Röportaj: Mamoru Hosada – “Animasyon Dediğin Bir Damla Gözyaşı!”

El emeği göz nuru animasyonun gözde isimlerinden, “The Girl who Leapt Through Time” ve “Wolf Children” gibi filmlerle dünyada ün yapmış olan Mamoru Hosada’yla bu yıl adına özel bölüm düzenlenen 29. Tokyo Film Festivali’nde buluştuk. Yüksek teknolojiyle de işi yok, bildik kahramanlık öyküleriyle de… Kendi deyişiyle, bir çocuğun şefkat arayışına veya bir damla gözyaşına dünyaları sığdırabilirsiniz. Hem gişede ilgi gören (Geçen yıl görücüye çıkan filmi ‘The Boy and the Beast’ ülkesi Japonya’da yeni Terminatör filminden daha çok izlendi) hem de eleştirmenlerin baştacı ettiği ettiği filmlerinden ziyade duygusal mevzulara kaydık.

hosoda

Yeni Miyazaki olarak anılıyorsunuz ama efsane animasyon stüdyosu Gibli’den ayrılarak kendi yolunuzu çizdiniz. Zor muydu bu bağımsızlık kararını almak?

Benim de hayalimde büyüyünce Miyazaki olmak vardı, hayranıydım elbette. Birileri öyle söyleyince de hoşunuza gidiyor ama sonrasında insan kendi olmak istiyor. Bağımsızlığımı kazanmam gerekiyordu, bu yüzden ayrıldım.

Göbek bağını kesmek, yuvadan ayrılmak gibi mi?

Aynen! Düşünün ki garantili bir yeriniz var ama yetmiyor. Ayrılmak ise korkutucu ve zor ama sonunda özgürleştirici. Buyrun, dünyanın çelişkisine!

Filmlerinizde hep bir aile teması daha doğrusu aile yokluğunda çocukların yaşadıkları halleri anlatıyorsunuz. Gerçi “Wolf Children”da olduğu gibi anne var neyse ki.

Baba yokluğu doğru ve neyse ki evet, annem vardı. “Wolf Children”da da zaten anneme olan borcumu ödemek, ondan özür dilemek adına yaptım. Evet, filmlerimde böyle bir sarmal var ama temadan ziyade bir motif olarak. Esas olan bir çocuğun geçirdiği aşamalarla insanın gelişme serüvenini resmetmeyi seviyorum.

Geçen gün usta yönetmen Hirokazu Koreeda ile birlikte gerçekleştirdiğiniz sahne sohbetinizde ‘Babamı hiç tanıyamadım” demiştiniz. Yine de filmlerinizdeki derin şefkat arayışında kimse mazlum değil, çocuklar tıpkı Koreeda karakterleri gibi kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar değil mi?

Yani evet, eve gelmeyen, sizinle ilgilenmeyen bir babanın varlığı epey çelişki yaratıyor. Çünkü ölmüş değil, yaşıyor ama sizin hayatınızda yok. Babamı hiç tanımadım o da beni tanımadı. Hesaplaşamadık da tabii ki. Yine de yaptığım filmlere bakınca epey doğru yolda olduğumu düşünüyorum. “The Boy and the Beast” filmindeki oğlan çocuğu veya “Girl Who Leapt Through Time”daki kız gibi hayal gücümüz bize en şahane kaçışları sağlar.

Yüksek teknolojinin ve bilgisayar animasyonlarının baştacı edildiği bir çağda hala el emeği göz nuru çalışmak size nasıl geliyor?

Teknoloji şahane bir şey ama neyi, ne kadar hissettiriyor bu bir tartışma konusu. Diyelim ki insan bakışını taklit etmeye, sahici olmaya çalışan animasyonlar var ama bunlar marifet değil. O bakışın anlamlarını ortaya çıkarmaya çalışan animasyonları seviyorum. Bir gözyaşının içinde binbir parıltı, ışık hüzmesi ve gölge katmanı vardır ve bunları ancak duygularla canlandırabilirsiniz. Buna sanat diyoruz. Bir fırça tıklaması, iki bilgisayar düğmesiyle olabilecek iş değil. Duygularla bağlantı kurulur, teknoloji sadece bir araç. Yani hala ruha ihtiyacımız var. O da birisinin el emeğiyle gözyaşının içindeki acıları ve yansımaları hayal etmesi demek.

Doğayla bütünleşmek aynı zamanda özümüzü bulmakla eşdeğer filmlerinizde. Ne kadar vahşiyiz sizce?

Doğayı insandan ayırmak mümkün değildir. Modern zaman insanının bu eğilimi beni şaşırtıyor. Hepimiz doğanın bir parçasıyız. Haklısınız Japonya gibi yüksek teknoloji ve çevresel meselelerinin kolkola gezindiği bir ülkede yaşamak çelişkili ama farkı biz yaratabiliriz. Doğayı sahiplenmek, kendimizden ayırmamak gerek. Kendi çocuklarıma baktığımda minik vahşi birer yaratık görüyorum, ne şahane!

Yani “Wolf Children”da çizdiğiniz sevimli ve yırtıcı çocuklar gibi mi?

Evet! Yaramazlık yaptıklarında, isteklerine yanıt vermediğinizde çıldıran bir çocuk kadar vahşi birisi olabilir mi? Ama gerçek olan bu, doğaları böyle. Böyle özlerine dönüyorlar, bayılıyorum!

Yaratıcılığınızı tetikleyen nedir bu hayatta?

Merak galiba! Gözlemlemeyi ve başkalarını sıkabilecek sıradan bir şeyin detayını öğrenmeye bayılıyorum. Gündelik hayatta yaşadıklarımız yeterince karmaşık ve ilgi çekici.

Röportaj: Esin Küçüktepepınar

 

Araç çubuğuna atla