Röportaj: Mahmut Fazıl Coşkun – Yozgat Blues

İstanbul Film Festivali 32. kez izleyicisiyle buluşurken festivalin en çok merak edilen ve ilgi gören bölümlerinden biri her zamanki gibi Ulusal Yarışma oldu. Yarışmanın iddialı yapımlarından biri olan Yozgat Blues filminin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun ile son filmi üzerine konuştuk.

mahmut fazıl

Hikâyenin ana hatlarına baktığımızda Yozgat’ta Fransızca şarkılar söyleyen bir adam karşımıza çıkıyor. Bu ilginç bir malzemei, hatta neredeyse bir kara mizah malzemesi. Filmi hep böyle dramatik bir hikâye üzerine mi kurmayı düşündünüz? Mizaha da evrilebilir diye düşündüğünüz anlar oldu mu?

Filmin ses ve renk işlemleri, yani laboratuvar işlemleri Almanya’da yapıldı. Ses miksajı yapılacakken stüdyoda filmin ses teknisyeni ve onun asistanı vardı. Filmi salonda dört kişi seyrettik ve tesadüfen altyazısı da yoktu. Onlar da filmi ilk defa, sadece sesi duymak için seyrettiler. Film bittiğinde asistan yanıma gelip “’Melankolik Komedi’ diye bir kitap vardır, onu okudun mu” diye sordu. Bir Alman akademisyenin tez çalışması olan Almanca bir kitap. Bu kitap ‘Melankolik Komedi’ diye yeni bir tür olduğunu iddia ediyor. Bu janra girebilecek filmleri almış kendince ve onların ortak yönlerini tespit etmiş. Kitabı getirdikten sonra birlikte baktığımızda bu filmi çekmeden önce aklımda var olan, sevdiğim ve ekiple de konuşmuş olduğum filmler ve yönetmenlerle karşılaştık. Wes Anderson’ın filmleri, Paul Thomas Anderson’ın Punch Drunk Love filmi, Sofia Coppola’nın Lost in Translation filmi, bir ölçüde Kaurismaki filmleri… Asistan, hiç diyalog anlamamasına rağmen “Senin filmin tam olarak bu janra uyuyor” dedi. Benim de çok hoşuma gitti ‘melankolik komedi’ tanımlaması. Ardından ben de filmin bir açıdan bu türe uyduğunu düşünmeye başladım. Başkarakter toplumun dışında duruyor ama tamamen değil; topluma biraz ayak uydurmaya çalışırken de beceremiyor. Buradan doğan komedi. Filmimi biraz burada görüyorum.

Hatta isminde bile var bu melankolik komedi tavrı.

Evet.

Aslına bir müzisyeni anlatan bir müzik filmi bu. Ancak müziği sadece gerektiği anlarda, senaryonun gerektirdiği anlarda kullanıyorsunuz. Bunun dışında müzik kullanmıyorsunuz.

Filmin bir ‘film score’u olmaması çok bilinçli bir tercihti. Uzak İhtimal’de az da olsa kullanmıştım ve sonra bu durumdan hiç hoşlanmadım. Buna da ses miksajının son gününde karar vermiştik zaten, düşünmeye de zaman kalmamıştı yani. Şimdiki aklım olsa onu koymak istemezdim. Sonrasında ‘bundan sonra filmlerimde müzik kullanmayayım’ demiştim o zaman. Çünkü yanıltıcı bir yönü olduğunu düşünüyorum. Yönetmeni hissettiğiniz anlar oluyor ve bundan hoşlanmadığımı düşündüm. Dolayısıyla bu filmde hiç kullanmadım.

Uzak İhtimal’den söz açılmışken, artık iki filmi olan bir yönetmensiniz. İkisi arasında yönetmen bakışı anlamında neler değişti sizin için?

Uzak İhtimal yapılırken çok daha acemiydim tabii. Nasıl bir film olduğunu çok iyi göremiyordum, bu yüzden de içgüdülerime çok yaslanmıştım. Yozgat Blues’da ise çok daha bilinçli ve kararlı olduğumu düşünüyorum ve bunun filmde de hissedildiğini zannediyorum. Birtakım kararlar alarak girmiştim sete, dolayısıyla bunları uygulamaya çalıştım. Bunlar benim hissettiklerim tabii, artık filmi izleyip başkalarının karar vermesi gerekiyor.

Bu iki film arasında sinemaya bakış anlamında da bir şeyler değişmiş olmalı…

Mutlaka değişen bir şeyler oluyor, her şey sizde etki bırakıyor. İnsan duran bir varlık değil sonuçta. Neyin ne kadar etki bıraktığını tam olarak bilemiyorum.

Vaktinde iyi bir sinefil olamadığınızı söylemiştiniz. Sinema yapma fikri nereden doğdu? Mesela iki filminiz de bildiğiniz bir şeyleri anlatmak üzerine kurulu gibi, bu bir anlatma arayışı mıydı?

Tabii ki bir anlatma istediği söz konusuydu. Sinefil olamamamın nedeni de 90’ların başında çok fazla film izleme şansımın olmayışıydı. Sinefil olmak istesem de izleyebileceğim film sayısı çok azdı. Dolayısıyla öyle bir ihtimal yoktu. Benim yaşadığım yerde televizyon bile yoktu. Film yapma isteğim, sinema ile bir şeyler anlatılabilir duygusu ile geldi bana. Bunun üzerine gittim.

Geniş perspektiften bakınca Uzak İhtimal’de büyük şehre gelen bir adam, Yozgat Blues’da ise taşraya giden bir adam var. İki karakter de pek çok açıdan birbirini andırıyor. İçine kapanık ve toplumdan biraz daha ayrı yaşayan karakterler ilginizi çekiyor gibi. Bu anlamda iki film arasında bir akrabalık söz konusu mu?

Doğru, o gözle baktığınızda bir akrabalık var. Başka yönlerden de var diye düşünüyorum. Bu da doğal bir şey… Benzesin diye bir amacım olmadı, dediğiniz gibi akrabalık daha doğru bir kelime sanırım. Yeni akımla başlayan ve varoluş sorunları yaşayan karakterli filmleri çok sevmiyorum esasında. Filmlerimde böyle karakterlerin olmasını da çok istemiyorum. Bu bağlamda Yavuz karakterinin biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Bundan özellikle kaçtım. Bilmiyorum ne kadar farklı oldu ama… Mesela son derece sıradan ama ‘bir karakter manzaraya bakarak sigara içiyor’ gibi bir görüntü var ya kafamızda; ben öyle bir karakter yaratmak istemedim. O içe kapanıklığından daha başka bir şey yaratmak istedim.

‘Tek bir şarkı söyleyen bir adam ve başka şarkılar da söylemek isteyen bir kadın’ metaforu ve gerçeğinden yola çıkarak yorumlayabilir miyiz filmi?

Oldukça doğru, katılıyorum. Mesela Yavuz gerçekten sıkıcı bir insan ama aslında kendisi çok sıkılmıyor. Hayatında bir şey var ve bu yüzden çok da umutsuz değil. Çok da iyi söyleyemediği o tek bir şarkıyı çok önemsiyor. Sadece şarkı da değil; o müzik ve bu hayat tarzı içerisinde mutlu biri aslında. Neşe ise dediğiniz gibi başka şarkılar ve başka hayatlara, macera ve gelişime çok açık. Yavuz da tam tersi, değişime tamamen kapalı. Ve ikisinin kesişme noktası bu film.

yozgat

Neşe, şehrin görmeyi reddettiği ya da unuttuğu kadınlardan biri. Ancak Yozgat’a gittiğinde işler bambaşka bir hal alıyor. Hikâye Neşe’nin üzerine kurulu gibi… Bu aslında gizli bir kadın filmi mi? Son dönem sinemamızın kadın hikâyelerinden yola çıkarak Neşe karakteri üzerine ne söylemek istersiniz?

Doğru, bu biraz da filmin doğasıyla ilgili… Yavuz değişime ne kadar kapalıysa, Neşe’nin tam tersi yönünde ilerlemesi gerektiğini düşündüm. İstanbul’da sucuk satıyor, alt sınıf bir varoş semtte yaşıyor filan. Böyle çok fazla insan var. Televizyon programlarında da rastlıyoruz. Yetenekli insanlar değer görüp bir şekilde sıyrılmak istiyorlar. Neşe’yi de böyle biri olarak görmek gerekiyor bence. Şarkı söyleme yeteneği olduğu için kursa gidiyor. Oradan bir şekilde yükselebilmek istiyor.

Yavuz’un ise kendi gençliğini arayan bir tarafı var sanki…

Bence film bir geç olgunlaşma, geç büyüme filmi. Bana göre Yavuz zamanında ergenliğini tam olarak yaşayamamış ve film de bu geç büyüme dönemini ele alıyor esasında. Yavuz’un Yozgat’ta geçirdiği süreç boyunca bir şeyleri hazmetmesi ve akabinde ergen olması gibi yorumluyorum.

Yavuz, Neşe’ye onu korumaya çalışan bir baba gibi yaklaşırken ona karşı bir şeyler de hissediyor gibi. Yorum, izleyen kişiye kalıyor sanki. Bu bilinçli bir tercih miydi? İnce çizgiyi nasıl korudunuz?

Kesinlikle öyle. Filmin romantik bir aşk filmi kıvamında olması fikri benim açımdan çok tedirgin ediciydi. Özellikle çok hassasiyet gösterdiğim bir şeydi. Mutlaka bir ilgi var ama ilginin tam sebebini Yavuz’un kendisi de anlamıyor. Ama bir şey var, insan sıcaklığı ya da başka bir şey… Adını tam anlamıyla koymamaya özen gösterdim.

Kamil karakteri bir taşra entelektüeli ve Yozgat ona kendini özel ve farklı hissettiren bir şehir. Bu karakterin şehirle olan bağı üzerine neler söylemek istersiniz?

Çocukluğum belli bir yaşa kadar birtakım ilçelerde geçti. Bütün karakterler bu zamanlarda tanımış olduğum insanlar aslında. Filmi çok az kişi görmesine rağmen ‘biz böyle insanlar tanıdık’ gibi tepkiler verdiler. Bu güzel bir şey benim açımdan, çünkü bir adım sonrası karikatür de olabilirdi. Bunun endişesini taşıyordum. Hiç böyle insanlarla tanışmamış olanlara karikatür ve abartı olarak gelebilirdi. Kamil’in böyle bir karakter olduğunu düşünüyorum, biraz acıklı biraz komik. Bir taşra gerçeği diyebiliriz kendisine.

Yozgat Blues ne şehri ne de taşrayı güzelliyor. Karamsar ve karanlık bir hayat resmi var…

Karamsardan ziyade gerçekçi yaklaşmaya çalıştığımı söyleyebilirim, olduğu gibi yani. Ne Yozgat’ı ne de karakterleri olduğundan daha güzel ya da kötü gibi göstermeye çalışmak gibi bir kaygım olmadı. Ortaya karanlık bir tablo çıkartan şeyler de vardır elbet, tabii ki ‘her şey çok güzel’ gibi bir bakış açım olmadı. Ben kendi adıma şöyle yaklaşıyorum; evet, hayat biraz karanlık ama içinde komik anlar da var.

Bu hikâye başka bir şehirde, mesela İstanbul’da nasıl gelişirdi? Yozgat’ın hikâyedeki görevi neydi?

Başka bir yerde gelişmesi de mümkün olabilirdi tabii. Yozgat’ın hikâyenin şekillenmesiyle ilgili çok önemli olduğunu düşünmüyorum. ‘Bu hikâye sadece burada var olabilir’ diyemeyiz. Tabii ki habitat ve hikâyenin geçtiği yer çok önemli ama Ümraniye’de de geçebilirdi. Filmde Yozgat’ı tanımlayan çok fazla kimlikli şey yoktu aslında ve seçme nedenimiz de buydu biraz. Ümraniye’de de geçse aynı şeyi yakalardık diye düşünüyorum. Ama Yozgat’ı seçme sebebim başkaydı tabii, daha başka bir şeyi anlatmaya çalıştım.

İki filminiz de teknik anlamda gayet sade, sadece hikâyesine odaklanıyor. Bu filmde görüntü yönetmeni olarak Barış Özbiçer ile çalıştınız. Setteki çalışma süreci nasıldı?

Barış çok titiz biri. Işığa çok önem veriyor, yapaylaştırmıyor. Buna çok dikkat ettik. Barış o açından bir hayli kafası açık, titiz birisiydi. Çok da iyi bir iletişimimiz vardı. Masa üzerinde uzun çalışmalar yaptık. Bir de hep tek plan ve omuz çalıştık. Onun biraz böyle zorlayıcı bir tarafı da vardı. Ben omuz kamerasını çok seviyorum, gerçekçiliği artıyor bendeki. Barış’ın katkısı çok fazlaydı ve teknik açıdan hiçbir sıkıntı yaşamadık. Onun ışığa olan yaklaşımını ben de çok beğendim. Filmi görsel olarak beğeniyorum.

Senaryoyu iki kişi yazdınız. Nasıl gelişti süreç?

Tarık ile aynı yerde çalışıyoruz zaten, dolayısıyla bu açıdan kolay oldu. Bu Tarık’ın hikâyesiydi aslında, onun bahsettiği bir şeydi. Karakter böyleydi ama hikâye tam kurulmamıştı. Önce onu kurduk, sonra yaklaşık bir sene içerisinde zaman zaman masa başında çalışarak şekillendirdik. Daha çok o yazdı, sonrasında tüm sahneleri tartışarak ve konuşarak geliştirdik.

yozgat 3

Ercan Kesal her yaptığı işle bahsedilmesi gereken bir isim, biraz da ondan konuşalım. Hikâyeyle kolayca ikna etmişsinizdir diye düşünüyoruz. İlk Ercan Kesal mı vardı aklınızda?

Aslında ilk olarak başka bir isim vardı aklımızda. Ünal Silver. Onun projelerinin tarihiyle çakışması nedeniyle olmadı. Ondan sonra başka bir isimi düşünmeye başladık. Ercan Kesal oyuncu olarak da çok beğendiğim bir isim. Acaba olur mu olmaz mı diye düşünüyorduk. 3 Maymun’da oynadığı sert müteahhit, Bir Zamanlar Anadolu’daki muhtar, Vavien… Bütün karakterlerinde de sert ve biraz Anadolulu bir hali vardı. Dolayısıyla bu filmde Fransızca şarkılar söyleyen İstanbullu birini oynaması fikrine dair tereddütlerim vardı. Kendisine sorduğumuzda “ gayet olur tabii” dedi. Emin misin filan demedi yani. Sonra denedik, çok iyi bir sonuç aldık. Oldu yani.

İzleyiciler merak eder belki, Ercan Kesal şarkı söyleme aşamasında müzik dersleri aldı mı?

“Sen nasıl şarkı söyleyeceksin” diye sordum; “Ben daha önce düğünlerde şarkı söylemiştim” dedi. (Gülüşmeler) Tabii bir eğitmenden şan dersi aldı yine de. Tek bir şarkı olduğu için kolay da oldu. Şarkıyı çok iyi söylesin istemiyordum zaten. Bu yüzden de ikna oldum ben gayet.

Ercan Kesal’ın gözlem yeteneği malum. Kendi karakterine bir şeyler kattı mı?

Mutlaka, çok büyük katkıları oldu. Bazı diyaloglar değişti. Diyalogları ucu açık yazmıştık, tek plan sahnelerde doğaçlama yaptığı anlar oldu. Büyük bir avantajdı bizim için.

Uzak İhtimal düşük beklentilerle izlendi ve belki de bunun getirisi olarak çok iyi tepkiler aldı. Şimdi insanlar Mahmut Fazıl Coşkun’dan iyi bir film bekliyorlar. Bu durum bu film ve sonrakiler için bir baskı oluşturuyor mu?

Muhakkak, çok tedirgin edici benim açımdan. İyi bir şey değil beklentinin yüksek olması. Düşük olması daha iyi bir şey tabii… Bu filmde titiz davrandığımı düşünüyorum ama insanları tam anlamıyla memnun etmeyi nasıl başarırsınız bilmiyorum. Zor bir şey… Çoğunluğu filmden tatmin olmuş olarak çıkartmak zor bir şey tabii. Ama bunun için film yapmak da doğru bir şey değil bence, amaç herkesin beğenmesi olmamalı.

Sinema eleştirmenlerini ne kadar ciddiye alıyorsunuz?

Eskiye klasik bir özlem hep vardır ama eskiden daha iyi yazıların çıktığını düşünüyorum. Şu anda yazılan yazıları iyi bulmuyorum. Kaldı ki Uzak İhtimal ile ilgili iyi yazılar çıktı, buna rağmen… Asla kendimle ilgili olan bir şey değil yani. Ama ben onların da kafasının karışık olduğunu, Türkiye’de yapılan sinemayı çok iyi değerlendiremediklerini düşünüyorum. Bağımsız filmleri de destekleyelim ama ticari filmleri de göz ardı etmeyelim gibi telaşları var. Çok underground olmama, ama onlarla ilgili olumlu şeyler yazıp “onlar da var olmaya devam etsin” gibi bir kafa karışıklığı olduğunu düşünüyorum. Dergilerin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Altyazı’yı ve Filmarası’nı beğeniyorum, sizin Ekşi Sinema’yı çok iyi buluyorum. Bu tür kanalların daha iyi işler yaptığını düşünüyorum, çünkü onların başka dertleri ya da kaygıları yok. Anaakım medyada yazan yazarların başka kaygıları da olduğunu zannediyorum. O gazetenin beş yüz bin alıcısı oluyor ve bunu hesaplamak zorunda da kalıyorlar gibi. Dolayısıyla çok hesaplı yazılar çıkıyor ve bu beni rahatsız ediyor açıkçası.

Bu ayrımdan söz açılmışken, sanat filmi olarak adlandırılan filmler bir yanda, ticari sinema diğer yanda… Çizgiyi keskinleştiriyorlar gibi.

Bu ayrım gerçek anlamda var tabii, inkâr edemeyiz. Ben iki tarafın da birbirlerine fazla acımasız davrandıklarını düşünüyorum. Birincisi, festival ya da ticari olarak değil, kalıcı ve değerli bir film olmak adına yola çıkan bir filmin yapımcı/yönetmeninin şunu bilmesi gerekiyor. Bu filmin çok fazla seyircisi olmayacak, dağıtım sorunu baş gösterecek. Öncelikle bunun kabul edilmesi gerekiyor. Dağıtımcı olsan sen de düşünürsün belki, dağıtımcı da tamamen ticari olarak bakıyor. Ama senin yaptığın film ticari olmayabilir, seyirci sevmeyebilir. Bizim ülkemizdeki sorun ise bu tür filmlerin gereğinden az izlenmesi. Dünyada 10 ise bizde 1. Biraz daha fazla olsa, bu filmlere yüz bin gibi bir izleyici gitse çok farklı olur tabii. Sinemada izlediğimiz filmler de değişir, izleyici profili de değişir. Bunda biz de çok hata yapıyoruz diye düşünüyorum. Bir defa problem tamamen festival ya da ödüle odaklanıldığında başlıyor. Tek hedef bu olmamalı. Eğer filmini dağıtmayı düşünüyorsan bu film iki milyon alıcısı olan bir filme yapılan bir reklamla sunulmamalı. Başka bir reklam stratejisi düşünülmeli. Hedefleri küçültüp bu küçük hedefi başarmak için de bir şeyler yapmak gerekiyor. Bizde hep şu şekilde gelişiyor. Bu filmi iki milyon kişi izler o zaman şu kadar sayıda kopyayla çıkalım. Bu çok ezber. Yapımcıların, sinemacıların ve dağıtımcıların bu işe kafa yormadıklarını düşünüyorum. Anlamadıklarını düşünüyorum. Bu nedenle de bir kavgaya dönüşüyor. Bir sistem var; bu sistemin kesinlikle değişmesi gerektiğini ve bu kadar büyük bir ülkede 150 binlik bir sinema seyirci talebinin yaratılabileceğini düşünüyorum. Ama kimse bununla ilgili çabalamıyor. Üç ayağı var bu işin ve herkes küçük hesaplar peşinde, ezberden gidiyor.

Festivallerin de etkisi var bu duruma sanki. Koyulan ödüller sinema yapmak isteyenleri cezbederken kalite düşüyor. İlk filmini çeken yönetmen batıp ikinci filmini bile çekemiyor. Aldığı desteğin borcunu bile ödeyemeden…

Birkaç festival dışında festivallerin amacından saptığını söyleyebiliriz. Bu durumu bir sinema meselesinden ziyade, bir iş olarak görüyorlar. Bir filmin adının orada duyulmasından ziyade, filmin yarıştığı ve belediyelerin kendi reklamlarını yaptığı bir şeye dönüşüyor. Dışına ne kadar çıkılabilir bilmiyorum ama bu sistem bana hastalıklı ve problemli geliyor.  Mutlaka bir yerde tökezleyip tersine döneceğini zannediyorum. Çünkü o kadar çok insan var ki batan, yeni filmini çekemeyen. Her sene ne kadar çok yeni yönetmen var diye konuşuyoruz, ertesi sene daha iyi olacak gibi görünüyor. Tekrar çekebileceklerini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Bir yeni yönetmen ikinci filmini çekemeden gidiyor, yerine başka bir yeni yönetmen geliyor. Bunun doğru bir sistem olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine bir hastalığın belirtisi bence.  

Sohbetin sonunu gelmişken adettendir, yeni bir projeniz var mı diye soralım.

Şu sıra bir proje üzerinde çalışıyoruz. Henüz yazmaya başlamadık, konuşma aşamasındayız. 

***

Röportaj: Gülçin Kaya, Kaan Karsan

Deşifre: Gülçin Kaya

Araç çubuğuna atla