Röportaj: İnan Temelkuran – Siirt’in Sırrı

Kaan Karsan
Kaan Karsan
27 Eylül 2012

Altın Koza’nın yıldızlarından biri olan ve festivalden üç ödülle dönen Siirt’in Sırrı‘nın iki yönetmeninden biri olan İnan Temelkuran ile yeni filmi hakkında konuştuk.

Çok soruldu muhtemelen ama hikayeyi nereden buldunuz?

Evet, çok soruldu, istersen sorma ama…

Biz yine de soralım…

Milli takım kampında bulduk. Eşim kadınlarla ilgili bir şey yapmak istiyordu. Beraber yapacaktık. O başlayacaktı ben biraz daha dışarıdan destek olacaktım. Bu ev kadınları, çalışan kadınlar, o çalışan kadınlar içindeki bölümler, ev kadınlarındaki bölümler olarak değişik bölümler… Böyle yüzlerce alt başlık çıkıyor. Böyle bir şeyin altından kalkamayız, nereden neyi anlatabiliriz diye düşünüp kafayı yorarken sporcu kadınlar çıktı. O da tek başına Evin değildi, yapıyla ilgili bir şeyler anlatmak istiyorduk ve öyle de başladık aslında. Fakat o da altından kalkılabilecek gibi değildi. Üç kişiydik eşim ben ve çalışma arkadaşımız Nuray.… Karateci, boksör kızlar var ve bunların alt-türleri var. Hepsinin ayrı ayrı turnuvaları da var. Bitmiyor, yetişemiyorsunuz. Dört kız seçerek görüntü toplamaya karar verdik. Dört kızı seçmiştik fakat onun da altından kalkamayacağımızı görünce ve bir de Evin’in hikâyesi  “istediğimiz her şeyi buradan anlatabileceğiz” diye bir his uyandırdı bizde. O zaman, böyle devam edelim dedik… Dediğim gibi milli takım kampında karşılaştık ve devam etti. Ben değil yani onu eşim buldu.

Ailesi nasıl baktı olaya? Abisi mesela…

İyi, misafirperver bir şekilde ağırlandık. Zaten Evin 2010 yılında Avrupa Şampiyonu olmuştu. Elbette bir-iki gazeteci gelmiş. Alışkınlardı yani.

Sporcularla birlikte yurtdışına gittiniz. Hikayeyi daha bir ‘uluslararası’ karşılaştırma yapmak adına oradaki sporcularla röportaj yapma girişiminiz oldu mu?

Ben İzmir’e, Kuşadası’na Siirt’e gittim ama yurtdışına gitmedim. Rotterdam Avrupa Bayanlar Boks Şampiyonası’na gittim ama o bu filmde yok. DVD ekstralarında olacak. Bir ara şöyle bir şey de düşündük :Bu işi daha uluslararası hale getirmek için Amerikalı bir güreşçiyle karşılaştırmak… Dünya Şampiyonası’nda Zoe diye ABD’li bir kızı öyle takip ettik. Fakat dramatik tarafları elbette daha az olduğu için bıraktık. Bir de  bir yıl daha uzayacaktı iş. Ekonomik durumumuz ve iki küçük çocuk, yani hayat gerçekleri izin vermedi. Ben Made in Europe’u  üç ülkede yaptım ve çok zorlandım. Üç ülkede film yapmak öyle göründüğü kadar kolay değil. Hele bağımsız, parasız filan yapayım derseniz ve de vize gibi önünüzde kocaman bir engel varken… Oralara pek girmemeye karar verdim. Zoe ve diğer ülkeden güreşçileri Evin’e sorabilirsiniz, o daha iyi anlatır.

Siirt'in Sırrı Filmi

 

Kurgu esnasında ne kadar görüntünüz vardı, ne kadarı kaldı?

21 bine yakın klip vardı. 300-400 saat kadar. Bazı klipler tamamen röportajdı…

Son halini nasıl aldı, nasıl bir akış oluşturdunuz? Bambaşka bir şeye dönüşebilirdi…

Çalıştık (gülüyor)… Sonuçta hikaye anlatıyorsunuz. Bir kız var, bir yerde yaşıyor, bir ailesi var. Bunları anlatacaksınız, ilginç bir giriş yapacaksınız. Metodu var yani… Ama tabi o görüntülerin hepsini izlemek çok yorucu bir süreçti.

Kürt kökenli bir aile…

O da işin bir tarafı olsun istedik, ama daha insani tarafından bakarak.

PKK’nin ilk saldırısından bahsediliyor, devamı var mıydı? Kurguda azaltıldı mı? Anlatılan öyküde başka şeyler de söyleniyor muydu?

Ne desinler ki? “Barış istiyoruz, kimse ölmesin istiyoruz” ne diyecekler? Diyecek başka bir şey var mı? Sen en son yeni ne duydun? İşte belki bu film son yeni şey… 20 km yürüyüş takımımızda bir çocuk var ve Diyarbakır’da 1 Mayıs’a katıldı diye şu an hapiste, milli takımdan da atıldı. Haberini takip et. O yüzden o tanımlara çok girmek istemiyorum.

Siirt’te işlenen birkaç cinayetten bahsedildi ve çok hızlı geçildi o kısım. Bu sadece Siirt’in arka planını anlatmak için miydi?

Evet, tabii. Nerede yaşadığımızı bir görelim diyeydi ve tam da filmi çektiğimiz esnada yaşanan olaylardı. Sen o olayı hatırlıyor musun mesela?

Hayır, maalesef. Şaşırdığımız da buydu zaten.

Bunu hatırlamıyoruz çünkü üzerine 200 tane daha olay oldu. Öyle ölüyorlar zaten, herkes bok yoluna gidiyor. Peki, şöyle bir şey sorayım sana. Bir gün barış olacak ya da ülke bölünecek ya da ülke batacak; velhasıl akan kan duracak. Durduğu zaman, bu kadar insan öldü, niye öldü diye soracaklar, ne diyeceksin o zaman? Saçma sapan yani… Hele barış olunca. Nasıl  özür dileyeceğiz.  “Biz barış yapabiliyoruz ama 30 yıl önce yapmadık kusura bakmayın”, saçma…

 

 

Filmin en vurucu anı ‘Siirt Avrupa mı?’ sorusu sanırım. Ve Evin’in buna verdiği cevap…

Değiliz  Avrupa. Ama öbür taraf da değiliz. Siirtli ile de bir sürü Iraklı’yı karşılaştıralım, Allah kahretsin Siirt de onlardan daha iyi! Ama evet Ortadoğu’ya daha yakın. Coğrafya da böyle bir şey… Sınırı değiştirince, çizgiyi geçince bambaşka bir kültürle karşılaşmıyorsunuz.

Film vizyona çıkacak mı?

Vizyona çıkmak eğer önemli bir şey haline gelirse, ‘vizyona üç adet filmi çıkmış’ yönetmen olmak istersem bir iki kopyayla çıkarırız İstanbul’da bir yerlerde. Siirt’te çıkmak isterdim ama sinema yok. BDP’li belediyeden “gel filmi oynatalım” diye bir şey beklerdim. Ama henüz gelmedi.  Aynı şey Bornova Bornova için de geçerli, onlar da destek olamadılar. Büyükşehir belediyesinin çöpünde bulduk dosyalarımızı.

Belki de onlar kızmıştır biraz size? Bornova Bornova neredeyse distopik bir filmdi, o mekân hakkında…

Sonra da gala yaptılar ama… Ödül alınca sahip çıkmak kolay.

‘Belgeselle kurmacayı birleştirelim’ formülü ülkemizde epeyce karşımıza çıkmaya başladı. İşi böyle bir türe dönüştürme fikri var mıydı aklınızda?

Bu yapıyla ilgili bir şey yapmamanın önemli bir nedeni var aslında. Çünkü öyle izleyince ‘aman Allah’ım bu neydi?’ hali olmuyor. Bilmiyorum hangi hali daha iyi. Ama öyle olmasını istemedim. Belgeselden para kazanılmaz ama kazanılacaksa da böylesinden kazanılsın diye bu şekilde ilerledik.

siirtin sırrı

 

Sizinle ilk iletişime geçtiğimizde sözün artık bir önemi kaldığını düşünmüyorum demiştiniz…

Bu Türkiye ile ilgili, dünyayla ilgili değil. Konuşuyoruz işte (gülüyor)… Aynı problemleri kırk yıldır dünyada değişmeyen kaç ülke vardır diye düşünüyorum. Bir biz değişmiyoruz. Söylenecek yeni bir şeyler yok. Bombalar 34 tane çocuk öldürüyor. Onlarca askeri, gerillası, sokakta yürüyeni… Delikanlıysanız yumruk yumruğa çarpışın. Uzaktan vurmak kolay! Hiç mertçe değil. Bu ülkede bir politikacının özür dilediğini hatırlıyor musun? Ben görmedim! Erdoğan ne diyor? “Hatalarımız olmadı mı? Oldu.” ‘Süreci yönetemedik’ filan… Evde ölen kadınlar, iş kazasında ölen adamlar… O kadar çok tuhaflık oluyor ki, daha insani problemlere sıra gelmiyor. İnsanlar niçin grev yapıyorlar? Yani hiç kimse de, yazıyorlar ama üzerine kimse gitmiyor. Biliyorsunuz kimin o tersaneler… En son şaşırdığımız şey ne? Artık sadece kızıyoruz. Şaşıracak bir şey kalmadı bence, şaşırmamak insanlığımızı alıp götürüyor mu? Acaba bir şeyler değişiyor mu bu ülkede? Ben delirmolduğumuzu düşünüyorum. Bunun üzerine bir şeyler yazıyorum şimdi.

Yeni projeniz… Kurmaca mı?

Çekmiyorum da yazıyorum şimdi. Kurmaca olacak. Bornova Bornova’nın tersi… Bu kez karakter eğitimsiz filan değil. Eğitimli dediysem de öyle ‘ODTÜ’lü filan değil. Günümüzde geçiyor. KPSS’ye girememiş ya da girmiş ama atanması yapılmamış çocukların, üç insanın arasında geçen bir film.

 

***

Röportaj: Kaan Karsan, Gülçin Kaya, Eray Yıldız

Deşifre: Gülçin Kaya

 

Araç çubuğuna atla