Röportaj: Engin Ertan

Kaan Karsan
Kaan Karsan
06 Nisan 2011

Yıllardır takip ettiğim bir Sinema Dergisi yazarı olan Engin Ertan ile İstiklal Caddesi’nde Urban’da buluşup keyifli bir söyleşi yaptık. Röportaj biraz ani biraz da geç gerçekleştiği için oluşan aksaklıklardan dolayı özür diliyorum. Sinema üzerine birçok şeyi konuştuğumuz röportaj için Engin Ertan’a hem güleryüzlülüğü hem içtenliği hem de bize verdiği destek için bir kez daha teşekkür ediyorum.

Haftada kaç film izliyorsunuz? Film kültürünüzü beslemek için film izlemek dışında bir uğraşınız oluyor mu?

Standart  bir sayı veremem. Sinemada vizyondan iki film dvd’den de beş film, haftada beş film oluyordur herhalde. Film kültürü ise genişlemesi asla durmayan bir süreç.Film izlemek dışında okumaya, araşırmaya, makaleleri takip etmeye dayanan kısmı da var. Sinema kitapları da oldukça fazla başvurduğum kaynaklar.

Türkiye’deki film eleştirmenlerine bakış, Avrupa’dakinden ne kadar farklı? Film eleştirmeninin işlevi, bu ülkede, diğer ülkelerdekine benziyor mu?

Çok farklı olduğunu zannetmiyorum

Aşağı yukarı benzer sorunlar  var aslında. Basında film yazılarına ayrılan yer oldukça kısıtlı. Sinema dergisinde zaten bu konu üzerine bir dosya hazırlamıştık adı da “eleştirmenler ne işe yarar”dı. Dış basından, yazılardan takip edildiği üzere de dünyanın her yerinde benzer sorunlar var. Türkiye’ye özgü olup olmadığını tam kestiremiyorum; ancak  burada daha fazla aydın düşmanlığı olduğu söylenebilir.

Ayrıca eleştirmenleri etiketleme, onları elististlikle suçlama gibi bir çaba da var basında.

Bir film eleştirmeni tüm geçimini buradan sağlayabilir mi?

Kadrolu bir çalışan olarak bir yayın organında çalışıyorsa evet. Tabi çalıştığı yere göre de değişir bu.  Türkiye’deki yaşam koşullarıyla mukayese edildiğinde şikayet edilecek bir olmadığı kesin tabi ama bir eleştirmenin kendini eğitmesinin, okuduklarının karşılığını alamadığı da açık. Hele bir de sürekli seyahat halinde olunabilecek, kitap ve dvd satın alma gibi ihtiyaçlar talep eden bir meslek olduğu için bazen tüm bu ihtiyaçları karşılayabilmek pek mümkün olmayabiliyor. Birçok kişinin sandığı gibi film eleştirmenleri sinema ile ilgili kaynaklara ücretsiz olarak da ulaşamıyorlar.

Sinema tutkunuz ne zaman ve neyin etkisiyle başladı? Film yazıları yazmaya ne zaman başladınız, sinemaya adımınızı ilk olarak nasıl attınız?

Çok küçük yaşlarımda, sinemayla ilgilenen fazla epeyce kişi vardı etrafımda. Örneğin; bir sinefil olduğu söylenemeyecek olsa da annem film izlemeyi çok severdi.  Yakınlarım sayesinde bulunduğum ortamlarda yoğun bir şekilde sinema üzerine konuşulurdu.  Küçük yaşlardan itibaren sinema ilgimi çeken bir sanat dalı oldu bu nedenle. İlkokul öncesi dönemde her haftasonu sinemaya gitmek için  tutturuyordum. Evde büyüyen bir çocuktum; yaşadığım astım hastalığı,- gece uyku sorunları ve bunun gibi etkenler nedeniyle genellikle evdeydim ve bu nedenle okumayı erken öğrendim. Filmler hakkında ilk notları ilkokul döneminde birer cümlelik kısa yazılar formatında tutmaya başladım. Lisede okul dergisinde sinema sayfasını ben hazırlıyordum.. Üniversitede İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudum. Sinema dergisinde yaptığım başvuru sonucu çevirmen olarak yarı zamanlı başladım. Zaman içerisinde filmler üzerine yazdığım yazıları da göstermeye başladım. Mehmet Açar da yayımlamaya karar verdi.

Şu ana kadar bir film projesinin içerisinde misal bir yönetmen ya da bir senarist olarak yer almayı hiç düşündünüz mü? Böyle bir hedefiniz var mı?

Yüksek lisans yaparken mecburen kısa film çektim; ancak bana göre bir şey olmadığına kanaat getirdim. Sinema hakkında bu kadar okuyup yazınca, sinemanın bu denli içinde olunca tabi ki de insanın aklına bir sürü fikir geliyor. Ancak filmler üzerine bir şeyler yazmak, okumalar yapmak beni daha fazla heyecanlandırıyor. Aslında küçükken ilk ilgi duymaya başladığımda tabi ki de üreten bir sinemacı olmak istiyordum. Ancak büyüdükçe yazma kısmı çok daha fazla ilgimi çekmeye başladı.

B tipi filmlere ve istismar filmlerine de özel bir ilginizin olduğunu okuyorum sürekli olarak. Sizin bu sinemaya ilgi duymanızın nasıl bir geçmişi var?

Filmlerin Türkiye’de bir iki sene gecikmeyle gösterime girdiği dönem,E.T gelmişti. E.T’nin sinemada gösterildiği dönem bir de onun Türk versiyonu “Badi” oynuyordu.  E.T’yi izlemek için sinemaya gittiğimizde ona bilet bulamayınca bir çocuk olarak oldukça üzülmüştüm.  O gün, E.T yerine “Badi”yi izledim. Arkadaşlarımın bu olayın benim için bir kırılma noktası olduğuna dair çeşitli teorileri var ancak ben böyle düşünmüyorum. Küçük yaşlardan itibaren korku hikayelerine ilgi duymaya başladım ve daha sonra da korku filmleri ilgimi çekmeye başladı. Türler arasında en çok ilgimi çeken korku türü oldu. Mizah duygusu oldukça kişisel bir şeydir ve ben de beklenmeyen yerden mizah çıkaran şeylere daha çok gülüyorum. B filmlerinin beklenmedik mizah duygusu, bazen istemeden komik olmaları beni çok cezbediyor. Çevremde de buna benim kadar ilgi duyan insanlar olunca bu ilgi katlanarak büyüdü. Örneğin Yeşim Tabak benim çok eski bir arkadaşımdır, onunla aramızda yaptığımız film değişimleri, çeşitli yerlerden edindiğimiz gizli filmler bu ilgiyi hep arttırdı.

Son dönem hiç  iyi korku filmi izleyebildiniz mi peki?

Amerika’dan hayır.  70’lerdeki filmlerle bugünkü büyük stüdyo filmleri arasında çok büyük farklar var. Ben açıkçası filmlerdeki şiddet pornografisinden hoşlanmıyorum. Korkuyu başka bir  türe de yaklaştırabilen filmleri daha çok beğeniyorum. Ancak son dönem IF’te izlediğim “Amer” filmini kesinlikle önerebilirim.

Türkiye’de sinemanın, kısıtlı bir kitle dışında, tamamen bir eğlence sektörü olarak görülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sinema seyircimizin sinemamızdan genel beklentisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Sinemanın eğlence sektörüyle bağlantılı bir yönü olduğunu reddedemeyiz. Bu yanlış, biraz da eleştirmenlerin basında ne kadar yeri olduğuyla alakalı.  Ülkemizde eleştirmen ve seyirci arasında bir kutuplaşma durumu öne çıktığı için beğeniler birbirinin zıttı gibi gözüküyor ancak ana akım dışında kalan filmlerle popüler filmler birbirinin zıttı değil aslında. Ülkemizde böyle bir algının olması üzücü. Zaten bu eleştirmenlerin işini de çok zorlaştıran bir şey.

Genel bir beklentiyi ne kadar tartabilriz bilmiyorum, zira beklentiler çok değişkenler. Bazen korku türü inanılmaz bir şekilde ilgi görmeye başlıyor, tüm yapımcılar, dağıtımcılar korku filmlerine yöneliyorlar; ancak daha sonra bir anda kimse korku filmlerine gitmemeye başlıyor. Mesela bir belgesel olarak “İki Dil Bir Bavul” filminin  yüz bin seyirci  gibi iyi bir gişeye ulaşabilmesi büyük bir başarı. Bu nedenle seyirciyi hafife de almamak gerekiyor, çünkü seyirci zayıf noktaları fark edip reddedebiliyor. Buradan hareketle beklentiyi tam olarak ölçmek zor.

Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimizin, hem Avrupa Festivallerinde hem de ulusal festivallerimizde aldıklara ödüllere rağmen bu kadar az ilgi çekebiliyor olmaları, yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum mu? Yoksa tüm dünyada sanat filmlerine gösterilen ilgi sınırlı mı? Bu yönetmenlerin izlenebilmek için kendi tarzlarının dışında filmler çekmeleri mi gerekiyor?

Kendi  tarzları dışında film çekmeleri gerektiğini düşünmüyorum bu insanlar da zaten bunu asla yapmayacak yönetmenler. Aslında sanat filmlerine gösterilen ilgi bütün dünyada benzer denilebilir. O filmlerin gişeleri yurtdışında daha fazla olsa da toplam sinema seyircisi ile oranlandığında benzer sayılara ulaşılabiliyor. Dağıtım teknolojilerinin de gelişmesiyle filmlerin ne kadar yayıldıkları ve izlendikleriyle ilgili sayılara da ulaşmak imkansız hale geldi. Bazı filmlerin sinemada seyirci sayıları oldukça az olsa da, evde ne kadar izlendikleri hep bir tartışma unsuru olabilir. Ayrıca bazı insanların haberi bile olmuyor bu filmlerden. Basında bulabildikleri yer oldukça az, belki bunda bizim de suçumuz vardır. Sinema dergileri bu filmlere yer veriyorlar elbette; ancak belki de daha çok üstünlerine gitmeliyiz. Belki de insanlar duymadıkları için izlemiyorlardır.

Türk televizyonu ve Türk sineması arasında nasıl bir korelasyon var sizce?

Kötü. Tüm dünyada bu televizyonlarda bu kadar yaratıcı olunan bir dönemde Türk televizyonunun bu kadar geriye gidiyor oluşu şaşırtıcı ve kötü. Televizyonumuzda insanın zekasını hafife alan şeyler gösteriliyor. Sonuçta televizyon sinema gibi özel bir ilgi gösterilip de izlenilen bir şey değil, herhangi bir iş yaparken arka planda açık kalabiliyor. Belki de bu nedenle televizyonumuz seyirciye çok kısıtlı bir dünya sunuyordur. Sinemamızla ilgili söylemediğim birçok olumsuz şeyi, televizyonumuz için söyleyebilirim yani.

Tüm dünyada dar ekrandan geniş ekrana geçiş, televizyonu sinemaya yaklaştırmaya başladı. Televizyondaki bir çok yenilik sinemadan etkilenip, sonra bu etkiyi sinemaya olumlu bir şekilde geri çeviriyor. Televizyon, birçok ülkede sinemasına yarar sağlarken bizde tam tersi işleve sahip. Yapımcılar bazı işlerin televizyonda iş yaptıklarını görünce, “hadi bunu sinemada da yapalım” diyorlar.

Son dönem izlediğiniz Türk filmleri arasında, her dönem “çok önemli filmler” olarak kalacak filmler var mı? Bir sonraki işini heyecanla beklediğiniz bir genç yönetmenimiz var mı?

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesi’nin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Reha Erdem’in çok tutarlı ve kalıcı filmler çektiğini de söylemek mümkün. Derviş Zaim’in Osmanlı sanatlarını çıkış alarak yansıttığı anlatım denemeleri de oldukça önemli. Özcan Alper’in “Sonbahar” filmi de her ne kadar kişisel olarak favorilerimden olmasa da hem eleştirmenleri hem de seyirciyi yakalayabilmesi ve Avrupa’da gördüğü büyük ilgi bakımından oldukça önemli.

Sinemamız, yönetmenlerimiz ve sinema seyircimiz genel anlamda nasıl bir dönemden geçiyorlar şu anda?

Bir yükseliş olduğu kesin. Türkiye zaten birçok nedenle şu an bir cazibe merkezi. Festivallerde gösterilen kalbürtüstü filmler ile çıkışın sağlandığı kesin. Bu yükseliş birkaç yıldır önce başlamış olsa  bile halen taze. Şu an için umutlu bir bakışım olduğu söylenebilir tabi ancak bunun sonrası da çok önemli. Bu dönem ilk filmlerini çeken yönetmenlerin başarıları da oldukça ilgi çekici.

Avrupa sineması diyince aklınıza ilk olarak ne geliyor? Bu sinemayı Hollywood’a karşı nasıl konumlandırıyorsunuz? Beklentiler ve verilenler ne kadar farklı?

Çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Amerikan sineması deyince akla hemen Hollywood geliyor. Ancak Amerika’da Hollywood filmleri dışında da yapılan da çok şey var. Avrupa sineması deyince aklıma ilk gelen ise çeşitli Avrupalı oyuncuların veya filmlerin kareleri oluyor açıkçası.

Beklentiler ve verilenlerinse çok farklı işlediklerini düşünmüyorum.

Son dönem izlediğiniz ve ileride mutlaka kültleşeceğini düşündüğünüz bir film var mı?

Son dönem kültleşme kriterleri çok değişti. Eskiden teknoloji nedeniyle filmlerin yayılması çok zaman alıyordu. Şimdi ise bir filmin fitili internette ateşlendiği anda film büyük bir hayran kitlesi kazanıyor. Film için kurulan fan siteleri ve yazılan blog yazıları ile film kısa sürede çok fazla kişiye ulaşmayı başarıyor. Bu nedenle son dönem kendi kendime keşfettiğim bir film olduğunu söyleyemem. Zaten ben de genelde film internette patladıktan sonra izleme şansı bulabiliyorum. İzleyip çok beğendiğim ve gelecekte de “önemli” kalacaklarını düşündüğüm birkaç film saymam gerekirse ise: daha önce de bahsettiğim  “Amer”  örneğin. Son dönem beğendiğim diğer filmler: Attenberg, Dogtooth, İf’te izlediğim Kara Çayır(Yunan sinemasının da büyük bir atılım içerisinde olduğunu düşünüyorum). Ayrıca Berliner Filmschule dahilinde yapılan filmler de çok ilgimi çekiyor. Örneğin: Everyone Else, Falsher Bekenner ve Jessica Hausner’in  “the Lourdes” filmi.  Daha popüler olanlardan saymak gerekirse de, Coenler’in A Serious Man’i, Jane Champion’ın Bright Star, Todd Haynes’in  I’m Not There’i geliyor aklıma. Ayrıca mesela Godard ne çekse merak ederim, zaten Socialisme’i de oldukça beğendim. Bunun dışında  Shaun of the dead’de gülmekten astım krizi geçiriyordum az kalsın.

Son dönemdeki birçok popüler filmin ve yönetmenin adını saymadınız, mesela Oscarlarda beğendiğiniz bir film olmadı mı?

En iyisi Oyuncak Hikayesi 3’tü bana kalırsa. Onun dışında Blue Valentine’ı da çok beğendim. Paralel kurguyu son derece güzel bir şekilde kullanıp geçmiş ile bugünü tekniğin etkisi hiç azalmadan etkili bir biçimde yansıtmayı başarıyordu.. Mesela Christopher Nolan yıldızım Memento’dan sonra bir türlü barışmadı. Bence kendisi bilindik şeyler yapıp kendisini bir gömlek yukarıda görecek kadar ciddiye alıyor. Mesela ben bir Batman fanatiği değilim; ancak Tim Burton’ın Batman vizyonu benim için çok daha çekici. Batman Begins yine bir nebze iyiydi ancak Dark Knight’ı gerçekten hiç sevemedim. Heath Ledger’ın o yere göre sığdırılamayan joker performansını da beğenmedim. Christopher Nolan’ın kendisini çok ciddiye alıyor olmasından hiç hoşlanmıyorum. Bence Nolan tam bir kapalı kutu. Yetenekli yönetmen, çok iyi bir senaryo yazarı; ancak bulduğu konseptlerin bir türlü dışına çıkamıyor. Örneğin Matrix bu anlamda kendi yarattığı evrenin dışına çıkıyor, hayata ve gerçekliğe dair bir çok şeyi referans alan onlarca soru soruyor. Fakat Inception kendi evreninin dışına çıkamıyor.  Öyle bir fikirle bir film yapıyosan daha eğlenceli ve daha küçük olmalı, büyük olacaksa ise yeni bir anlamı olmalı. Memento konusunda ise böyle düşünmüyorum. Memento kalıcı hem twistiyle hem kurgusuyla kalıcı olacak bir şeyler getiriyor türe.. Halen beğendiğim bir film.

Şu an içinde bulduğumuz festival döneminde izlediğiniz filmlerden, özellikle tavsiye etmek istediğiniz ve salonundan çok mutlu ayrıldığınız bir film oldu mu?

Raul Ruiz’in çektiği Lisbon’un Gizleri, Attenberg ilk aklıma gelenler.  Meek’s  Cutoff da  western ve günümüz Amerika’sı ile ilgili beklendik bir bağlantı kuruyor ama bunu çok iyi yapıyor. Belgesel kuşağından  “The Ballad of Genesis And Lady Jaye’i önerebilirim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Shit Year filmlerini de bunlara ekleyeyim.

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5