Röportaj: Çiğdem Vitrinel – Geriye Kalan


Aylin Solakoğlu
26 Ekim 2011

Çiğdem Vitrinel ile 48. Uluslararası Antalya Film Festivali sonrasında oldukça keyifli bir röportaj yaptık.

48. Altın Portakal’da En İyi Yönetmen ödülünü alan Çiğdem Vitrinel, Geriye Kalan filmi ile kadın gözünden kadını oldukça cesur bir dille anlattı. Bu röportajımızda hem film hem de toplumun kadın-erkek ilişkilerine yaklaşımı hakkında konuştuk.

Öncelikle röportajımızı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Altın Portakal’da izlediğimiz Geriye Kalan’ı biz çok beğendik. Bir kadın olarak, böyle bir film izlediğimiz için kendimizi şanslı sayıyoruz. 

En iyi yönetmen ödülünü aldınız. Nasıl bir duyguydu o ödülü almak? 

Onaylanmak tatmin edici bir duygu. Keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Ama yine dürüst olmak gerekirse ilk filmini çeken biri için fazla iddialı bir ödül oldu. Umarım en iyi yönetmenliğim bu olmaz. Festival bittikten sonra anladım ki bu yarışmaların tadını çıkartmak ama çok da ciddiye almamak gerekiyor. Oradan kendinize bir değer biçmemelisiniz. Yoksa olduğunuz yerde sayarsınız. Sağ olsun jüri beni bu ödüle layık gördü ama ben bu filmde neyi başardığımı bildiğim kadar nelerle başa çıkamadığımı da biliyorum. Ama ilk filmlerin güzelliği ve heyecanı da bu belki.

Sizin yönetmenlik anlayışınız nasıldır?

Sinema kitap okuyarak ya da film seyrederek öğrenebileceğiniz bir şey değil. Ancak yaparak öğreniyorsunuz. Öngöremediğiniz şeyler mutlaka oluyor. O noktalarda kararlı olmanız, risk almanız ve her ne olursa olsun sözünüze sahip çıkmanız gerekiyor.  Aldığınız kararlar bazen yanlış da çıkıyor. Ama bir yönetmen olarak o riski üzerinize almanız lazım. Çünkü ne anlatmak istediğinizi kimse sizden iyi bilemez. Bence yönetmenlik budur. Anlatacak bir hikayeniz, söyleyecek bir sözünüz vardır. Onu sıkıca elinizde tutarsınız. Ve diğerlerini onu büyütmenize yardımcı olması konusunda ikna edersiniz.

Geriye Kalan’ı izlememiş olanlar için filmi nasıl tanımlarsınız? 

Kadınların sistem içindeki ekonomik ve varoluşsal sorunlarını yine kadınlar üzerinden sorgulayan bir film bu. Biri evdeki kadın diğeri öteki kadın olmak üzere iki kadın var. Şebnem ve ben evlilik dışı ilişki gibi klişe bir hikayeye sırtımızı yaslayarak bu iki kadının karşılaşmalarına baktık. Kadınların her anlamda erkeklere muhtaç bırakıldıkları bir düzen içinde kadınların sağlıklı sevgi ilişkileri yaşayamayacağını söylüyoruz en özet biçimde.

En büyük eleştiriyi evdeki kadına getiriyoruz bu anlamda. Evet öteki kadını yani Zuhal’i de zaafları, bencilliği ve korkularıyla bir kahraman yapmadık ama öyle ya da böyle kendi özgürlük alanını yaratmaya çalışmasını iki kadın senarist olarak içten içe takdir ettik. Ama Sevda bütün mağduriyetine rağmen son noktada tercihini iktidardan yana yapıyor. Mücadele etmek yerine iktidardan nemalanmayı tercih ediyor. Düzenini ve konforunu bozmamak için ruhunu ve bedenini kocasına satıyor.

Filmi izleyenlerde bırakmak istediğiniz etki nedir?

Genel olarak izleyenleri bilmem ama kadınlarda bir rahatsızlık duygusu yaratmak istiyoruz. Çünkü kadınların kendilerini birer yetişkin ve gündelik hayatlarının da bir mücadele alanı olduğunu kabul etmedikleri sürece sorunlarını çözemeyeceğini düşünüyoruz.

Rahatlıkla bu film bir aşk filmi değildi diyorum. Filme hakim olan duygular yoğunlukla korku ve sevgi (ihtiyacı)üzerinden ilerliyordu. Bu seçimi ortaya çıkaran etmeler nelerdir? Dramaturjik yapı açısından bu film nasıl bir filmdir?

Filmin dramaturji açısından klasik bir anlatımı var aslında. Ama bu iyi bir evlilik ilişkisinin bir takım olaylar sonucu bozulması sonra da en nihayetinde mutlu sona ulaşılması üzerine kurulmuyor. Sıkıcı ve tekdüze bir evlilik sahnesiyle başlıyor film. İlk başta da aşk görmüyoruz ilişkilerinde. Kadının çok da coşkuyla katılmadığı bir sabah sevişmesi, birbirlerini dinlemekten sıkılmış bir çiftin kahvaltısı ve kocasıyla ilişkisini bir takım görevler üzerinden tanımlayan bir kadını izliyoruz. O yüzden öteki kadın ortaya çıkınca kadının kocasını kaybetmekten neden bu kadar korktuğu daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Sosyal ve ekonomik olarak sahip olduğu varlık kocasına bağlı. Kocası başka bir kadını sevmeye başladığında kaybedeceği bir konfor yaşadığı. Kadınların büyük çoğunluğu temel ihtiyaçlarını erkekler üzerinden gidermek zorundalar. Güzel olmamak, kendine bakmamak kadınlar için bu yüzden neredeyse bir suçtur. Kocana sahip çıkacaksın, dul kadını evine almayacaksın edebiyatı da oradan gelir. Sevda’nın yaşadığı da bu. O yüzden annesi de aklını kullanacaksın, ortalığı velveleye vermeyeceksin diye öğüt verir kızına. Sevda annesinin öğüdünü dinler, kendisi ve kızı adına acımasız bir manevrayla öteki kadını yolundan çeker. Ve finalde aynı sıkıcı, tekdüze ve duygusuz hayatına geri döner. Biz de tam o noktada sorumuzu soruyoruz zaten. Bunca çaba ne için? Geriye ne kalıyor diye.

Filmde erkek ve kadın dünyasını birçok açıdan eleştiriyorsunuz. Film ekseninde, sizce günümüzün kadın-erkek ilişkilerinin ana sorunu nerede?

Kadın erkek ilişkileri değil benim ilgilendiğim. Bence iki yetişkin insan karşılıklı rıza gösterdikleri sürece her türlü ilişkiyi yaşayabilirler. İster evli olsunlar ister olmasınlar, ister tek eşlilik diyelim ister çok eşlilik beni ilgilendirmiyor. Orada hiçbir ahlaki kriterim yok.  Duygusal ve tensel ilişkilere bizzat muhatapları dışında kimsenin karışmaya hakkı olmadığına inanıyorum.

Sizin söylemek istediğiniz…

Benim dert ettiğim konu şu: kadınların birey olmaları yönünde pek çok engel var. Sadece eğitim alanında, ekonomik anlamda bir eksiklik değil, duygusal ve zihinsel anlamda da nasıl kadın olunacağı yönünde sürekli manipule ediliyorlar. Ama bunu sadece erkeklerin yaptığına inanmıyorum.  Bizzat bu düzenin mağduru kadınlar da annelik ve evlilik üzerinden kurulan bu söylemi ve tanımı korumaya çalışıyorlar.  Bunun toplumsal bilinçaltımızda çok temel bir ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü bütün toplumların çok önemli bir soruya cevap vermesi gerekiyor. Çocuklarımızı nasıl büyüteceğiz? Eğer bu soruya cevap olarak kadınlar büyütecek tabi ki diyorsanız, sorunlarımız böyle yıllar yılı çözülmeden sürmeye devam edecektir. Çünkü oradaki devasa boyutlardaki emeği görmemeniz gerekiyor. Kadınlar kahraman değiller, sıradan insanlar. Ve bütün insanlar gibi ne ekiyorlarsa onu biçiyorlar. Mecburiyetten, mağduriyetten ya da gönüllü olarak her ne sebepten olursa olsun erkeklerin gömleklerini ütülemeye, çocuklarına bakmaya, yerleri süpürmeye devam ettikçe, erkeklerin ergen küstahlığını sevimli bulmayı sürdürdükçe, zamanlarını ve enerjilerini fütursuzca harcadıkları müddetçe durum değişmeyecek.  Erkeklere bağımlı hayatlar sürdürmeye devam edecekler. Muhtaçlığın olduğu yerde kaybetme korkusu vardır. Ve korkunun olduğu bir ilişkiden de anca Stockholm sendromu çıkar. Ya da…  daha özgür aşklar yaşamak için örgütlenebilirler. Daha tutkulu aşklar için çocuklara kreş hakkı, çocuğa kim bakacaksa çocuk parası, parasız eğitim hakkı, herkes için sağlık sigortası v.s v.s  Bu konuşma devrime kadar gider.(gülüyor)

Tekrar Geriye Kalan’a dönersek; filmde karşımızda iki kadın figürü var; Sevda ve Zuhal. Bu iki kadının farklı olduğu ve aynı olduğu noktalar nelerdir, benzerlikleri var mıdır?

Kadınlar birbirlerinden farklılar elbette. Ama bir noktada ister zengin olsunlar ister fakir, ister türbanlı olsunlar ister açık, biyolojik özelliklerinden ötürü aynı ezilen sınıfın bir parçası haline geliyorlar. Bu anlamda Sevda ve Zuhal’in de ortak korkuları ve kaygıları var. Ama bir yerde ayrılıyorlar. Zuhal tek başına çocuk büyüten bir kadın olarak bütün yorgunluğuna rağmen içindeki özgürlük çığlığına kulak veriyor. Sadece daha güzel bir evde yaşamak için huzurlu yalnızlığından vazgeçmek istemiyor. Ve sadece arzuladığı erkeklerle birlikte olmak istiyor. Ama Sevda onun kadar cesur değil. Konforlu bir ev ve çocuğunu babasız büyütmemek için tutkularından, kendisinden vazgeçiyor. Sorun Sevda’nın kendi evinde bir çeşit fahişeye dönüşmesi değil sadece, Sevda’nın tam da toplumun öngördüğü, istediği gibi bir kadın olması.

Film kadının gözünde erkeğin yerini sorguluyor. Bir bakıma kadın, erkeği o kadar üste yerleştiriyor ki ona ulaşabilmek için kendi hayatını amansız bir mücadelede yitiriyor.  Bu sorun dünyanın her yerinde ve her zamanında görülebilir. Kadının bu döngüden kurtulabilmesinin yolu var mıdır? Film bunu seyirciye veriyor mu?

Film bir çözüm sunmuyor. Sadece sinema tarihindeki sulu sepken aşk filmlerine inat gayet net bir şekilde aşk ancak erkeklerin sahip olabileceği bir lükstür diyor. Kadınların erkeklerle bu tip romantikliklere fırsat vermeyen çok daha hayati bir ilişkileri var. Antalya’da jüridekilerden biri benim filmi kastederek, “bir kadın bu kadar sevgisiz bir filmi nasıl yapar,” demiş. Bunun çok teknik bir mesele olduğunu düşündüğüm için bu kadar sevgisiz yaklaşıyor olabilirim. Kadınlar temel hakları ile duygusal ilişkilerini birbirinden ayırmanın bir yolunu bulmak zorundalar. İşimizin zor olduğunu kabul ediyorum. Çünkü sadece soyut bir kavram olarak devletle, kanunlarla değil, o pek sevdikleri babaları, kocaları ve sevgilileriyle de mücadele etmek zorundalar. Bütün o ilişkileri deşifre etmek, erkeklere hediye ettikleri hayatlarını geri almak, onları sadece evlerin içinde koruyup kollayan kanunları değiştirmek ve bütün bunları yaparken çok sert bir direnişle karşılaşacaklarını bilmek zorundalar. Kadınların isyanı bu medeniyetin sonunu getirir çünkü.

Filmde dikkatimizi çeken iki kadının da çocuklarının olması. Zuhal karakterinin hem çocuğu olup hem de Sevda’ya göre daha ‘’özgür’’olması, farklı seçimler olabilirin bir göstergesi miydi?

Şehirli modern kadınlar çocukları olmadığı zaman özgür olabilecekleri gibi bir yanılsamaya kapılabiliyorlar. Ama çocuğu olan herhangi bir sınıftan ya da donanımdan kadın medeniyetimizin ihalesinin kendisine kesildiğini kolayca anlar. Simone de Bevaour’un dediği gibidir mevzu; “erkekler sadece kendileri için yaşarlar oysa kadınlar bütün bir hayattan sorumludurlar”. Bizim de konumuz tam bu olduğu için ikisinin de çocuğu olsun istedik. Mesele temelde orada düğümleniyor çünkü. Zuhal ve Sevda aynı türden bir çıkışsızlığı yaşıyorlar.  Evet, Zuhal biraz daha inatçı ve asi ruhlu ama ben başka seçeneklerimiz olabiliri sadece karakter özelliklerimizde aramak istemiyorum. Bu hiçbir işimize yaramayan kolpa kahramanlar yaratmaktan başka bir şey değil. Gerçek çözüm, isteklerimizi, haklarımızı tespit etmek ve onları bir araya gelerek talep etmekte olabilir ancak.

Filmin senaryo ve çekim aşamasında sizi en çok zorlayan noktalar neler oldu?

Kendi adıma söyleyecek olursam senaryoyu yazarken en çok mücadele etmem gereken ergenliğimden beri içimde büyüttüğüm feminist oldu. Çünkü orada hep kadınları koruyup kollamak, kadınların yüzlerce yıllık acılı tarihinin hesabını sormak istiyorsunuz. Ama daha berrak bir kafayla baktığınızda – ki Şebnem ve Yeşim Ustaoğlu bu konuda oldukça zihin açıcıydılar- meseleye böyle bakmanın hiç de gerçekçi olmadığını fark ettim. Çünkü kadınlar sistemle organik bir ilişki içindeler. Tuhaf bir şekilde onun hem mağduru hem de üreticisi durumundalar. Sahici içeriden bir kadın hikayesi anlatmak tel üstünde yürümek gibi. Düşmeyi göze almak lazım.

Çekimlerin ilk iki gününde zorlandım. Kadınsı bir sorundu galiba. Bir sorun çıktığında insanları dinliyordum ve onaylarını almak istiyordum. Bütün set kabus gibi iki gün geçirdik. Hepimiz sahipsiz çocuklar gibiydik. Ne zaman ki yanlışıyla doğrusuyla bu filmin sorumluluğunu, bütün riskini üzerime alıyorum dedim orası gerçek bir film seti haline geldi.

Film dışında sizi bir yönetmen olarak da merak ediyoruz. Geriye Kalan ilk uzun metraj filminiz. Sizi sinemaya yönlendiren nedenlerden bahsedebilir misiniz? Klasik bir ‘’neden sinema’’ sorusu.

Hayatla başa çıkmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. Sinemayı seçtim.  Bir de sinemacıların yanında kendimi rahat hissediyorum. En başarılıları bile bir çeşit “tutunamayan” olduğu içindir belki.

Türkiye’de kadın sineması ve kadın yönetmenler hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Bu soruyu çok sık soruyorlar. Nedenini biliyorum. Kadınların dertlerini anlatan belirli tip bir kadın yönetmen beklentisinden uzun zamandır söz ediliyordu. Kadın olmak böyledir. Hep tanıdık bir yerde konumlanmanız beklenir. Oysa ilk elden aklıma gelen Yeşim Ustaoğlu, Pelin Esmer, Aslı Özge gibi isimler vicdanları onları neyle yüzlüyorsa doğal olarak oraya yöneliyorlar. Beklentileri karşılamıyor olmaları onların problemi değil. Hepsi de kendisini dünya çapında ispatlamış yönetmenler.

Seçtiğim konudan ötürü benim için beklediğimiz kadın yönetmen geldi diyenler olduğu gibi kadın düşmanı ya da erkek düşmanı gibi öfkeli açıklamalarda bulunanlar da oldu. Aynı kategorize etme hevesinden aynı tür bir beklentiden kaynaklanıyor her ikisi de. Kadınsanız kadınların mağduriyetinden başka bir şey anlatmamanız istenir. Oysa ben kadınların özel, farklı, kutsal olduklarına inanmıyorum. En az erkekler kadar insani zaaflardan muzdaripler. Ağır mağduriyetleri bu gerçeği değiştirmiyor maalesef.  Genel olarak inandığım yoksunluk, fakirlik, gelecek kaygısının insanın kişiliğini bozduğu. Erkekler gibi kadınları da bozuyor bu maddi manevi yoksunluk halleri. Bunu anlattığınızda kadın düşmanı olarak yaftalanmayı garip buluyorum. Oysa tam da ihtiyacımızın bu olduğunu düşünüyorum. İnsani kadın karakterler.

Sinemanızı oluştururken etkilendiğiniz yönetmenler ya da filmler nelerdi( r ) ?

Çok var aslında. İlk aklıma gelenleri söyleyecek olursam Bergman’ı hemen anmak isterim. Büyüleyici ve çarpıcı bulurum filmlerini. Persona’yı seyrettiğim günü hala hatırlarım. Bütün gün sarhoş gibi dolaşmıştım.

Daha yakın tarihe bakacak olursak Haneke sineması önemlidir benim için. Tavizsiz ve pürüzsüz bir sinema dili vardır. Zaten bu adamlara sadece sinemacı demek büyük haksızlık olur. Aynı zamanda büyük düşünür ve felsefeciler ikisi de.

İran sinemasını yakın takipteyim. En son Ashgar Farhadi’nin “bir ayrılık” isimli filmini seyrettim. Usta işi bir senaryo, kusursuz sade bir anlatım. Bir insan sınıfsal bir hikayeyi hem bu kadar vicdanlı, hem bu kadar keskin ve acımasız nasıl anlatır, inanamadım.

Hadi bir de kadın sinemacı söyleyeyim. Liliana Cavani. “Night Porter” Kendimi tokat yemiş gibi hissetmiştim filmi seyrettiğimde. İyi bir filmin tanımını rahatlıkla bunun üzerinden yapabilirim. Bir de Ettora Scola’nın “özel bir gün” filmi aynı türden bir etki yapmıştı. Kadınları içlerindeki karanlık ve öfkeyle yüzleştiren başarılı filmler bunlar.

Geriye Kalan’ı ne zaman vizyonda izleyebileceğiz?

Şu anda 2012 mart gibi gözüküyor.

Bundan sonra sırada nasıl bir film projesi var?  Sonraki işlerinizi de merakla bekliyoruz.

Bir senaryo üzerinde çalışıyoruz ama sözünü etmek için henüz çok erken.

 

 

Aylin Solakoğlu

Twitter