Röportaj: Civan Canova – 72. Koğuş

Kaan Karsan
Kaan Karsan
28 Mart 2011

Bu yazıda, “Sokağa Çıkma Yasağı” ve “Ful Yaprakları” gibi ünlü tiyatro oyunlarının yazarı, “Eve Dönüş” ve “72. Koğuş”un altın portakallı kötü adamı Civan Canova ile, “72. Koğuş”un gösterimde olduğu şu dönem yaptığım röportajı bulabilirsiniz. Kendisine, bizi kırmadığı için bir kez daha çok teşekkür ediyoruz. Kendisiyle televizyon, oynadığı filmler, yazdığı oyunlar ve projeleri hakkında konuştuk.

Öncelikle röportaj ricamızı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. O sene performansınızla ortalığı kasıp kavurduğunuz, Ömer Uğur filmi “Eve Dönüş”’den başlamak isterim. O rolü bu kadar özel kılabilmek için özel bir çalışma yaptınız mı? Ve bu vesileyle kötü adamı mı oynamak daha zordur, yoksa iyi adamı mı?

Senaryoyu ilk okuduğumda, o işkenceci polis rolünü, senaryonun bütünlüğü içersinde öyle özellikli bir rol olarak görmedim. Değildi de zaten. Konu, kurgu gereği, işkence göreni ve onun çevresini ele alıyordu. Polis(ler) fondaki yan kişilerdi sadece. Hatta adı bile yoktu canlandırdığım karakterin. “Şef” olarak geçiyordu senaryoda. Çünkü kurgu doğal olarak diğer kişilere göre yapılmıştı. Ama bize okulda şöyle öğretmişlerdi, tiyatro ustası büyüklerimiz; rolün küçüğü ya da büyüğü yoktur. Bu laf genelde oyunculara rol beğendirmek için bir pompa vazifesi olarak kullanılsa bile özünde doğrudur. Her rol özeldir. Ama onu özel kılmak için, iyi işlemek gerekir.  Tabi ben içinde olduğum için iyi işleyip işlemediğimi bilemiyorum. Gerçi ödüller de aldım ama ödül almak öyle fazla övünülecek bir şey değil kanımca. Herkes herkese ödül verebilir. Önemli olan oyuncu olarak kendinizi izlediğinizde yaptıklarınızın içinize sinmesi. Senaryodan yola çıkarak düşünmeye başladım karakter üzerine. Süsledim onu kafamda. Çıplak bir rol kişisini hayallerimle giydirmeye, daha doğrusu soluk bir hayali ete kana büründürmeye çalıştım. Bir geçmiş yazdım kafamda ona. Bir aile panoraması oluşturdum. Çevresini, insan ilişkilerini, psikolojik durumunu, ikilemlerini, savunma mekanizmalarını sorgulamaya başladım. O rol kişisiyle ilgili senaryoda yazılmamış olan ne varsa, onları tamamladım kafamda. Ama öyle çok müthiş bir iş yaparmışcasına  ve de sistematik olarak yapmadım bunları. Aynı zamanda oyun yazmayı da sevdiğim için karakterler üzerine detaylı kafa yormak, haz duyduğum bir alışkanlık haline geldi bende. Sadece bende değil tabi, bütün oyuncularda böyledir bu. Ve empati duymaya başladım role. Empati duymak o kişiyi onaylamak anlamına gelmez elbette. Ama oyuncu olarak tat alırsınız kafanızda iyice belirlenmiş bir karakteri canlandırmaktan. Zaten ilk amacımız da, yaptığımız iş ne olursa olsun, onun tadını çıkarmak değil midir? Öyle de oldu. Müthiş keyif aldım oynarken. Çünkü kafamda bir soru işareti kalmamış, herşey yerli yerine oturmuştu. Sanırım seyirci de bu samimiyeti sevdi ve inandı o karakterin gerçekliğine. Tabi önce kendiniz inanmalısınız. Hiçbir rol beğendirilmek için oynanmaz. Oyuncu ruhen tatmin olursa, olsa olsa  beğenilme olasılığı yükselir, o kadar. Buradan yola çıkarak şöyle diyebiliriz sorunun ikinci bölümü için; Kötü ya da iyi rol diye bir ayrım yoktur. İnsan vardır sadece. Bizlerin işi de iyi ve kötü yönleriyle insanı canlandırmaktır. Ama öbür yandan komedi oynamayı daha çok seviyorum.

“Eve Dönüş” filminin politik sinemamız açısından önemi nedir sizce? Filmin cesur olduğunu düşünüyor musunuz?

Önemli bir filmdir kanımca. Üstü örtülmeye çalışılan bir dönemi sorgulamıştır ve ses de getirmiştir. Bu konuları irdelemek artık otuz yıl öncesindeki gibi aşırı bir cesaret istemeyebilir belki ama en azından çoğunluğun lay lay lom filmlere rağbet ettiği günümüzde, böyle bir filme soyunmak, yapımcı ve proje sahibi Ömer Uğur için cesaret işidir elbette.

Televizyon sizin için ne ifade ediyor? Bugüne kadar televizyondan ne beklediniz ve bu beklentileriniz karşılandı mı?

Televizyon günümüzde çok önemli bir araç. Gündelik hayatımızın olmazsa olmazlarından. Medyanın en etkin ayağı. Ama  iyi amaçlarla kullanıldığı gibi, kötü amaçlarla da kullanılabiliyor. Neyse, televizyon üzerine ahkam kesecek değilim ama öneminin farkındayım. Peki bizde doğru mu kullanılıyor? İşte burada kuşkularım var. Dünyanın fokur fokur kaynadığı bir dönemde iki boyutlu dizi karkterleriyle ve saçmasapan kurgularla bu denli iç içe olmak ne derece sağlıklı olabilir ki? Ama eleştirsem bile, ben de ister istemez, bu sektörün bir parçasıyım. Amacım kendi çapımdaki mesleki maharetimi bu sektörde değerlendirmek. Bunu da bir tiyatro oyuncusu olarak, hayat standartımı bir nebze olsun yükseltmek için yapıyorum. Daha fazla bir beklentim yok. Ayrıca bütünüyle de karalamak haksızlık olur. Çok da kaliteli işler var televizyonda. Keşke bütün yayın saatleri içersinde herşey olması gerektiği kadar olsa. Olması gerektiği kadar dizi, ya da haber ya da eğitici program olsa.

Kalitesiz dizilerden geçilmeyen ülkemizde, televizyonun kaliteyle tanışıp kurtulma şansı var mıdır? Yoksa televizyon halkın beklentilerini yükseltmek değil, sadece o beklentileri karşılamak amacında mıdır?

Ticarette talebe göre arz, kar getirir. Kapitalist sistemde her şey gibi televizyon da bir ticaret aracıdır ve amacı kar etmektir. “Doğru haber, tarafsız yayıncılık…” Bu gibi uydurmacalara inanmıyorum. Zihniyet değişmediği sürece böyle devam edecektir bu. Zihniyetin değişmesi de çoğunluğun eğitim düzeyinin yükseltilmesi ile mümkün olabilir. Bunu da isteyen yok galiba. Hem masal anlatanlar, hem masal dinleyenler, herkes memnun halinden. Çin tuzunu sofra tuzu diye kakalayanlar kadar onu mideye indirenler de memnun halinden ve tadından. Demek ki sorun yok.

İçinde bulunduğumuz dönemin en önemli tiyatro yazarlarından biri olarak gösteriliyorsunuz. Özellikle benim çevremde, “Ful Yaprakları”’nı izleyip de hayran kalmayan tek bir kişi bile yok sanki. Tiyatro sizin için diğer sanat dallarından ne kadar daha özel?

Kişisel anlamda tiyatro benim yaşam biçimim. Doktor bir babanın evinde doğsaydım böyle düşünmezdim kuşkusuz. Ama tiyatro ile ilgili ne varsa; kitaplar, oyun resimleri, dergiler, havadisler, provalar, tekstler… yani tiyatro kokan herşey kendimi bildim bileli haz verdi bana. Çocukluğumda vakit geçirmek için babamın tiyatro tekstlerini okur, evde birikmiş olan bavullar dolusu tiyatro resimlerine bakar, eski dergileri karıştırırdım. Böyle bir hayatın içinde serpilmek insanı ister istemez o hayata bağımlı kılıyor. Bilinçlendikçe de farklı amaçlarla dalıyorsunuz o dünyaya. Ve o dünya sizin vaz geçilmeziniz, bir parçanız oluyor. Ben rahmetli babamdan, onun çevresinden, diğer büyüklerimden, sevip değer verdiklerimden, gerek yazarak olsun gerek oynayarak olsun, kendimi tiyatroyla ifade etmeyi öğrendim.

Tiyatro’daki yaratıcılığınızı, bir gün sinemada da gösterme planlarınız var mı?

Bilemiyorum. Daha doğrusu pek plan proje yapmıyorum. Oyuncu olarak sinemada hatta dizi setlerinde bile olmaktan büyük haz duyuyorum. Ama kafanıza yatan projelerin ne zaman gelip sizi bulacağı pek belli olmuyor. Uzun vadede, yazmak istediklerim var sadece. Bunun için de koşuşturmaların bittiği daha dingin bir hayatı özlüyorum.

Murat Saraçoğlu filmi, 72. Koğuş’da, yine sınırları aşmış, kötücül bir karakteri canlandırıyorsunuz. Bu rolü “Eve Dönüş”’deki rolünüzden farklı kılmak için özel bir çaba harcadınız mı? Ayrıca sizi son dönemde sürekli kötü adam rollerinde görüyoruz, bundan bir şikayetiniz var mı?

Var tabi, çok şikayetçiyim hem de. Yapımcılar sürekli işin kolayına kaçıyor. Elde ne varsa onu kullanıyorlar. Başarılı senaryoları evirip çevirip yeniden projelendiriyorlar, sanki yeni bir şey yapıyormuş gibi. Ya da, da aynı tarzda ha önce ses getirmiş oyuncuları seçiyorlar sürekli. Çünkü riske girmekten korkuyorlar. Sözgelimi ellerindeki senaryoda komik bir karakter var. Hemen akıllarına daha önceki projelerde başarılı komik roller oynamış kişiler geliyor. Ya da kötü adam. “Falanca var.” diyorlar hemen, “Falanca filmde çok başarılı bir kötü adam karakteri oynamıştı.” Oyuncu da hemen geliveriyor oltaya. Sonra da hayatı boyunca ilk rolünü tekrarlıyor. Çünkü ondan istenen yeni bir karakter yaratması değil, cepten yemesi. Yani, daha önce söylediğim arz – talep meselesi. Bu da aslında sanatçıya hiç haz vermeyen, yıpratıcı bir kısır döngü.  Benim ise meslek hayatımda en korktuğum şey, yaptığımı ya da yazdığımı tekrar etmek.  İzleyici nefret eder tekrarlardan. Düşünsenize, “Ful Yaprakları” beğenildi diye, ben tutup benzerini yazıyorum. Yaratıcılık mı şimdi bu?  “Eve Dönüş” filminden sonra, gerek sinemada gerekse dizi sektöründe, bana sürekli kötü adam teklifleri geldi. Dizilerin bazısını kabul ettim ama sinemada daha seçici davrandım. Bir tek 72. Koğuş’ da Katil Hilmi rolünü oynadım, “Eve Dönüş” den beş yıl sonra. Onu bile çekinerek kabul ettim. Ya daha önce oynadıklarıma benzerse diye yiyip bitirdim kendimi. Sonra kafamda, daha önce oynadıklarımı ve Katil Hilmi’ yi yan yana getirdim. Farklarını çıkardım. Benzer tarafları olmamasına dikkat ettim. Mesela birkaç akşam evde,  “Eve Dönüş” deki işkenceci polisle, 72. Koğuş’ daki katil Hilmi’ yi ayrı ayrı oynamaya başladım, kendikendime. Aynı replikleri  sırayla ikisine de söylettim. Biri nasıl öfkelenir, öbürü nasıl öfkelenir.. Ya da biri nasıl sigara içer, öbürü nasıl içer. Aralarındaki farkları, belli bir mantık çerçevesinde bulup çıkarmaya çalıştım. Hilmi’ ye de bir aile, bir geçmiş, bir çevre oluşturdum –  ki Hilmi’ nin birtakım özellikleri zaten diğerinden daha belirgindi senaryoda.  Sonuçta öncekilerden farklı bir karakter çıktı ortaya. Zaten her rol, parmak izi gibi değil midir? Bütün kötü adamlar ayı tornadan çıkmış olabilir mi? Ama dediğim gibi,  bizde ne yazık ki prodüktör de oyuncu da genellikle cepten yemek zorunda kalıyor. Ya da işine öyle geliyor.

Orhan Kemal’in kitabını okurken, zihninizde canlandırdığınız hapisane, 72. Koğuş’dakiyle ne kadar eşleşiyordu?

Vallahi kitabı okuyalı yıllar oldu. Tam hatırlıyorum dersem yalan olur. Ben senaryoya yoğunlaştım. Çünkü ne kadar benzerse benzesin, sinema ve roman çok farklıdır. Edebiyat dünyasının imajlarını okuyucunun hayal gücü belirler. Çünkü orada resim yoktur. Tasfir ve hayal gücü vardır. Senaryonun dünyasını ise yazar ve yönetmen belirler. Çünkü sinema bir resim sanatıdır. Siz de oyuncu olarak, senaryo yazarının yönetmen tarafından yorumlanmış dünyasında yer alırsınız. Benim için önemli olan senaryo ve yönetmenin dünyasıydı. Elbette onların kaynağı da Orhan Kemal’ dir ama Fransız mahkeme dosyaları da Margaret Duras’ ın yönetmenlere açtığı dava dilekçeleriyle doludur. Bu da kesinlikle filmlerin kötü olduğu anlamına gelmez.

Kendisinden çok şeyler beklenen Murat Saraçoğlu ile çalışarak, kendisi hakkında nasıl bir izlenim edindiniz?

Murat Saraçoğlu çok sevdiğim, kamerayı iyi kullanan, oyuncuyla iletişimi yumuşak, içten ve mesafeli, ayrıca eli kalem tutan çok yönlü bir arkadaşım ve meslekdaşım. Onun samimiyetine inanıyor, donanımına saygı duyuyorum. Ekibi de öyle. Hepsi önceden tanıyıp sevdiğim kişiler. Bu nedenle de çok güzel bir çalışma oldu.

Filmdeki sert ve çarpıcı sahnelerde, o ürkütücü atmosferi yaratan neydi?

En büyük etken yönetmen tabi. Sonra kamera, ışık, çevre düzeni ve oyuncular. Hepsi denk düştü mü istenen etki sağlanıyor. 72. Koğuşun ekibi her anlamda seçkin bir ekipti. Film olumlu ve olumsuz bir çok eleştiri aldı ama benim fikrimi soracak olursanız, içinde olmaktan pişmanlık duymadığım, aksine ileride de izleyip gururlanacağım bir proje oldu.
Bir oyuncunun Altın Portakal alması, kariyerinde nasıl bir değişikliğe neden oluyor?

Manevi olarak onur veren bir heykelcik elbet. Ama iki yıla kalmadan bir tek kendiniz hatırlıyorsunuz. O da tozunu aldıkça. Neyse ki ev fazla tozlanıyor, bu vesileyle ben de üç günde bir hatırlayıp onur duyuyorum.

Sinemada sizi bu kadar nadir görmemizin sebebi nedir?

Ben olmak istediğim projeleri seçiyorum, olmak istediklerimden bazıları da beni seçmiyor. Bu kadar basit.

Türk sinemasında kesinlikle takip edilmesini düşündüğünüz yönetmenler kimler? Ve son dönem Türk sinemasında sizi en çok etkileyen filmler hangileri?

Bu soruya politik ya da yuvarlak bir cevap verme şansım var sanırım. Ama yapmayacağım bunu. Oynadığım oyunun yoğunluğundan ve kitap çalışmalarım nedeniyle pek film izleme şansım olmadı bu sezon. Oynadığımız tiyatronun yanındaki sinema afişlerinde ise, yüreğimi hoplatan, keşke içinde ben de olsaydım dedirten bir proje göremedim maalesef. Mayıs ayı boyunca hepsini izleyeceğim ve yanılıp yanılmadığımı anlayacağım.

Kitap çalışmaları dediğiniz nedir? Biraz bahseder misiniz?

Daha önce basılmış oyunlarımı yeniden derleyip yayınlama peşindeyim. Ülkemizde tiyatro kitapları yayınevleri tarafından, fazla satılmadığı gerekçe gösterilerek, sanki  bir lutufmuş gibi basılıyor. Yazarın telif gibi bir hakkı söz konusu olmadığı gibi, kaç adet sattığından bile haberi olmuyor. Ben tiyatro öğrencileri kardeşlerimden, oyunlarımın öğrenciler için oldukça yüksek fiyatlarla satıldığını duydum. Almakta zorlandıklarını söylediler. Kültür hizmeti yaptığını söyleyen yayınevlerinin, telif ödeme dertleri olmadığı  halde, kitaplarımı yüksek fiyatlarla satması rahatsız etti beni. Bu nedenle oyunlarımı kendi imkanlarımla  bastırmaya karar verdim. İlk kitap için dört oyun seçtim. Bin adet basılacak. Bunun iki yüz tanesi bana gelecek ve onları çevremdeki tiyatro öğrencilere dağıtacağım. Kalanı ise mümkün olan en ucuz fiyatla satışa sunulacak. Sonra gücüm yeterse ve becerebilirsem diğerlerini de yayınlatacağım.  Şu an bunların çalışması içersindeyim.

Çok teşekkür ederiz.

Ne demek, ben teşekkür ederim..

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5