Röportaj: Kaan Müjdeci – Sivas

Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan ve festivalden Jüri Özel Ödülü ile dönen “Sivas”ın yönetmeni Kaan Müjdeci’yle film ve filmin etrafında dönen tartışmalar üzerine söyleştik. “Sivas” bir çocuğun ve kaybettiği bir dövüşten sonra ölüme terkedilmişken bulup sahiplendiği bir dövüş köpeğinin dost olma hikayesine odaklanıyor. 

“Sivas” ismi tartışmalarından başlayacak olursak, getirilen eleştiriler hakkında ne düşünüyorsun?

İsimle ilgili eleştiriler aldım. İsimden başlayarak oluşturduğu beklenti doğrultusunda diyebilirim ki, evet Sivas’ta bir katliam olmuştur ve Madımak katliamı vardır. Bunun hakkında daha çok filme de ihtiyacımız olduğu doğrudur. Ama baktığımızda katliamlar ülkesiyiz. Dolayısıyla bu katliamın diğer katliamlardan farkı yok. Sivas’ta bu katliamı yapmış olanlar dışında yaşayan ve doğan çocukların, insanların bu olayla anılmasını istemem. Bu katliamı yapan elli kişi varsa, bunun karşısında binlerce yerli var. Ayrıca katliama dair film yapmadığımda bu konuyla ilgilenmediğim anlamına gelmediği gibi şu an aynı isimle başka bir hikaye anlatırken de odağı şaşırtıyor değilim. Demek istediğim, “Sivas” sadece o katliamdan ibaret değil.

Aslan karakteri Anadolu maçoluğuna karşı direniyor. Filmin finali itibariyle bu direnişin nafile olduğunu, Anadolu’nun bir ‘erkek’ üretme fabrikası olduğunu mu düşünüyorsun?

Ben dünyanın bir erkek üretme fabrikası olduğunu düşünüyorum, yalnız Anadolu değil. Norveç’te de yakalanıp kesilen balinalar üzerine bir film düşün. Orada da sarışın güzel adamların o hayvanları yakalayıp kan revan içinde kesip biçtiği filmler var. Bu her coğrafyaya genellenebilir.

08

Filmin kamera kullanımından ve bir karakter olarak ‘Sivas’a yaklaşımından köpeği, meramını anlatmaya yönelik işlevsel bir araç olarak kullanmamayı seçtiğini hissettik. Bunu söylememiz doğru olur mu? Sivas da en az insanlar kadar ‘insan’.

Elbette. Görüntü yönetmeniyle çalışırken köpeklerle köpek, çocuklarla çocuk, büyüklerle büyük olarak onlara kişisel göz seviyelerinden bakmaya özen gösterdim. Evet, Sivas karakteri de bir insan. En az Aslan ve Şahin karakteri kadar.

Evet, “bakan gözler”i fazlaca benimsemiş bir kamera söz konusu. Özellikle finale doğru son dövüşte kameranın gösterme tercihleriyle birlikte neyi göstermediği bilinci de devreye giriyor ve sanki kasıtlı bir takip zorluğu yaşatıyor. Burada görüş netliğini Aslan’ın gözünden yaşıyor gibiyizdir sanki.

Aynen. İki görüntü yönetmeniyle de o kaosu verebilmek için planlar üzerinde haftalarca konuştuk. Bu da filmin 3 yıllık çekim sürecini biraz açıklıyor.

Doğan İzci’nin oyunculuğu çok organik. Hatta kimi zaman doğaçlama olduğunu hissettiriyor. Senaryoda yazıldığı haliyle mi oynandı? Doğan’ın gerçek kişiliğinin tesiri ne düzeyde?

Direkt yazıldığı şekilde oynadı, doğaçlamaya pek izin vermedim. Zaten filmi kronolojik olarak çektik. Doğan İzci bu kronolojide filmle beraber yükseldi. Başta senaryoyu bilmiyordu. Diğer çocuklarda bir karakter değişimi yok ama Doğan’da var. Doğan aynı zamanda profesyonel bir oyuncu, onun içinden istediğim her şeyi çıkarabildim.

Filmi yaparken çocukken hissettiklerin mi baskın geldi yoksa son on yılını Berlin’de geçirmiş birinin bakışı mı filme hakim fikrince?

Tabii ki her ikisi de. Pamuk Prenses hikayesi kısmı benim çocukluğumdan mesela. Facebook’un ilk çıktığı yıllarda, herkesin çocukluk fotoğraflarını koyduğu zamanlar, hemen küçüklüğümdeki Pamuk Prenses oyunundan fotoğraf konmuş. Ben cücelerden biriydim ama fotoğrafta yokum mesela, daha doğrusu öğretmenin arkasına saklanmışım. Aslan’ın da okuldan ve oyundan soyutlanma süreci biraz bu anıdan geliyor.

sivas3

Filmi nasıl bu kadar rafine hale getirdin? Her sahne çok işlevsel, film hiçbir şeyin etrafından dolaşmıyor. Senaryonun ilk hali bu kadar arı mıydı, değilse nasıl törpülendi? Önder Çakar’ın bu süreçteki etkisi ne düzeyde?

Önder Çakar’ın yazım olarak değil ama genel bakış nezdinde çok yardımı dokundu.  Önder Çakar Türkiye’nin en iyi senaristi. En iyilerinden biri demiyorum, en iyisi. Çünkü belirli bir uzaklıktan bakabiliyor ve yönetmen ile senaristi serbest bırakabiliyor, değiştirmeyi değil geliştirmeyi amaçlıyor. Benim senaryomu 36 kere falan okudu ve sürekli şu veya bu karaktere dikkat etmemi önerdi. Yine de manipule eden birisi olmamasına rağmen direkt dokunuşlarından çekindiğim de birisiydi. Onun bana bu yolda hep hatırlattığı bir sözü vardı: Bir hayal kur, onun senaryosu hayalinden daha güzel olsun. Çekim yap, senaryosundan daha güzel olsun. Montaj yap, çekimden daha güzel olsun. Ben de bu şiarla yol aldım.

Venedik’te filmi izleyen bazı yabancı eleştirmenler “Ülkenin köpek dövüşü sorunu üzerine bir film” gibi ifadeler kullandılar. Buradan hareketle, filmin derdinin özellikle uluslararası alanda anlaşılamayacağını düşündüğün oldu mu?

1000 kişilik bir basın gösterimi yapıldı. Film esnasında çıt çıkmadı. Türkiye’de katıldığım gösterimlerde ise özellikle mizahtan kaçındığım ve güldürü amaçlamadığım noktalarda gülünürken, beklediğim yerlere de bu anlamda bir reaksiyon verilmedi. Elbette filmle ilişki kurabilmiş seyirci de hakkını verdi ama genel anlamda bir iletişimsizlik söz konusu oldu. Dışarıda da bunun bir “köpek dövüşü”nden ziyade kocaman yürekli bir çocuğun köpeğiyle hikayesi olarak algılanması bizi mutlu etti.

Antalya’da yazılan ve gösterimlerde okunan bildiri dışında sansüre karşı bir çalışma yapıldı mı? Tüm sansür süreci hakkında ne düşünüyorsun?

Her şeyden evvel biz İsviçre’de yaşamıyoruz. Bazı insanlar kendilerini orada yaşıyor sanıyor. Ben kendime sansür yaptırtmam. Antalya’nın nasıl bir festival olduğu ortadadır. Olayların üzerine bir şeyler düzeltilmeye çalışıldı ama becerilemedi. Ancak kişisel düşüncem, abartmaya da gerek duymuyorum. Bunun önceki seneleri de var, CHP iktidarında da vardı. Altın Portakal’da sansür…Yeni mi bu? Bana da Antalya değilse bile daha önceki izleyen otoriteler köpek vahşeti içeren sahnelerin törpülenmesini buyurdu ama film bugün burada. Sansürdense gerekirse film dağıtılmasın, oturup evde kendim izlerim. İyiyse bir gün ortaya çıkar zaten.

 

Röportaj: Eray Yıldız, Kaan Karsan
Deşifre: Eray Yıldız

Araç çubuğuna atla