak adına da gülücüklere dokunmadım. Buyrunuz:

Kıskanmak filminin seti nasıl bir yerdi? Bunu “Kıskanmak”‘ın hem bir dönem filmi olmaya nasıl hazırlandığını anlamak açısından hem de bir Zeki Demirkubuz setinin bir oyuncu için nasıl bir dünya olduğunu hissedebilmek için soruyorum.

Kıskanmak’ ı Safranbolu’da, bir kısmını da Zonguldak ve İstanbul’da çektik. Varolan mekanlarda çalıştık özel bir dekor yapılmadı. Hazırlık aşaması uzundu tabi dönem filmi olması sebebiyle, mekanlar,köstümler,aksesuarlar,makyaj vs… Bu işin teknik kısmı tabii. Zeki’nin diğer filmlerinden farklı bir süreç oldu, daha kalabalık bir setti. Dönem filmlerinin bir avantajı o atmosfere hemen girebiliyorsunuz oyuncu olarak. Çünkü yaşadığınız hayatın dışında bir dünya oluyor. Ben artı bir başlamak diyorum buna… Bu soru hep soruluyor “Zeki’nin seti nasıl” diye aslında bence “Zeki nasıl biri” bu merak ediliyor:)) Kendi adıma hissettiğim şeyi söyleyeceğim sana, çok konsantre gittim sete öncesinde çok çalıştım, benim için ‘tedirginlik’ ve ‘sessizlik’ ti;hem kendime hem de rolüme dair hissettiklerim. Artık gerisini sen düşün:)

Kıskanmak filmi tamamlandığında, bu rolün size bir Altın Portakal getirebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Bu ödül kariyerinizde neleri değiştirdi?

Ben çekerken de sonrasında da öyle bir şey düşünmedim. Çünkü bu film, bu rol, o dönem benim için bir yerden başka bir yere geçişti. Nereye geçtiğimi 5, 6 sene sonra söyleyeceğim sana. Kariyer planı yapmadım, yapmasam iyi olur, böyle iyi.

“Atlıkarınca”daki Sevil rolü önünüze geldiğinde, filmde oynamayı kabul etmenizin başlıca sebepleri neydi? Ayrıca rolün psikolojik ağırlığının, üstünüzde ruhsal bir etki yaratabileceğinden hiç korktunuz mu?

Mert’le aynı okulda okumamızdı.İkimizde D.T.C.F tiyatro mezunuyuz. İlk önce tabi oynarım dedim sonra senaryoyu okudum, sonra bir durdum, birkaç gün düşündüm. Ensest hikayesi yüzünden değil de bizim için bu rolleri oynamak erken mi acaba diye… Filmde kırklı yaşları da oynuyoruz, çoluk çocuk sahibi bir aile acaba inandırıcı olur muyuz diye düşündüm ama sonra kabul ettim. Psikolojisi öncesinde değil ama çekim sırasında bir ağırlık yarattı. Yani böyle bir olayla empati kurmak çok acı, içimi acıttı ne diyeyim başka. Sonrasında oyuncu olarak sıyrılıyorsunuz sadece etkisi kalıyor üzerinizde daha da bir şey demeyeyim.

“Sevil” özel birisi mi, yoksa her orta sınıf ailede görülebilecek türden, sıradan bir kişi mi? Onu sıradan veya özel hale getirmek için özel bir çabanız oldu mu?

Senaryoda yer zaman kişilerin meslekleri belli değil bu onların(Mert ve İlksen) özel tercihi olmuş dolayısıyla Sevil de herkes gibi herkesten biri. Bunun için özel bir çabam olmadı ben kalabalık bir ailenin çoçuğuyum, önümde arkamda sağımda solumda bir sürü anne var. Onlardan biri Sevil’de. (Karadenizliyim bu arada)

“Sevil”in, aile içinde çok fazla baskın olamamasının, olayların bu şekilde gelişmesi üzerinde bir katkısı oluyor mu sizce? Sevil, daha güçlü biri olsaydı, aile içerisindeki cinsel istismar dizginlenebilir miydi? Hatta bu noktadan sıradan bir ailede, kadının daha baskın olması halinde o ailede daha gönül ferahlatıcı bir tablo oluşabilir mi?

Hayır bunun güçle bir ilgisi yok. Aslında Sevil evi idare eden kişi. Evde huysuz bir koca var ve o herşeyle ilgilenen, adamın gerginliklerini de hoş karşılayan bir kadın. Annelerimiz de öyle değil mi adamlara “he he” diyip kendi bildiklerini okuyan kadınlar. Anneden izin almak her zaman daha kolay değil mi? Bunu neden yapıyoruz, bir şekilde babayı ikna edeceğini biliyoruz. Şimdi dışardan baktığında bu güçsüzlük mü? Bu durumun yaşadığın şehirle, köyle, kasabayla, eğitimle, güçle ,güçsüzlükle bir ilgisi yok… Bu o adamın içinden gelen bir şey onu hangi güç durdurabilir ki, kendi kızına kıymaya niyet etmiş bir kere.

“Sevil” sizce kocasını seviyor muydu? Yoksa tipik bir alışkanlık buhranına sürüklenmiş ve mutluluğa, aşka yabancılaşmış biri miydi?

Evet seviyor tabii, iki çocuğunuın babası yıllar geçtikçe alışmış. O zaten her yerde mutlu olabilecek bir kadın, oturup kocasıyla ilişkisiniz sorgulamaz. Kendi dünyalarında yaşayıp gidiyorlar, zaten hasta bir anneciği de var.

Atlıkarınca filminin, zaten umut vaadeden genç yönetmenleri takip eden sinemaseverler dışında, filmle asıl yüzleşmesi gereken insanlara ulaşabileceğini düşünüyor musunuz? Daha kısa ifadeyle, bu filmin “o” aileleri mevzuyla yüzleştirme çabası var mı sizce?

Sessizliklerine çare olur mu bilemeyiz ta ki birisi çıkıp konuşana kadar. Ama olmaması için neler yapılabilir bunlar konuşulursa çözümler bulunursa ne mutlu bu filmi çekenlere. Konuşulmasına sebep oldu ama burada kalır mı, üstüne gidilir mi, sevgili devlet baba bu konuya geçici çözümler yerine sağlam çözümler bulur mu nerden bilebiliriz. İlksen ve Mert bir dert üzerinden film yapıyorlar kendi rahatsız oldukları konudan hareket ediyorlar bunu için de en iyi bildikleri silahı’ sinemanın dilini’ kullanıyorlar. Şimdi onlar bunu yaparken ellerinde çok daha güçlü silahları olan sevgili yöneticilerimiz neden buna bir çare bulmuyorlar bilmiyorum, bilemedim. Çıkarmaya çalıştıkları yasalar sence caydırıcı mı!

Film eğer olayları “hissettirmek” yerine “göstermek” yöntemi ile yansıtsaydı, filme bakışınız ne şekilde değişirdi?

Şu anda yani bu filmi çektikten sonra söyleyebirim ki oynamazdım. Önceden bu kadar içinde yaşayamıyormuş insan,yazık diyorsun, tüh diyorsun,vah diyorsun,  o da duyuyorsan. Ne kadar haber okuyoruz ki bu konuyla ilgili ne kadarı ortaya çıkıyor ki? Ama meseleyle oynarken bile iç içe olunca ne yapılabilir bu nasıl bir şey bundan nasıl kurtulunabilir noktasına geliyorsun.

“İlksen Başarır”ın film seti, seyircinin filmde gördüğü dünya gibi, gergin bir yer miydi? Yoksa filmdeki bu gerginliği hafifletmek için, o gerginliğin aksine, keyif veren bir ortam mıydı?

Bir iki sahne hariç bir köyde çektik filmi. Zaten filmin çoğu evde geçiyor. Orası tuhaf bir evdi, kendinden kasvetli evler vardır ya öyle. İlksen bizi o atmosferin içine bıraktı ve sakince çekti filmi. 14 günde çektiğimiz için de eğlenmeye pek fırsatımız olmadı. İş bitince eğlenmeyi seviyoruz:)

“Atlıkarınca” filmi, kariyerinizde nasıl bir yer tutuyor?

“Kıskanmak” benim için dönüm noktası olmuştu yani ben öyle hissettim. Ama oyunculuk açısından söylüyorum tabii ben orada birşeyler keşfettim bir dönemi kapatıp başka bir döneme girdim. İşte böyle bir süreçten sonra gelen çok iyi bir film benim için “Atlıkarınca”.

Bir filmde bir karakteri canlandırırken, filmin senaryosundaki karakteri ne kadar yorumluyorsunuz?

Her film de o yönetmenin yöntemine göre hareket ediyorsun, bunu da  Atlıkarınca ‘yı çekerken öğrendim. Kendi sezgileriniz ve yönetmenin hayali. Tabi bu kendi senaryolarını çeken yönetmenler için düşündüğüm bir şey. En azından ben hep öyle yönetmenlerle çalıştım, şanslıyım aslında.

Çalışmak istediğiniz yerli ve yabancı yönetmenleri sorabilir miyim?

Soramazsın:)) Hikayeler ve oynayacağım roller güzel olsun yeter:))

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5