Röportaj: Burak Göral – Beni Unutma

Kaan Karsan
Kaan Karsan
29 Ekim 2011

11 Kasım’da gösterime girecek olan Beni Unutma’nın senaristi, film eleştirmeni Burak Göral ile film üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik:

Şurdan başlamak isterim açıkçası: Bir sinema yazarı olarak, senaryo yazarken bunun ağırlığını üzerinizde hissediyor musunuz? Filmlerde eleştirdiğiniz unsurların tuzağına düşmemek için özel bir çabanız var mı? 

Bir eleştirmen kimliğiyle senaryo yazmayı doğru bulmuyorum. Kendimi bundan soyutlayarak yazmaya çalışıyorum senaryolarımı… Çünkü o zaman çok daha hesaplı kitaplı bakmaya başlarsınız. Senaristin kendisini hikayeye ve duygulara odaklaması gerekiyor. Bir de ne yaparsanız yapın senaryonuz yönetmenin yorumuyla film oluyor. O noktadan sonra senaryoyu kendisiniz yazmış olsanız bile hâlâ eleştirir bir konumda olabiliyorsunuz…

İlk sinema filmi senaryom “Gece 11.45”i vizyona çıktığı zaman çalıştığım gazetede bayağı bir eleştirmiştim mesela… Hatta Bazı kültür sanat yazılarında bu zamanda kendi işini eleştirebilen birine sık rastlanmıyor yorumuyla o yazıma dikkat çekmişlerdi…

Bundan altı sene önce, “Gece 11:45”de belki de ille de kategorize etmeye çalışırsam “Inarritu”vari bir kesişen  hikayeleri film olarak izlemiştik sinemada. Sizin açınızdan nasıl bir tecrübeydi “Gece 11:45”? 

Kesişen hikayeler filmlerinin bugünlerdeki kadar yaygın olmadığı bir zamandı. Işık şefi olarak çalışan ve sinema sevgisinden hiç şüphe duymadığım arkadaşım Ercan Durmuş bana 1 dakikalık bir sahne anlatmıştı. Ercan bir gece pencereden bakarken bir kağıt toplayıcısının gecenin bir vakti topuklu ayakkabı giyen bir kadına olan bakışından etkilenmiş… Bana bu resimden bir film çıkarıp çıkaramayacağımı sordu… Ben de üç farklı hikayeyi birbirine bağlayan, üç ana karakterinin de aynı anda kaderlerini değiştiren bir ‘an’ın filmini yazmak istedim. Ama çekilen film benim senaryomun neredeyse yarısını karşılıksız bıraktı. Birtakım aksaklıklar, maddi problemler ve Ercan’la yaşadığımız bazı fikir ayrılıkları yüzünden senaryonun ruhu filme tam geçemedi… Benim de belki biraz daha fazla karışmam gerekiyordu yapım sürecine.

Şimdi daha güzel bir çalışma oldu. Özer’le (Kızıltan) güzel anlaştık. Güzel konuşmalar, toplantılar yaptık… Beraber yürüdük… Bana dedi ki ilk konuştuğumuzda “ne yapsam beğenmeyeceksin, o yüzden rahat ol”!… Film bitince de “fazla nefret etmeyeceksin, daha az nefret edeceksin” dedi! Senaristle bu tatlılıkla ve samimiyetle konuşan bir yönetmenle çalışmak güzel bir şey!

“Gece 11:45”den “Beni Unutma”ya kadar geçen sürede gerek hayatınızda gerek ise kaleminizde neler değişti? Sözün özü, hikayelerin oluşumunda katkısı olan hisleriniz aynı hisleriniz mi?

En büyük değişiklik baba olmam… Baba olunca zamanın akışının daha çok farkına varıyorsun… Bir de ülkenin, toplumun gidişatına bakışın da değişiyor… Daha duyarlı oluyorsun, daha kaygılı hatta… Çünkü olay seninle bitmiyor artık… Çocuğun nasıl bir toplumda yaşayacak? Kimlerle haşır neşir olacak? Sevgisizlik bu hızla yayılmaya devam ederse bu toplumu çok daha büyük sorunlar bekliyor… Çünkü sevgisizlik, ‘hoşgörüsüzlük’ü, sonra da ‘nefret’i getiriyor. Ben kendi kişisel tarihim içinde Türkiye’nin bu kadar hoşgörüsüz ve sevgiden yoksun olduğu başka bir zamanı hatırlamıyorum… Üçüncü sayfalardaki cinayetlerdeki şiddetin oranına, şekline, öldürülen kadınlara bir bakın… Sevilmeyi unutmuş kadınlar, kendi oğullarına adam gibi sevmeyi nasıl öğretebilirler ki… Dolayısıyla sorun hep dönüp dolaşıp bu toplumun ‘erkek’ine çıkıyor. Ve gidişat, siyaset, toplumun genelde tüm kurumları bu erkek egemenliğini ve şiddetini daha da körüklüyor…

Bütün bunlar bende yıllardır birikti. “Bir aşk filmi yapmalı” deyip duruyordum son birkaç yıldır… 2005 yılında, oğlumun doğumundan birkaç ay önce, Curtis Hanson’ın “In Her Shoes” (Yerinde Olsam) filminde Cameron Diaz’ın okuduğu bir şiir beni çok etkilemişti. Amerikalı şair Elizabeth Bishop’ın “One Art” adlı şiiri bu… Sürekli bir şeyleri kaybeden, ama bunu çok melankolik, hüzünlü bir samimiyetle ve etkileyici bir teslimiyetle ifade eden bir kadını anlatıyordu bu şiir… Şöyle başlıyor:

“Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil;
O kadar çok şey var ki, kaybedilme niyetiyle dolu görünen.
Onları kaybetmek felaket değil…”

Ben bu şiirde bir “hikaye” var dedim ve onu kenara bir yere ayırdım… Zaman zaman açıp okudukça bir şeyler oluştu kafamda… Sonra tabi hepimizin aşkla sorunları olmuştur hayatta. Kendi yaşadıklarım, kayıplarım, kazançlarım, özlemlerim, isteklerim, etrafımda gördüklerim… Hepsi birleşti ve herkesin çok seveceği bir kadının, onun aşkının ve sevgisinin gücünün ve güzelliğinin farkına varan bir adamın hikayesini anlatmak istedim…

Bence birilerinin bu toplumun erkeklerine bunu hatırlatması lazım. Bence daha çok aşk filmi yapılmalı… Abuk sabuk komedi filmlerine harcanan emeğin onda birini bile aşk temasına ayırmıyoruz. Oysa bunu çok iyi yapan bir sinema geleneğimiz vardı bizim… Ve seyirci televizyonda aşk gibi gözüken cinsellik üzerine kurulu ilişki ağlarını izlemekten bıkmaya başladı. Çünkü orada da hep bir şiddet var. Eli silahlı, kara kara adamlar sözde aşkları için oradan oraya koşturuyorlar… Sürekli bağır çağır konuşuyorlar, tecavüzler, kavgalar gırla gidiyor.

Senaryolarınızda drama dozajı oldukça yüksek gözüküyor. Duygusal biri olduğunuz söylenebilir mi?

Evet biraz fazla duygusalımdır… Baba olduktan sonra daha da fena oldum bu konuda… Mesela artık filmlerde çocuk karakterlerin kullanımına daha dikkat eder oldum. Korku filmlerinde kullanılmalarına filan tepki gösteriyorum. Hep melankolik bir yapım olmuştu. Kendi başıma yazdığım hikayeler, şiirler hep bu tonda olmuştu… Galiba yakıştırıyorum da kendime bu tonu… Bu kadar bırakmadığıma göre…

“Beni Unutma” bir aşk filmi. “Aşk” mefhumunun derinliği karşısında sinema bazen çok çaresiz kalıyor. Nasıl bir aşk izleyeceğiz “Beni Unutma”da?  

Ticari bir hesapçılığın olmadığını insanların anlayacağı bir film olsun istedik. Ben yazarken hiçbir şekilde izleyicinin duygularını sömürmek istemedim. Zaten karakterler ve onların yaşadıkları şeyler çok duygusal. Mesela Özer Kızıltan da çok ölçülü çekti sahneleri… Ticari başarı değildi kovalanan, “duygu”ydu. Görüntü Yönetmenimiz, -ki eleştirmen olarak da hep taktir ederim- Soykut Turan da stilize olmadan ama çok şık görüntüledi filmi.

İlk izlettiğimiz insanlar çok beğenmekle birlikte “popüler aşk şarkıları koydunuz mu bu iş tamam” yorumlarında bulundular mesela… Özer de ben de hiç istemedik. Bunu “Issız Adam” yaptı ve hikayesinde o şarkıların yeri vardı. O çatı öyle kurulmuştu zaten. Sonra çok taklit edildi bu tür müzik kullanımı ama hepsi eğretiydi bence ve ticaret kokuyordu. Biz orijinal müziklerimize güvendik. Piyano virtüözü Anjelika Akbar’ın kalbinin sesine güvendik. O da içinden ve dünyasından çok şey kattı. Senaryoya o kadar aşık oldu ki, sahnelere o kadar narin yaklaştı ki, hepimizi büyüledi… Bence son yılların en iyi Türk filmi müziklerine imza attı…

Eskiden Hollywood da Yeşilçam da çok güzel aşk filmleri yapardı. Film bittikten sonra “ben de aşık olmak istiyorum” diyerek çıkardınız filmden… Şimdi böyle filmlere rastlamak çok zor. Ben de bu film bittikten sonra insanların aşkı hatırlamalarını ve başka bir insanın sorumluluğunu üzerlerinde hissetmeye gönüllü olmalarını istiyorum…

Olcay, Hakan, Sinan ve Ebru… Dört kişilik, fırtınalı bir aşk hikayesi var. Bu da öyle gözüküyor ki karakter çatışmalarıyla dolu bir filmi beraberinde getirecek. Karakterlerinizden ve ilişkilerinden söz etmeniz gerekirse neler söylemek istersiniz?

“Beni Unutma” tüm insan ilişkilerini dürüstçe yaşayan, hayata karşı naif Olcay adlı bir kadının, hayattan ne istediğini tam olarak bilemeyen ama ne istemediğini yeni farketmiş genç bir adam olan Sinan’la tanışmasıyla başlıyor… Bir kadının aşkı, sevgisi bir erkek için çok önemli. Sinan daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşamaya başlıyor ve ona sımsıkı tutunuyor. Aslında kendi kendisini keşfediyor. Olcay onu eski sahte kimliğinden söküp, özgürleştiriyor. Olcay’ın eski sevgilisi Hakan da onunlayken aslında böyle bir şeye sahip olduğunu onu kaybedince anlıyor. Zaten hayatın sürprizi de ona hiç beklemediği garip bir yüzleşme yaşatıyor. Sinan’ın Olcay için bıraktığı Ebru da bir değişim yaşıyor. Yanlışını anlıyor ve yana yakıla bir teselli arıyor ama öyle aşık ki, o teselliyi yine Sinan’da arıyor…

Aslında eski sevgililer, hiç unutulmayan iz bırakan insanları kaybetmenin getirdiği pişmanlıklar, bir de ‘gerçek sevgi’yle karşılaşan erkeğin yaşadığı afallamalar ve hayatın sürekli sizi ve sevginizi test eder gibi karşınıza çıkardığı zorluklar… “En fazla ne kadar sevebilirsin?” bu hikayenin seyircisine daha filmi görmeden önce sorduğu bir soru… Çünkü Sinan da Hakan da hatta Olcay’ın etrafındaki herkes bu test sorusundan geçiyor filmde. Olcay onları hayatın başka bir yüzüyle tanıştırıyor…

Filmin senaryosunu yazarken yarattığınız karakterler, sizce nasıl durdu filmin oyuncularının üzerinde? Her şey planlandığı gibi yansıdı mı perdeye sizin açınızdan? 

Hiçbir zaman bir oyuncu düşünerek yazmak istemem karakterleri. Çünkü öyle olunca kısıtlanıyorsunuz.  Ama Olcay karakteri için bir yüz düşünmek yerine bir stil vardı kafamda. Biraz Fransızdı, itiraf ediyorum… Marion Cotillard gibi genç bir kadındı… Ama en başından beri şunu çok iyi biliyorduk; Olcay yepyeni bir yüz olsun. Herkes bir şaşırsın, ilk kez izlesinler ve ilk görüşte aşık olsunlar istedik… Açelya Devrim Yılhan’ı görür görmez onun kişilikli yüzünü, her türlü duyguyu taşıyan gözlerini çok sevdik. Sonra daha ilk okumasında “Olcay’ı bulduk” dedik…

Mert Fırat genç kuşağın yükselişteki isimlerinden biri. Ona Sinan’ı çok anlattım. Arkadaşımdı zaten bir iletişim sorunu yaşamadık o yüzden… Bence çok samimi bir performans çıkardı. Tuba Ünsal Ebru rolü için en doğru isimdi. Senaryoyu bitirdikten sonra da aklıma gelen ilk isimdi. Bence Tuba’yı yanlış filmlerde oynatıyorlar çoğunlukla. Ondaki melankoliyi göremiyorlar pek… Hakan rolünde Kenan Ece çok doğru ve duygulu bir performans çıkardı. Kenan da proje anlamında şanssızmış şimdiye dek… Umarım “Beni Unutma”dan sonra  hak ettiği filmlerle buluşur… Bir de gencecik bir oyuncu daha var: Melis Babadağ. Çok sevilecek bence…

“Beni Unutma”, Özer Kızıltan’ı gösterildiği dönem övgülere boğulan “Takva”dan sonra bir kez daha sinemada görebilecek olmamız açısından da bir önem arz ediyor zannımca. Özer Kızıltan ile çalışmak nasıl bir tecrübeydi, çekim aşaması ikiniz açısından nasıl ilerledi? Yani şu, yönetmen ile senarist arasındaki fikir teatisi mevzusu… 

“Takva” benim 2000’lerin Türk sineması içinde en sevdiğim 10 filmden biridir. Bu yüzden Özer’le çalışmak daha en baştan heyecan vericiydi. Senaryoyu ilk konuştuğumuz yönetmendi ve gözlerindeki o duyguyu, romantizmi ve aşkı gördüm. Bir sürü genç kuşak yönetmenden daha mutevazi ve insancıl bir adam… Çok net, işi yokuşa sürmeyen tam tersi kolaylaştıran ve ne istediğini çok iyi bilen bir yönetmen… Yazara ve yazdığına çok saygılı en önemlisi. Çok iyi anlaştık o yüzden. Hiçbir pürüz yaşamadık…

Sinemamız hakkında karamsar sözler söylerken genelde konu bir şekilde ana akım sinemamızın kalitesizliğine geliyor. Filmler gişeye yakın ve ödüle yakın olarak ikiye ayrılıyorlar hatta. “Beni Unutma” filmi ise bu faydasız konumlandırmalara yeni bir çentik atmak yerine yalnızca sinema yapmak üzere yola koyuluyor kişisel izlenimlerime göre. Bu konuda ne söylemek istersiniz? 

Filmleri bu iki kampa ayıranlar en başta sektörün kendisi. Gişe filmi yaptıklarını söyleyen yönetmenler öbürlerine sanat filmi diyorlar. Böyle yaparak kendi yaptıkları işin değerini düşürüyorlar. Sonra bir de bu ayrımı bizim yani eleştirmenlerin yaptığını söylüyorlar medyaya da. Halbuki ben başka filmler hakkındaki en ağır eleştirileri kendileriyle sohbet ederken duyuyorum en çok.

Yani şu var; seyirci sayısı değildir bir filmi önemli yapan. Gözbebeğimiz olan öyle filmler vardır ki; gösterime çıktığında gişede batmıştır. Öbür tarafta da “bir film çok seyirci yaptı diye sanattan sayılmaz” gibi bir anlayış olmamalı. Sinema daha ilk gösteriminden beri kitle sanatı olarak çıkmıştır. O kadar zor yapılan ve zahmet isteyen bir sanat ki, bu emeğin karşılığını çok izleyiciyle görmek herkesin hakkıdır. “Beni Unutma”yı ben iki tanımın da dışında tutuyorum. Özer de öyle. Biz duyarlı bir hikaye anlattık. Bir aşk filmi türü altında hayatsal şeylere dokunduk… Benim en büyük temennim izleyenlerin bu filmin altına inip hatırlatmaya çalıştığımız “değer”leri yeniden sahiplenmek istemesi…

Film 11 Kasım 2011’de vizyonda. Müstakbel seyircilerinize bir şeyler söylemek ister misiniz?

Joseph Campbell’in filmde de kullandığım çok güzel bir sözü var: “Bizi bekleyen hayatı kabullenmek için, planladığımız hayattan vazgeçmeliyiz…” Hayat aslında bize öyle dersler veriyor ki… Sadece bazen durup düşünmemiz gerek, bu niye böyle oldu diye… “Beni Unutma” çok duygusal bir aşk hikayesi ama seyircisine “bir dakika, ben ne yaşıyorum şu an?” sorusunu kendi kendine sormasını sağlamayı hedefleyen bir film…

Senaryo çalışmalarınıza bundan sonra da devam etmeyi düşünüyor musunuz? 

Bitmiş bir senaryom daha var. Yapımcısında, kuluçkada bekliyor… Bir tane daha var kafamda… O biraz daha neşeli bir şey olacak sanıyorum… Senaryo derslerim ve atölyem var. Nuri Bilge Ceylan filmlerinin yapımcısı Zeynep Özbatur’un Yapımlab’ında 16 kasım’dan itibaren başlıyor Senaryo Atölyesi… Sanıyorum artık daha uzun aralıklar vermem senaryolar arasında…

***

Filmin resmi sayfası: http://www.beniunutmafilm.com/

Facebook Sayfası: http://www.facebook.com/beniunutmafilm

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com
twitter