Röportaj – Mehmet Açar

Kaan Karsan
Kaan Karsan
09 Mayıs 2011

12 yıl boyunca Sinema Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yapmış, birçok kurum ve kuruluşta film analizi dersi vermiş , Türkiye’nin en çok tanınan film eleştirmenlerinden biri olan Mehmet Açar ile filmler ve eleştirmenlik üzerine söyleştik.

Bizi kırmayıp sorularımızı yanıtladığınız için öncelikle çok teşekkür ederiz. Öncelikle şöyle basit bir anket sorusuyla başlamak istiyorum: Haftada ortalama kaç film izliyorsunuz?

Aslında çok değil. Özellikle Habertürk gazetesinde kültür sanat editörü olarak haftanın 6 günü çalışmaya başladığımdan bu yana bu sayı çok düştü. Haftada ortalama 6 – 7 diyelim.

Türkiye’deki film eleştirmenliğiyle, Amerika’daki ya da Avrupa’daki film eleştirmenliğini karşılaştırdığınızda, gözle görülebilir farklılıklar sezebiliyor musunuz?

Orada daha çok profesyonel var. Bizde ise bu işten para kazanan çok az kişi var. En önemli fark bu… Yoksa Türkiye’deki eleştirmenlerle yurt dışındaki eleştirmenler arasında nitelik anlamında pek fark yok. Bir de özellikle festivallerde gördüğüm FIPRESCI üyeleri üzerinden konuşursak, popüler sinemaya karşı, buradaki birçok eleştirmene göre çok daha tahammülsüz olduklarını biliyorum.

Bir filmi okuyabilmek, herkesin yapabileceği bir şey midir?

Herkes kendi kültürel birikimine göre filmleri okuyabilir. Psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi konularda uzman olanların her zaman filmler üzerine söyleyecekleri şeyler vardır. Tarihi bir film üzerine bir tarihçinin yapacağı okumanın ilginç olmayacağını kim söyleyebilir ki? Asıl mesele, bir film eleştirmeninin çok donanımlı olması gerektiği. Bir eleştirmen sosyal bilimlerin bütün alanlarında -uzmanlık seviyesinde olmasa da- belirli ölçülerde bilgiye sahip olmalı. Sanat ve edebiyat tarihi bilmeli… Göstergebilimsel yaklaşım dahil eleştiri kuramlarına hakim olmalı… Ama bütün bunlar olmadan sadece zeka ve sinema kültürüyle yazan çok kişi var… Olabilir. Önemli olan, yazının kalitesi.

Türkiye’deki entelektüel kesim, sinemaya yeterince ilgi gösteriyor mu sizce?

Fazlasıyla gösteriyor bence. Ben üniversitedeyken yakın ve uzak çevremde film yönetmeni olmak isteyen bir sürü insanla tanışmıştım. Şimdi bu sayının daha da arttığını biliyorum. Yönetmen olmak bir yana seyirci olarak da ilgileri yoğun bence. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan filmi seyretmemiş bir aydın bulamazsınız Türkiye’de… Ama aynı hassasiyeti edebiyatta, tiyatroda, resimde bulmanız mümkün değil. Yılda 300 tane yerli roman çıkıyor, en fazla 10 tanesi dikkat çekiyor. Buna karşılık, ünlü yönetmenlerin filmlerinin çoğu seyrediliyor. Filme iki saat ayırman yeter. Dolayısıyla, toplumun diğer bütün katmanları gibi entelektüeller için de sinema çok önemli. İnternet’e rağmen kar amacı gütmeden çıkan sinema dergileri hala var. Bu çok önemli bir gösterge. Sinema yazan, film analizi yapan o kadar çok kişi var ki… Sinema, Türkiye’de entelektüeller arasında 70’lerin başından bu yana tam 40 yıldır moda bence.

Semih Kaplanoğlu, “Bal” ile Altın Ayı aldığında, bunun yankılarının çok sönük kalması, sinema izleyicimizin çok kötü bir genel profilinin olduğunu mu gösterir?

Türkiye’de “Bal” gibi filmlerin seyirci sayısı 30 bini geçmiyor. Bu rakam Avrupa’da da öyle 1 milyon değil. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinin Fransa’da 150 bin seyirciye ulaştığını hatırlıyorum. Tüm dünyada, “Bal” gibi filmlerin seyircisi azdır. Türkiye’de asıl üzücü olan seyircinin sanatsal kaliteyi pek ödüllendirmiyor oluşu. İşin kalite kısmıyla ilgili seyirci çok az Türkiye’de. Sinemaya ya gülmek ya da ağlamak için gidiyorlar. Bir de merak etmesi önemli… Mesela “Av Mevsimi”ni merak ettiler, kalktılar gittiler. Çünkü orada Cem Yılmaz faktörü vardı. Yani, yıldız da önemli Türkiye’de… Yalnız ben Türkiye’deki seyircinin çok şuursuz olduğunu da düşünmüyorum. Türk seyircisi “ucuz komediden hoşlanır” diyerek çekilen bir sürü film gişede battı. Bir filmin bir başka filmi taklit ettiğini daha afişten hissediyorlar ve bu tür şeyleri sevmiyorlar. Eyyvah Eyvah’ın başarısı bunun kanıtı. Ata Demirer farklı bir şey yaptı ve insanlar da bunu sevdi.

Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin, sinemada izlenebilmek için tarzlarını değiştirmekten başka yapabilecekleri bir şey var mı?

Bu dört yönetmeni biraz tanıyorum. Filmlerini yazarken ya da çekerken akıllarının köşesinden “şöyle yapayım da daha çok seyirci gelsin” diye bir düşüncenin asla geçtiğini ya da geçeceğini sanmıyorum. Dördü de zaten sinemaya “popüler film dilinin dışında acaba ne bulabiliriz, ne keşfedebiliriz?” diye girmiş yönetmenler. Sinemalarının ruhu, özü bu anti popüler yaklaşımları. Farklı arayışlar içinde olmaları… Geniş kitleye seslenen sinemayla, hiçbir ilgileri yok, olmayacak da… Filmleri bu haliyle geniş kitleye seslenirse, sadece mutlu olurlar ama akıllarının bir köşesinde acaba bir şeyi yanlış mı yaptık diye de düşünürler bence.

Türk sinema seyircisi olarak, nasıl bir sene geçirdik, gelecekte bizi neler bekliyor ve doğru yol üzerinde miyiz?

Ben her koşulda yerli filmlerin daha çok seyredilmesini önemsiyorum. Türkiye’ye kendi seyircisinin bilet parasıyla ayakta duran bir yerli sinema gerekiyor. Deneme-yanılma yöntemiyle her şey ağır ağır yerine oturacak. Türk sinemasında yapım şirketi anlamında “büyük oyuncular” ortaya çıktı. Yapım, dağıtım konusunda tecrübesi olmayan, pazarı hiç tanımayanlar ise pek başarılı olamıyorlar. Şu an en önemli sorun, bütün bir sinema kültürünün AVM’lere kayıyor olması. Acilen bir sanat sinemaları zinciri kurulmak zorunda. Sinemacıların bir araya gelip AVM’ler dışında da dağıtım ağlarının kurulması için uğraşması gerekiyor. Kamu kuruluşlarının ve özel kurumların da desteği sağlanmalı… Yoksa bir sürü iyi film AVM zincirlerinde yok olup gidiyor.

Eğer Türk değil de başka bir milliyete sahip olsaydı, şu an olduğu yerden çok ileride olurdu diyebileceğiniz Türk yönetmenler var mı?

Bu şekilde hiç düşünmedim. Ama zaten başarılı olmuş olanlara bakarsak, mesela Ferzan Özpetek ve Fatih Akın’ın İtalya ve Almanya’da gösterdiği başarının asıl nedeni, o ülkelerin seyircisine söyleyecekleri bir sözlerinin olması. Demek istediğim, bir insanın kendi ülkesinin seyircisine söyleyeceği bir sözü yoksa, dünyada başarıya ulaşması o kadar kolay değil. Yurt dışında başarıya ulaşan bütün Türk yönetmenlere bakın, hep aynı şeyi görürsünüz. Filmlerinde Türkiye’den çok şey taşırlar… Nuri Bilge Ceylan’ın sözü de, sineması da öncelikle bu topraklarla ilgili. Kasettiğiniz şey, salt yönetmenlik mahareti ve becerisi ise, bu tür insanlardan ABD’de o kadar çok var ki, kimse onların arasından sıyrılıp bir şey yapamaz. Demek istediğim, çağımız sinemasında bir yerlere gelmek için öncelikle kendinize ait bir sözünüz, vizyonunuz olmalı. Bunlar da, geldiğiniz kültürel ortamla ilişkili olmalı. Aksi halde uluslararası planda kimseye çok fazla şey ifade etmezsiniz.

Türk televizyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben pek televizyon seyredemiyorum. Boş vakit bulursam, ya DVD’de bir film seyrederim ya da okuduğum kitaba devam ederim. Daha çok boş vaktim olsa Amerikalıların çektiği Fringe, Flash Forward gibi bilimkurgu dizilerini seyrederdim herhalde. Mesela X Files, Lost bunlar benim beğendiğim işlerdir.

Okuduğum tüm yazılarınızdan, filmleri çok acımasızca eleştiren birçok eleştirmenin tam aksine, sizin tüm filmlere yaklaşımınızın önyargılardan tamamen arınmış olduğunu görüyorum. Bu hoşgörüyü nasıl kazandınız? Bazıları her ne kadar çok kötü olsa da, her film izlenmeyi hak ediyor mu?

Her film izlenmeyi hak ediyor demem asla. Kötü filmleri tavsiye etmem. Zaten seçerek yazıyorum. İstismar sineması dediğim şiddet filmlerini de kesinlikle tavsiye etmiyorum. Benim en önemli farkım, kötü de olsa filmi anlamaya çalışmam; hiçbir filmi aşağılayarak ya da küçümseyerek yazmıyor olmam… Bir film ne anlatıyor, nasıl anlatıyor ona baktıktan sonra, filmin eksikliklerini, kötü bulduğum, olmamış yanlarını yazıyorum. Bir de serin kanlı bir biçimde yazıyorum. Yine de okurların tümü beni sizin gibi hoşgörülü bulmuyor. Acımasız olduğumu, hiçbir filmi beğenmediğimi düşünenler de var. Demek istediğim, bunlar çok görece şeyler. Siz mesela, eleştirmenleri tanıyor ve çoğunu okuyorsunuz ki onların arasında beni hoşgörülü buluyorsunuz. Ama başka eleştirmenleri değil sadece beni takip eden birçok okur için durum çok farklı. Onlar da “Siz hiçbir şeyi beğenmez misiniz?” “Neden notlarınız bu kadar düşük?” diyorlar mesela. Bence en önemli mesele şu: Bir film eleştirmeni sadece yakın çevresinden gelen tepkilere göre işini yapmamalı. Ya da sadece sesini duyabildiği tribünlere oynamamalı. Kendi vicdanına göre davranıp, doğru bildiği işi yapmalı.

Avrupa Sineması mı Amerikan sineması mı hayatınızda daha önemli yer tutuyor? Şöyle basite indirgersek, Altın Palmiye’yi kim almış sorusunun cevabı mı, yoksa Oscar’ı kim almış sorusunun cevabı mı daha önemli sizin için? Neden?

İkisi de önemli. Cannes dünya ölçeğinde, bütün “en”leri üstüne toplamış ve bunları hak eden bir festival. Eğer sinemanın bir Şampiyonlar Ligi varsa bu Cannes’dır. Oscar ise Hollywood içi bir ödüllendirme sistemi. O da İngiltere Premier Lig’i gibidir. Sonuçları tüm dünyayı ilgilendirir. Benim için Avrupa ve Amerikan sineması aynı önemde. İkisini de iyi bilmek gerekiyor. Benim bir eleştirmen olarak farkım zaten bu. Verdiğim derslerde falan uzun uzun anlattığım bir şey var. Coen kardeşler benim için Antonioni kadar önemlidir. Lynch ve Scorsese’nin yeri Bergman’dan, Tarkovski’den aşağı değildir. Yani, benim ABD ve Avrupa gibi önceliklerim yok… Filme ve ardındaki düşünceye bakıyorum. Zaten Uzak Doğu, son yıllarda ABD ve Avrupa sinemasını yenilikçilik açısından sollamış durumda.

Son zamanlarda izlediğiniz ve bundan on sene sonra da izleyeceğiniz filmler hangileri?

“Başlangıç”ı (Inception) izlerim. Berlin’de Altın Ayı alan “Bir Ayrılık” adlı İran filmini de çok beğendim. “Sosyal Ağ” dahil David Fincher’ın birçok filmi klasikleşecek bence. Chan Wook Park için de aynısını söyleyebilirim. O da acaip bir adam. Onun sinemasına biraz daha yakından bakmayı çok istiyorum mesela. Bir de “Gir Kanıma” vardı geçen yıl. O da mutlaka arşivime katmak istediğim bir film.

Bir sonraki filmini merakla beklediğiniz genç yönetmenler hangileri?

70’li yıllarda doğanlardan Sofia Coppola ve Richard Kelly dışında henüz bir isim yok aklımda. Son yıllarda işim gereği festivallerden uzaklaştım biraz. Bunun da etkisi var.

Sinema, hayatınızda ne zaman ve nasıl bu kadar önemli yer tutmaya başladı? Filmler hakkında ilk yazınızı kaç yaşındayken yazdınız?

İlk gördüğüm filmi bile hatırlamıyorum. Bu, çok küçük yaştan itibaren özellikle açık hava sinemalarında çok fazla film izlediğim anlamına geliyor. İlkokul öncesinde sinemaya götürüldüğüm zaman dünyalar benim olurdu. Çocukken çok severdim, tapardım sinemaya. Şimdi bile bu kadar çok sevdiğimden emin değilim. Dönüm noktası, babamın beni 12 yaşındayken Fransız yönetmen Alain Corneau’nun “Police Python 357” adlı filmine götürmesiyle başladı. Filmden çıkınca babam yönetmenden söz etti. Yönetmen kim, dedim. Sonra eleştirmenlerden söz etti. Eleştirmen kim, dedim? Aldığım cevaplar önümde yeni bir dünya açmıştı. Babam eve gidince de, Atilla Dorsay’ın gittiğimiz filmle ilgili yazısını gösterdi… Sanırım o yazıyı okuduktan sonra, annemin de önerisiyle bir film defteri tutmaya başladım. İlk eleştirim, Galatasaray Lisesi’nde 8-E sınıfının duvar gazetesinde çıktı. Sam Peckinpah’ın “Şeref Madalyası”nı (Cross of Iron) yazmıştım… Yayımlanan ilk sinema yazım ise yine lisenin dergisinde çıkan bir sezon değerlendirmesiydi. Öylesine yazıp vermiştim. Yayınladıklarını görünce dünyalar benim olmuştu. 1978 baharıydı. 15 yaşındaydım. Ulusal medyada çıkan ilk film eleştirim 1989’da haftalık haber dergisi Sokak’ta yayınlandı. “Sanık” (The Accused) filmi üzerine… Yani, 21 yıldır yazıyorum.

Türkiye’de sinema dergileri ve film eleştirmenleri okunuyor mu? Yoksa diğer birçok şey gibi çok sınırlı bir kitleye mi hitap ediyorlar?

Elimde bilimsel bir veri yok ama meraklılarının okuduğunu biliyorum. Gazete ya da dergi okuru, sinema meraklısı olmasa bile başlığa, spota ya da filme verilen puana, yıldıza mutlaka şöyle bir bakar. Aklında bir şeyler kalır ve haftasonu film seçerken de bu etkili olur. İnsanlar ne kadar aksini iddia etse de, eleştirmen görüşlerinin belirli bir önemi olduğuna inanıyorum. Filmin fragmanı, reklamları ve arkadaş tavsiyesinden sonra bence 3. sırada bir filmin medyada aldığı yer gelir. Eleştirmenler de burada önemli bir aktör olarak yerini alır. Ben sınırlı bir kitleye hitap ettiğimi düşünmüyorum.

Sinemayla geçen bunca seneden sonra, bir projenin içinde bizzat yer almayı hiç düşünmediniz mi?

Yok hiç düşünmedim.

 

 


***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5