Röportaj: Can Kılcıoğlu – Hayattayız

Yoldaki Kedi isimli kısasıyla dikkat çektikten sonra Karnaval ile ilk uzun metrajlı filmini yapan Can Kılcıoğlu’yla yeni kısa film projesi Hayattayız’ı konuştuk. Hayattayız bir kadın dayanışması filmi. Aynı evde yaşayan Ece ve Melis’in maruz kaldıkları eril şiddete karşı direnerek hayatta kalma öyküsü. Oyuncu kadrosunda Gonca Küçükardalı, Meriç Aral, Sarp Aydınoğlu, Yavuz Pekman’ın yer alacağı filmin görüntü yönetmenliğini Hayk Kirokasyan üstlenecek. DeliCe Film ve CAMEO Prodüksiyon’un ortak yapımcılığında gerçekleşecek Filmin kurgusunu Çiçek Kahraman yapacak, müzikleri ise Okan Kaya besteleyecek.

Ocak 2018’de çekimlerine başlanması planlanan filmin gerçekleşmesine destek olmak istiyorsanız, bağış yapabileceğiniz link: https://www.fongogo.com/Project/hayattayiz-filmi 

Filmin teaser’larına da şu linkten ulaşabilirsiniz: https://vimeo.com/239881768

Hayattayız, mekân üzerinden bir tekinsizlik yaratan bir kadın hikayesi. Biraz bahsedebilir misin?

Aslında bir kadın hikayesi anlatmak hep aklımda olan bir şeydi. Çıkış noktası da özeleştiri. Biz, şiddet göstermeyen, kendini şiddet göstermiyor gibi gösteren ve böyle bilen erkekler de aslında çevremizdeki kadınlara şiddet gösteriyoruz diye düşünerek başladım. Bunu da çocukluğumdan beri düşünüyorum aslında. Ablam çok başarılı bir çocuktu mesela, dersleri çok iyiydi, sınavları o kazanıyordu, dereceler yapıyordu. Ama bilinçdışından şunu hep öğrenegelmiştim: “Ben erkeğim ve zaten daha üstünüm.” Ve bunu hep sorguluyordum. Saçma geliyordu.

Bu aileden de gelen bir şey miydi? Erkek çocuğu kayırma, kız kardeşinin önünde tutma?

Yok aslında değildi. Ailemde değildi ama sosyal çevrede ciddi ölçüde vardı. Sırf erkek olduğun için öne çıkarıldığın, kendini daha önde gördüğün anlar ve yerler var. Bizimkiler o konuda hep eşit durmaya çalıştılar. Ama sonuçta eril bir düzende yaşıyoruz ve bu eşitsizliği sana birileri ezberletiyor. Mesela askerde bir çocuk vardı. Bir gün tırnaklarını keserken “Ben bu hale düşecek adam mıydım?” dedi. “Ne var ki halinde?” diye sordum. Sonra öğrendim ki o güne kadar tırnaklarını hiç kendi kesmemiş. 18 yaşına kadar annesi daha sonra da karısı kesmiş. “Bu ezberlenmiş duygunun sonuçlarını ben insanlara nasıl yaşatıyorum” sorusuyla çıktım yola, Hayattayız’ı yapmak için. Bu da tabii çok acılı bir süreç çünkü tahmin etmediğim pek çok şey yapıyor olduğumu fark ettim. Yüzleşmek hiç kolay değil.

Peki bir kadın dayanışması hikayesi anlatan erkek bir yönetmen olarak, erkek bakışını filminden nasıl arındıracaksın?

Aslında benim erkek bakışını filmden arındırmam mümkün değil. Sanırım gerekli de değil. Ama yola çevremdeki bütün feminist arkadaşlarıma senaryoyu okutarak başladım. Bir yandan da iki kadın oyuncum Gonca Küçükardalı ve Meriç Aral da aslında hikayelerini dinlediğim insanlar ve senaryoya çok katkıları oldu. Diğer yandan şu da bence çok doğru bir şey değil: “Erkek öcüdür, kadın melektir” gibi bir tavır takınmak. Kısacası ilk aşamadan bu yana çevremdeki herkesle konuşup dinlemeye çalıştım.

Kendine ve çevrendeki herkese eleştiri yaptığınızda şöyle bir his geliyor: Erkekler olarak nasıl böyle olabiliyoruz, nasıl bir konfor bu? Ve böyle olmak nasıl oluyor da rahatımıza gelebiliyor? Mesela bir kadın ve bir erkek aynı işteyse ve eşit deneyimdeyse erkek daha çok para alıyor. Bir kadın yanında erkek arkadaşı varken başka bir erkekle tartışmaya giriyorsa; ‘erkek arkadaş’ diğer erkekle doğrudan kavga etme hakkını kendinde görüyor. Bu şiddettir mesela. Ama kadına karşı şiddettir, onun bu tartışmayı yürütemeyeceğine dair korkunç bir önyargıyla yapılan bir şiddettir. Bunları gördükçe yaşadığım kaygı iyice uçlara gitti ve bu uçlardan bir şeyler toplamaya başladım. Kadın cinayeti işleyen bir erkeğin hikayesini değil; ben böyle şeyler yapmıyorum ki deyip bir kadına cinayet kadar büyük olduğuna inandığım psikolojik şiddet uygulayan erkeklerin hikayesini anlatıyorum. Ve aslında Hayattayız’ı günümüzde yaşayıp da feminist olmayan erkekler izlesin istiyorum.

Filmi en çok “Ben böyle şeyler yapmıyorum ki” diyen erkek seyircinin izlemesini istediğini söyledin. Peki film onlara ne söyleyecek? Bir ayna mı tutacak?

Ben hayatım boyunca samimiyete inandım. Hatta “Samimi is the new cool J” diye bir lafım var onu söyleyip duruyorum. Hikayemi samimi bir şekilde anlattığım zaman –ki kendimin de anlattığım şiddetten tamamen arındığımı iddia edemem zaten- bir farkındalık kazandırabileceğimi düşünüyorum. Tek derdim bir soru işareti bırakmak. Bizim için hep siyah ve beyaz var ama aslında bir grinin tüm tonlarında buluşmamız lazım. Doğruyla yanlış arasındaki bahçede buluşalım istiyorum.

Görsel olarak nasıl bir şey tasarlıyorsun?

Daha önce hep kara-komedi yapıyordum ama bu sefer ilk defa biraz daha zor bir konuda bir iş yapıyorum. Görüntü yönetmenimiz Hayk Kirakosyan olacak. Bütün sahneleri plan sekans çekeceğiz. Filmde seyirci Ece ve Melis’in evinde onlarla yaşıyor olsun istiyorum. Evdeki doğum günü partisinde biz de orada olalım. Tanık olalım istiyorum. O bakımdan görsel olarak da onu destekleyecek görüntü ve sanat yönetimi için uğraşıyoruz. Daha fazla ne söylesem spoiler olacak sanırım.

İnsanlar genelde ilk uzun metrajlı filmlerini yaptıktan sonra kısa metrajı bir kenara atarlar. Bu bir okuldu ve bitti diye düşünürler. Bu sebeple senin Karnaval’ı yaptıktan sonra tekrar kısa film yapmak insanlara ilginç gelecektir sanırım.

“Vaktim yoktu uzun yazdım” diye bir laf var onu çok severim ben. Kısa film benim için bir özgürlük alanıdır. Bu alanı çok seviyorum. Çok fazla kısa film yaptım, Yoldaki Kedi en çok duyulanı oldu ama hep kısa film projelerim vardı. Kadın meselesi üzerine uzun projelerim de vardı ama destek bulamadığım için onları da yapamadım. Bu bakanlıktan destek alamama durumu Türkiye’deki sinemacıları fena halde bağlayan bir şey haline geldi. Destek alamayınca film yapamıyorsunuz. Ama bu da müthiş bir atalet. Ben bunu sevmiyorum. Bu kadar kısıtlandıktan sonra bir şey yapmam gerekiyordu ve kendi imkanlarımla halen kısa film yapabildiğimi fark ettim. Kısa film kendi dili ve kendi dinamiği olan bir mecra. Uzun metrajda gösteremediğin cesareti dahi gösterebileceğin cesur bir alan. Tekrar bir film yaptığım için çok da heyecanlıyım açıkçası.

Peki görünürlük konusunda bir çekincen var mı? Uzun metraj ne olursa olsun erişimi daha açık, daha çok insana daha kolay yoldan ulaşan, konvansiyonel izleyicinin daha fazla ilgisini çeken bir medyum. Filmin izlenmesi için nasıl bir yol izleyeceksin?

Karnaval vizyona girdiğinde tabii ki birçok bağımsız film gibi kötü bir gişe yaptı. Çünkü sadece dört salonda vizyona girebildik ve çok az vizyonda kalabildik. Ama bir süre sonra film korsana düştü ve orada çok acayip izlenme rakamlarına ulaştı. Sanırım Hayattayız da en çok internetten izlenecek ve paylaşılacak. Festival ağını yine dolaşmak istiyoruz ama günün sonunda yine insanların bu filmi en çok izlediği yer internet olacak bu sebeple bir endişem yok.

Filmi nasıl finanse etmeyi düşünüyorsun? Evet bir kısa film prodüksiyonu yapmak doğal olarak nispeten daha kolay ama işin sonunda bir film yapmanın zorlukları devam ediyor bu süreçte de…

Karnaval’a da çok zor olanaklarla başlamıştık. Bankada 150 liramız vardı. Ama gerçekten projene inanıyorsan etrafındaki insanlar da sana inanmaya başlıyorlar. Daha önceki filmlerimde bana “Yapamazsın bu filmi” diye yaklaşanlar oldu ama günün sonunda önemli firmalar sponsor olarak filmde yer aldılar. Ama belli bir estetik kaygın varsa alt alta yazdığınızda bir yekûn ediyor her şey. Karnaval’ın sadık bir fan kitlesi var ve onlardan “Bir film daha çek, onu da izleyeceğim” mesajını almak en büyük güç oluyor. Yani, müstakbel seyircin sana destek oluyor.

Türkiye sinemasında genç bir kuşak yetişiyor ve her yıl dikkate değer filmler çıkıyor. Fakat her yıl belli bir görünürlüğü olan, eskiyi ve övgü alanı tekrarlayan, belli temalara sıkışmış pek çok film de çıkıyor. Senin derdin biraz daha ‘yeni’, geçmişin tortusundan azade bir sinema yapmak benim anladığım kadarıyla.

Bizde bence temel olarak şöyle bir sorun var: Sinemada da her şey tıpkı ülkedeki gibi iki uç haline geliyor. İzleyici ya –ağlatarak ve güldürerek- koltuktan düşürmen gerekiyor ya da izleyiciyi hikâyenin dışında bırakıyorsun. Ben o sebeple aslında sinemamızda türlerin kaybolmasına üzülüyorum. Türlere karşı büyük bir heyecanım olduğu için şu an polisiye bir dizi yazıyorum mesela. Bu uçlar arasındaki sıkışmışlık bana iyi gelmiyor. Daha özgür bir sinemanın olabilmesini hayal ediyorum. Bunun olmaması kısır bir kültür oluşturuyor, olması çok daha zengin bir kültür oluşturacak bence. Karnaval’da biraz denemeye çalıştığım bir şeydi bu: Evet, güleceksiniz ama bu meselenin altından başka bir şey de çıkacak.

Ben seyirciyle buluşmayı çok önemsiyorum. Fiziksel anlamda bir buluşmadan da söz ediyorum. Örneğin Karnaval’ın bütün söyleşilerinden büyük bir mutlulukla çıktım. Anlamayan, sevmeyen, burun kıvıran da oldu ama onlarla konuşmak bile bana bir haz verdi. Anaakım sinemada yeni bir kültür yaratarak izleyiciyi küçük düşürmek, onunla yan yana gelmemek gibi bir tavır olabiliyor. Bu bana rahatsızlık veriyor. Başka türlüsü mümkün diye düşünüyorum. Hayattayız’da da umarım seyirciyle buluşabilirim.

Röportaj: Kaan Karsan
Fotoğraf: Agnieszka Pokrywka