Röportaj: Deniz Akçay – Köksüz

Bir Ayağı Eksik Aileler

Geçtiğimiz sene İstanbul Film Festivali’nin en güzel sürprizlerinden biriydi Köksüz. Ne anlattığını çok iyi bilen, iyi bir sinemacıyla tanışmıştık. Ve şimdi nihayet bu önemli film vizyon yüzü görüyor.

Deniz Akçay, sanki -ilk filmi değilmiş gibi – hem hikayeye hem de kameraya hakimiyetiyle bir hayli dikkat çekici bir filme imza atıyor. Üstelik aile gibi son dönemde sinemamızda sıkça karşılaştığımız bir mesele hakkında özgün ve gerçek şeyler söylüyor. Biz de yılın en iyi yerli filmlerinden olan Köksüz’ün gösterime girmesini fırsat bilerek yönetmene kulak veriyoruz:

‘Babanın yokluğu’ gibi temel bir meseleyi işliyorsun. Filmin hikayesinin kişisel bir tarafı var mı?

Hikayeyi tanımlarken aslında ne ‘gerçek bir hikayeden’ diyebilirim ne de ‘kurmaca’. Babamı erken yaşta kaybettim ve sonrasında algım ister istemez bu ‘bir ayağı eksik’ ailelere kaydı. Ve hem kendi hikayemden, hem yakın arkadaş ya da tanışlardan görüp dinlediklerimden devşirdiğim bir kurmaca çıktı ortaya. İçindeki hikayeler pek çok gerçek hikayeden devşirilmiştir, bu yüzden ‘gerçek hikayeden esinlenilmiştir’ diyebilirim fakat pek çok farklı hikayeyi harmanladığı için de aslında bir kurmaca.

köksüz_2

‘Erkeksiz hayatın zorluğu’ gibi muhafazakar bir tuzağa düşmüyorsun, tek tek bireylerin psikolojisini masaya yatırıyorsun. Başka yerlere savrulma riski olan bir konu; Zorlandın mı ya da çekincelerin var mıydı?

Filmi ne yazarken ne çekerken aklımın ucundan geçti ‘erkeksiz hayatın zorluğu’. Böylesi kişisel bir meseleye soyunurken insan kendi ezberinden yola çıkıyor ve biz her biri kendi hayatına sıkı sıkıya sahip çıkan 4 kadından oluşan bir aileyiz aynı zamanda. Asıl anlatmak istediğim, bugüne kadar Türk sinemasında nedense es geçilen türden bir anne kız ilişkisiydi. Babanın yokluğu bu hikaye için sadece bir astar olabilir.

Anne karakteri sinemada sık karşılaşmadığımız derecede uçlarda olsa da aynı zamanda yakından tanıdığımız bir karakter. Kalsik bir Türk kadını profilinin neresine düşüyor Köksüz’deki anne?

Yaşadığımız topraklarda nedense bir figür olarak anneyi pamuklara sarma eğilimindeyiz. Aslında nedenini anlamak mümkün, hepimizin bilinç dışında bir arzuyu besliyor, sığınılan sonsuz şefkat limanı. Bu yüzden idealize ediyoruz. Pek çok filmde, her ezaya katlanan ve gıkı çıkmayan cefakar anneleri izlerken, tam senin sorduğun şeyi sormak geçer aklımdan: ‘Neden bu kadar uçta bu anne?’ Oysa ki anne önünde sonunda bir insandır ; kendi gücenikliği, eksikliği ve hayıflanmalarıyla. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, çatışmadan azade bir figür de değildir. Bunları söylerken, 9 aylık bir kızım olduğunu da not düşmek isterim. Yolun çok başında olmama rağmen yaşadığım kafa karışıklığının haddi hesabı yok. ‘Hayatımdaki en değerli varlık’ tanımlaması bile ilerde O’na nefes aralığı bırakmamaya yetebilir.

Köksüz’deki anne, kendine giydirilen kimlikler dışında bir kişiliğe sahip değil. Bugüne kadar hep birinin karısı, birilerinin anası, bir evin mutlak düzen sağlayıcısı olmuş. O kadar çok ki etrafımızda örneği, tanıdık olması normal. O tanımlamalardan birinin bile değişmesine tahammülü yok. Ancak bildiğini koruduğu zaman çocuklarına da faydalı olacağını düşünüyor. Film boyunca hiçbir eyleminde bilinçli, kötücül bir hesap yok. Tek derdi, sahip olduklarını korumak. Bu açıdan ben ona zorlayarak da olsa neredeyse ‘anaç’ bile diyebilirim. Bildiği anaçlık o çünkü. Belki de bu yüzden tanıdık bizim için. Çocuklarının aleyhine kürek çektiğinin farkında bile değil. Ne zaman onlar dış dünyaya , o korkulası evrene , kadının sınırları dışına çıkmakta ısrar ediyor, ipler o zaman kopuyor. Kadının bundan sonraki tüm eylemini aslında bastırılmış korkunç bir korku şekillendiriyor.

köksüz-5

Aile içinde bir iktidar mücadelesi de var. Bunu yine ‘evin erkeği’ meselesi üzerinden mi okumak gerek?

Keşke öyle okumasak(Gülüyor)… Şunu demek istiyorum bu hayıflanmayla; bu evde eğer anne gitseydi. baba ve çocuklar arasında içeriği bambaşka ama özü aynı çatışmalar yaşanacaktı. Birini kaybettiğimiz zaman, hele ki bu anne baba kardeş gibi birinci dereceden bir yakının kaybıysa, hayata dair tüm ezberimiz sarsılır. Ve kimliğimizin bir parçası da o sallanan zeminde elimizden kayıp gider. Çünkü hepimiz -ne kadar bunu arzu etmesek de- kendini içine doğduğu , halen içinde bulunduğu koşullar ve kişilerle tanımlarız. Birinin çocuğu, birinin anası, birinin kardeşi, birinin babasıyızdır. Bunlardan biri hayatımızdan çekildiğinde, mesela kendi adıma babam benim hayatımdan gittiğinde, ben artık kimin kızıyım? Bu, benim hayattaki arayışımın seyrini kökten etkileyecek bir durum değil midir? Annem gittiğinde? İçgüdüsel olarak ben o boşluğu doldurmak için vargücümle çalışmaz mıyım? Bu hikayede, kayıp figür ‘baba’ olduğu için, iktidar mücadelesi yaşanıyor. Ama kayıp ‘anne’ olsaydı , bu defa başka bir boşluk doldurma arzusu, o çabanın nafileliği ve o nafileliği birbirinde deneyimleyen ev ahalisinin aslında hayata duyduğu fakat başarıyla birbirine yönlendirdiği öfkesi yine birikecekti.

İnsanın kendinden, hayatından vazgeçmesi gibi bir durum da var. Film biraz da bu tercihler ve sorumluluklar arasında gidip geliyor diyebilir miyiz?

Aile biraz böyle birşey. Birbirinin hem en büyük desteği, hem en büyük yükü olmayı başarabildiğin ilginç bir organizma. Filmde anlatma arzusunu en yoğun hissettiğim duygu da buydu.

Daha önce televizyon işlerin var ve bu ilk filmin. Nasıldı sete çıkmak?

Benim gibi bir hikaye anlatıcısı için ilk set, mide krampları ve soğuk terler demek. Bu yüzden bizim mütevazı bütçemiz en azından duygusal açıdan lehime çalıştı. Şartların -iyi anlamda- olağandışı seyrettiğini söyleyebilirim. Setin profesyonel takımı, temelde hikayeyi sevdiği ve destek vermek istediği için oradaydı. Böyle olunca, tedirginliği törpüleniyor insanın. Bir de Ahmet (Katıksız) elbet. Göz temasını hiç yitirmeden çalıştık sette. Sadece sahnenin duygusuna odaklanabilmem için bana muazzam bir alan sağladı. Bu sebepledir ki, beklediğimin çok altında zorlandım. ‘Beklediğimin çok altında’dan kastım, ölmemiş olmaktır.

 

Röportaj: Hasan Cömert

Araç çubuğuna atla