Röportaj: Bir Ercan Kesal Sohbeti

Kaan Karsan
Kaan Karsan
15 Ekim 2012

49. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali için bulunduğumuz Antalya’da Rixos Downtown’ın lobisinde Ercan Kesal ile bir araya geldik. Ercan Kesal ile konu başlıklarını baz alan mevzuların üzerinden sıradan bir röportaj gerçekleştirmek yerine kayıt cihazını açıp yol nereye götürürse, sohbet ettik. Bu söyleşiyi arada sipariş ettiğimiz üç çay ve bir kahvenin muhabbeti hariç, hiç kesmeden, biçmeden, ayıklamadan, olduğu gibi yayınlıyoruz.

Yorucu Geçiyor Herhalde…

(Gülüşmeler) Dün geceyi anlatayım size. Ben yoktum iki gece burada. Dün Mardin, Midyat’taydım. Dün gece 1’de benim son planı çektiler. Gece 1’de Diyarbakırlı bir kardeşimiz havaalanına yetiştirdi 03:45 uçağına… Sabah 6 gibi İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaydım. Oradan geçtik 7’de tekrar Antalya uçağına bindim. 8 buçuk gibi oradan buraya geldim. 9’da denize girdim. Sonra güne başladım tekrardan. Buyurun arkadaşlar…

Filmleri izleyebiliyor musunuz burada?

Ben geç geldim zaten. Birkaç tanesini izledim. Ama 10 filmi birden izleme şansım yoktu. Niye geç geldim? İşler… Yozgat Blues’un kurgusuyla uğraştık. O telaş vardı, o bitti. Onu kilitledik ve post-prodüksiyona başlandı. Oldukça telaşlı bir dönemdeyim. Hastane devam ediyor. Yarın Frankfurt’a gideceğiz, bir kitap fuarıyla ilgili bir iş için. Bu arada tabii Midyat’a gidip geliyorum sürekli. Oradaki rolüm 4-5 günlük bir roldü ama hepsi arka arkaya olmadı. Kalabalık bir oyuncu kadrosu var onları bir türlü denkleştiremediler.

Biraz biraz başa dönmek istiyoruz, Avanos’a… Avanos’ta doğdunuz ve liseye kadar Nevşehir’desiniz. 1950-60’ların çocukluğu nasıl bir çocukluktu?

Çok kritik bir kuşağın çocuğuyum ben. Şimdi baktığında, bizden öncekiler 68’li olarak tarif edilen o ‘efsane’ kuşak… Biz hem sanki böyle o eskilerin naifliğini, onların hala –nasıl söyleyeyim- sanki pre-kapitalist dönemmiş gibi yaşadıkları coşkulu sürecin izlerini taşıdık.  Ben de o dönüşümün, değişimin ve darbenin de daha sonra bizatihi muarızlarından olarak enteresan bir döneme (Özal kuşağıyla da birlikte) ağabeylik yaptık. Bütün bu gençliğimiz ve sonraki yıllar, Türkiye’nin hızlı dönüşümüne şahitlik etti. Bazen söylüyorum arkadaşlar da, ben üniversiteye başladığımda olaylar başladı; ben üniversiteyi bitirdiğimde olaylar bitti. Sanki beni bekliyormuş. Ben 1975 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Üniversitesi’nde öğrenciydim. Ve hani, mülkiye rozeti taşımak öldürülmek için yeterli bir sebepti. Yani bu kadar çılgınca bir yere doğru koşmaya başlamıştık. Sonra, doktor oldum. Üniversite yıllarım toz-duman içerisinde geçti yani. Avanos’a dönersek, Avanos’un sosyal yapısı… Kapadokya içerisinde de kendine ait özel bir yapıya sahip orası. Rint insanlardır, keyifçidirler; yemeyi, içmeyi, espri yapmayı, kendilerini çok fazla zorlamamayı seven insanlardır. Muhabbetçidirler ve çoğunlukla siyasal görüşleri de solcu-devrimcidir Avanosluların. Bu da iyi bir şeydir. Onların hayata vicdanlı ve insani bir yerden bakmalarına da olanak sağlamıştır. Çok mutluyum öyle bir yerde büyüdüğüm, öyle bir yerde yaşadığım için. En küçükleri ben olmak üzere dört erkek kardeşli bir ailenin çocuğuydum. Babam uzun yıllar çiftçilik yaptı. Oradan çıkan anılarım çok zengindir o açıdan. Kalabalık geniş bir ailenin çocuğu olarak büyütüldüm. Sonradan atomize olup çekirdek aileye dönüşmeden önceki amcaların, dayıların, yengelerin, kuzenlerin olduğu; anneye ‘ana’ yengeye ‘aba’ dendiği; acıktığın zaman istediğin eve girebildiğin; oldukça enteresan bir yapıda yaşandı çocukluğum. Onların kalıntıları çok güçlü ve zengin… Bu tabii insanda bir vicdan duygusu bir merhamet duygusu da bırakıyor.

Kominal bir birliktelik var…

O çok enteresan bir şey. Yani, karnınız acıkır. Büyük bir ihtimalle anneniz bir yerdedir ve yoktur. Amcanızın eşi –aba dersiniz ona- “Aba, açım ben” dersiniz. Aba da “gel kuzum” der, hemen oradan bir şey yapar size. Size bir şey lazımdır hemen gider yandaki evden alırsınız. Sorgusuz sualsiz girer içeri oturursunuz. Demek ki bu böyle yaşanılan son dönemmiş.

Ortaokulu Avanos’ta okudum ama liseyi Nevşehir’de okudum, Nevşehir Lisesi’nde. Nevşehir’den sonra da Ankara Siyasal Bilimler, ondan sonra Ege Diş Hekimliği, Diş Hekimliğinden sonra da Tıp Fakültesi…

Lisede tam politik evrilmeye denk gelebilecek bir dönemde bulunmuşsunuz aslında.

Tabii. Ama ortaokul ve lisede ben Turancıydım. Niye böyle? Şimdi düşündüğümde, ortaokul ve lisede Avanos’ta da, Nevşehir’de de öğretmenlerimin çok etkisinde kaldım. Bir de çok parlak bir öğrenci olduğum için, okuyan, sürekli sınıf birincisi olan… Bana ‘oku’ dedikleri kitapları Nihal Atsız, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Oğuz Özdeş filan yazmıştı. Ben de yalayıp yutuyordum onları. Şimdi yani, bana ne versen okurum ben. Jules Verne de okuyordum, Victor Hugo da okuyordum, Necip Fazıl da okuyordum, Abdullah Ziya Kozanoğlu da okuyordum.

Nazım var mıydı o dönem?   

Yoktu sanki pek. Daha öyküye, romana yatkın bir yapım vardı. Edebiyata çok meraklıydım. Lisedeki edebiyat hocam Zafer Soylu, sıkı bir Türkçüydü ama. Avanos ortaokulda da tarih hocam, İbrahim Gencer sıkı bir Türkçüydü.

Üniversiteyle birlikte mi değişmeye başladınız?

Siyasal Bilimler benim çok bile isteye seçtiğim bir okul. Lise bitmeye yakın bende yine kitapla başlayan bir dönüşüm başladı. Ecevitçi dayım, bana Nihat Behramoğlu’nun kitabı ‘Darağacında Üç Fidan, Deniz, Yusuf, İnan” ilk çıktığında getirdi bana ve ‘al, oku, bilinçlen’ dedi. ‘Bilinçlendirmek’ diye bir fiil vardır solcularda (gülüşmeler). Ben bir anda, Turancıyken sosyalist oldum (gülüşmeler). Yani arada bir geçiş dönemi filan da olmadı. Derdim şuydu, ‘ya ben bu ülke için bir şey yapmalıyım’. Yani yeter, ben mazlumların,  yoksulların yanında olmalıyım. Turancıyken de aslında aynı şeyleri düşünüyordum ama bulunduğum yer farklıydı. Siyasal, beni tabii ki çok besledi. Oraya gittiğimde tabii solcuydum, devrimciydim. Ama siyasalın kendi yapısı, Ankara, Zafer Çarşısı,  Dost Kitabevi, Sol Yayınları vs… O başka bir iklim. Çok coşkulu, çok samimi… Her şey ortak bir ruh haliyle yapılıyor. Fakat tabii bir yanıyla da ciddi anlamda ürktüğüm bir dönemdir o. Ölmekten filan korktuğum bir yıldır.

Örgütlü müydünüz?

Siyasal bilgiler öğrenci derneği vardı o dönem. Onun üyesiydim. Boykotlara, mitinglere, yürüyüşlere katılırdım. O dönemde sol hareketin tam anlamıyla bir bölünmesi söz konusu değildi. Devrimci gençlik diye bir yapılanma vardı.  ‘Emperyalizme, oligarşiye karşı Devrimci Gençlik’ diye… Onların sempatizanıydım. Ama sorduğunuz anlamda bir örgütlülüğün içerisinde değildim.

 Bu esnada sinema nerede konumlanıyordu hayatınızda? Çocukluğunuzdan Üniversiteye kadar…

Sadece bir seyirciydim. Seyrettiklerinden fazlasıyla etkilenen bir seyirciydim ama. Ya ben aslında bütün bunların hepsinin kelimelerle, cümlelerle, benzetmelerle, tasvirlerle çok etkilenen ruhlarımızın bir ortak ifadesi diye düşünüyorum. Sinemayı edebiyattan; şiiri hikayeden; romanı resimden filan ayırt etmiyorum ben. Bütün bunların hepsinin aslında biçiminin hemen hemen birbiriyle akraba olduğunu düşünüyorum. Yani örneğin bir senaryonun kendine ait bir matematiği var, neticede o da bir edebi metin. Bir filmi de zaten bir romanı okur gibi seyretmek gerek. Bizim ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ için yazılmış kritiklerde rastlıyorum ‘bir kitap okumuş gibi çıktım salondan’ gibi ifadeler… Böyle olması lazım… Ya da bir resme baktığınızda sizde uyandırdığı duygular aslında iyi bir şiir okuduğunuzdaki duygularınızdan çok da farklı olmamalı. Onun için benim hep edebiyatla, yazıyla-çiziyle çok sıcak bir ilişkim oldu. Sinema da bu anlamda, benim sözcüklerin peşine düştüğüm, repliklerin peşinde düştüğüm bir şey… Hiç unutamadığınız cümleler vardır. Sinemadan aklınızda çoğu zaman o cümleler kalır. Niye? Çünkü o cümlelerin sizin ruhunuzda bir karşılığı var. Güçlü izler bırakmışlar. Daha sonra da bunun takipçisi oldum. Sinemayla üniversitede de yine seyirci düzeyinde bir ilişkim vardı ama galiba ben asıl sinemayı kuramsal anlamda okumaya doktor olduktan sonra, mezuniyetten sonra, ya da mezuniyetten önceki son dönemde başladım. Mesela o dönemde beni çok etkileyen kitap dizisi AFA Yayınları’nın bir sinema külliyatı vardır. Bütün yabancı yönetmenleri hep onlardan okudum ben. Bergman’ı, Visconti’yi, Kurosawa’yı, Saura’yı, Hitchcock’la olan söyleşileri… Beni sinema kuramı açısından besleyen çok önemli bir kaynaktır.

İzleyici olmanın dışında okumakla da çetrefillendi yani sinemayla aranızdaki ilişki…     

Evet, tabii. Ben burada bir mesele nasıl bir filme, peliküle aktarılıyor onu gördüm. Yönetmen olursam ben bunu nasıl aktarırım? Ya da ben olsam bu filmi nasıl çekerdim? Bu tip soruların cevaplarını, okuyarak, onların cümlelerinde, hayat hikâyelerinde bulmaya başladım. Halen de döner döner okurum. Ingmar Bergman’ın “Büyülü Fener”i mesela ya da Bunuel’in “Son Nefes”i… İnanılmaz kitaplardır bunlar. Kurosawa’nın “Kurbağa Yağı Satıcısı”…

Eisenstein okudunuz mu?

Hani o biraz daha bilinen, önceden okutulan biriydi. Bize, sağ olsunlar, üniversitedeki TKP’li arkadaşlar ikide bir getirirlerdi. Eisenstein biraz daha ‘partili’ bir put olduğu için hazırdır. Ama bu diğerleri, Avrupa sinemasının ve Uzakdoğu sinemasının fenomenleri, sinema hakkında çok fazla şey öğrenmeme vesile oldular.

1977, tam darbe öncesi dönem… Sizin de öğrenci olduğunuz bir dönem. Politik yönü çok belirgin bir figür olan Deniz Gezmiş’in kardeşine yazdığı bir mektupta şöyle bir ifade var: “Sen bilim adamı ol.”. Şimdi, sizin siyasalla başlayıp tıbba evrilen öğrenim sürecinizde de hep insan var ön planda. Siyasette de insan var, tıpta da yine ‘birey’ ve insan var. Sizin o geçişiniz nasıl oldu?

Sosyal bir bilim bence tıp da… Sizin dediğiniz çok doğru. Yani tıp, medikal, fenni bir bilim değil. Hekimlik de zaten teknik bir iş değil. Bir sanat. Yani zaten bizim yasamızda “hekimlik şuabat ve sanatı kanunu” diye geçer. Yani hekimlik bir zanaattan, işten daha çok bir sanat… Çünkü tarihin en eski mesleklerinden birisi ve karşınızdakinin sadece ağrısını dindirmek değil; onu ikna da etmek zorundasınız. Şimdi, ‘bunu al iç, iyileşeceksin’ dersen, alır onu, kapının önüne çıkar, çöpe atar ve devam eder. Ya da, ‘iyisin, bir şeyin yok, yarın bana yine gel’ dersen bu da başka bir şey. Yani, o hastayla kurduğunuz empati, onunla kurduğunuz o tuhaf ilişki, o telkin, o sıcaklık, o güven duygusu… Bu anatomiyle, farmakolojiyle öğrenilecek bir şey değil. Zaten okulda öğrendiğiniz bilgiler, size öğreten o kalın kitaplar sadece hata yapmamanızı öğütlüyorlar. Zaten, hekimlikteki baş kural, ‘hata yapmayacaksın.’ der. ‘Hastaya zarar vermeyeceksin.’ der. Daha sonra da ‘hastaya faydalı olmaya gayret et.’ der. Çünkü bir iktidarla donatılıyorsun. Sana birisi bir diploma veriyor ve diyor ki “sen artık insanların canına müdahale edebilirsin.”. Sen onları öldürebilirsin de… Onun için birinci kuralımız bizim hastaya zarar vermemek öncelikle. Ondan sonra hastaya faydalı olmaya çabalarsınız. Böylesi bir sorumlulukla yüklenmiş bir meslek beraberinde ciddi bir şans da veriyor insana. Sahaya 1-0 galip çıkıyorsunuz. Çünkü sana her şeyi anlatıyor hasta… Yani, dinlersen herkes bir roman… O kadar zengin hikâyeler ki… Bir de senden sakınmıyor onları.   Yani karısına ya da kocasına söylemediği şeyleri de söylüyor sana. En mahrem şeylerini anlatıyor. Sen onu dinledikten sonra artık onun sırdaşı oluyorsun. Bazen öyle bir şey olur ki, halen şaşırırım, telefonum çalıyor “yahu doktor bey, uyuyamadım gene” diyor. Ben de sen kimsin acaba diye düşünüyorum. O anlatmaya devam ediyor ama çünkü onun hayatındaki tek hasta, ona göre, kendisi… Benim tek hastam o… O, öyle bir ilişki kuruyor. O ‘biricik’ olma hali… Aslında doğru bir ilişki kurmuş. Demek ki doğru bir şey yapmışsın. Bazen alakasız mevzularda bile danışırlar. Arsa alırken, ev alırken…  O kadar güvenirler ki sana… Ben bundan elbette ki oldukça beslendim. Bu insanların hikâyelerinden, onların karşısındaki kendi duruşumdan…  Senaryo yazarken, öykü yazarken, oynarken… Yaratıyorsunuz, bir tane alakasız bir adamı, sanki o adam gerçekten varmış gibi yapıyorsunuz. İşte o adam hayatınızda karşınıza çıkan birçok adamın bileşimi. Birçok adam bir araya geliyor ve o oynadığınız adamı oluşturuyor. Ben o adamları bir kolaj haline getirirken elbette ki meslek icabı dinlediğim insanlardan yapıyorum, onlardan çağırıyorum. Birisine Giresunlu bir muhtarı koyuyorum. Onun arkasına bir tane sahtekâr siyasetçiyi koyuyorum. Sonra üçünden dördünden başka bir şey yapıyorum. Ortaya, hakikaten yaşayan bir şey çıkıyor.

Sizi gerçekten muhtar zannedenler olmuştu…

E adamların işi zor. Bir tane adam var, muhtar değil… E oyuncu da değil… Ne o zaman?

Doktor herhalde…

Doktor da değilmiş aslında. (gülüşmeler)

Peki, 80 darbesi neleri değiştirdi hayatınızda?

Benim hayatımı da ve birçoğumuzun hayatını da değiştirdi. ‘Değişim’ sözcüğünü illa ki kötü anlamda kullanmıyorum. Bugünkü bulunduğum yerde ideolojiler beni kesmiyor. Benim için artık belli reçetelerin olmadığını biliyorum. Yani, hiçbir şeyin bugünden yarına çabucak değişmeyeceğini de anladım. Öncelikle sabretmeyi ve acele etmemeyi öğretti bu darbe. Sonra öfkemi ve inadımı daha da biledi. Bana sadece kendime ait bir yerin olduğunu ve hiçbir şeyi abartmadan görevimi yerine getirmem gerektiğini öğretti. Bu beni rahatlattı ve kendime olan saygımı ve sevgimi arttırdı. Beni telaştan alıkoydu. Tırnak içinde, ideolojilerin bir deli gömleği olduğunu belirginleştirdi. İdeolojileri üstünüze giydiğiniz zaman kolay kolay çıkartamıyorsunuz. 80 darbesi en azından bir nefes almamızı, kendimize yeniden bir bakmamızı, ‘evet biz de bir şeyleri yanlış yaptık, yanlış giden bir şeyler vardı’ dememizi sağladı. Çok kötü de olsa, çok acı da olsa bize böyle bir nefes alma fırsatı tanıdı. Kötü olan şey şu ki bu sadece 80 darbesiyle bitmedi. Bence arkasından gelen Özal iktidarı da o darbenin ayrılmaz parçası. O onu doğurdu; o da onu besledi filan gibi… Ne var şimdi Türkiye’de biliyor musunuz? Biz önceden sağcısı, solcusu, ülkücüsü, devrimcisi itiraz eden adamlardık. Sokakta yaşananlar bizi çok ilgilendirirdi. Canımızı sıkan bir şey olduğu vakit hemen söylenir, hemen karşı çıkardık. Örgütlenme geleneğimiz vardı. Ya şimdiki insanların sanki hepsi, dışarıda yaşanan şeyler onlara ait değilmiş gibi yaşıyorlar. Sanki bu yeryüzü ve bu ülke onların değil… Bu çok acayip bir parçalanmışlık, bir yalıtılmışlık, bir yabancılık duygusu uyandırıyor insanda. Yani, dünya yansa, adamın umurunda değil. Böyle bir insan tipi yaratıldı. Bence darbeler buna sebep oldu. Korku toplumu bile değil bu… Adamlar korkmuyor bile, o kadar mevzunun dışında ki… Televizyonda abuk sabuk programlarla insanların zihninin canına okuyorlar, Türkiye entelektüel bir çöl haline getiriliyor, dünyanın canına okudular. Bizimkisi kredi kartının asgarisini ödüyor, cep telefonunu değiştiriyor, işine gidip dönüyor. Böyle bir hayat, böyle bir ortalama insan tipi var artık.

Şunu da öğrendim ki, evet, yeryüzü bu tip evreleri yaşamış. Yani, orada da antropolog kimliğim devreye giriyor. Ben antropoloji doktorası yaptım Yeditepe Üniversitesi’nde. Okuduğum antropoloji metinlerinde, arkeoloji metinlerinde filan şunu görüyorum: Bir Asurlunun bir şikâyeti var mesela. “Ya bu dünyada dayın olacak, arkanı yaslayacağın dayın olacak” diyor. Bir Asurlu öteki Asurluya şikâyet ediyor. Anlaşılan o ki, mazlumlarla zalimlerin ilişkisi hiç bitmeyecek. Niye mazlumların yanında yer almak ister bir insan? Kendisine olan saygısını ayakta tutmak için aslında. Kendimizle olan bir derdimiz var ya… Orada olmak iyi geliyor kardeşim bana, Türkçesi bu. Böyle olunca ben rahat uyuyorum. Hiçbir şey değişmiyorsa da, böyle gelmiş böyle gidiyorsa da öyle olsun. En azından ben kendimi iyi hissediyorum.

Herkes kendi kabuğuna çekilmiş halde, internetle, telefonla ‘sanallık’ ile bütünleşmiş vaziyette hayatla ilişki kurarken, vicdan dediğimiz şey günden güne eksilmeye uğruyor sanki. Bir de vicdanı kaybediyoruz…

Ama bu çok doğal… Bağdat’ta bir bombanın 70 kişiyi öldürmesine bakarken televizyon kumandasıyla Romanya-Türkiye maçına geçebiliyoruz. Görsel medyanın bilinçlerde yarattığı bir tahribat var yani.

Bu kadar derdi tasayı, acıları anlatmak için sinemayı neden layıkıyla kullanamıyoruz sizce?

Aslında kullanılıyor. Sinema parayla çok fazla birebir iletişimi olan bir sanat dalı… Sen akşam oturup bir şiir yazarsın, kimse senden para istemez bunun için. Ya da resim yaparsın, tuvalde kâğıt parası… Ama sinema başlı başına bir sektör… Sektörel anlamda tam da burada bağımsız sinemanın önemi ortaya çıkıyor. Bu ticarete karşı çıkan, ortak beğeniye esir düşmeyen… Sıradan seyircinin sıradan beğenisine yenik düşen bir alan var. Sen o alanda olmayacaksın işte, direneceksin.  Bu anlamda dediğiniz doğru. Sinemanın üstüne düşen bir görev varsa bu yoldan devam etmeli.

Yakın tarih sinemamızda anlatılamıyor. Artık ülkemizin belki de en çok yakın tarihi bilinmiyor. Otuz sene önce yaşanan acıların üzerindeki örtü artık kaldırıldı ve bu konular dile gelebiliyorlar.  Ancak halen devam eden, yakın acılarımız var, bunlar toprağın altına gömülüyorlar. Biz buraya gelir gelmez Soner Yalçın’ın Madımak belgeseli olan “Menekşe’den Önce”yi izledik. Filmden çıktığımızda “böyle bir olay mı varmış, ne kadar korkunçmuş” gibi cümleler kuran insanlar vardı fuayede. Ve biz buna çok şaşırdık. Sanırım sinemacılarımızın da yakın tarihi anlatmak konusunda muhtelif çekinceleri var.

Ya da bunların metinleri mi yazılmıyor oluşturulmuyor? Bence sinemacılarımızın en büyük dertlerinden biri ellerinde yaratıcı metinlerin olmaması…

Bir yandan da olumlu görünen bir tarafı da var, 90’lara Kürt meselesine dönüş… Özellikle 80 ve 80 sonrası doğan genç yönetmenler bu konuda biraz daha ilgili görünüyorlar. Daha politik bir yerden de bakabiliyorlar. Tabii anlatımını severiz, sevmeyiz… Bu başka bir tartışmanın konusu ama bir yandan da bir yüzleşme başladı.

Evet, belki de zamanıdır.  

Sinemadan devam edelim o zaman. Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun’la beraber bir anda karşımıza geliyorlar. “Uzak” da var tabii…

Uzak’taki rolüm çok kısa ve senaryoya hiçbir katkım yok. Zaten çekilmekte olan bir filmin bir yerinden tesadüf eseri girmiştim. Uzak’ın faydası şu oldu ki Nuri ile bizi tanıştırdı. Biz o filmden sonra oturup sohbet etmeye başladık. Böylece ben, bende birikmiş hikâyeleri anlatacak, beni dinleyen bir adam buldum. Onun da belki hikâye anlatacak bir adama ihtiyacı vardı. Enteresan bir ortaklık oldu. Bazı ortaklıklarda 1+1=2 yerine 1+1=5 olur ya… Bizimki 1+1=4 oldu belki de… Fotoğraftan gelen bir geleneği olan, tekniğe çok hâkim bir adam olduğu için, estetik duygusu, sinema bilgisi, görüntü bilgisi muazzam. Bu da iyi bir film çekmek için gereken altyapının onda olduğunu gösteriyor zaten. Ben ona kendi özel hayatımdaki, kendi hekimlik deneyimimdeki, sosyal alanlarda bulunmanın getirdiği zenginlikteki öyküleri aktardım. Ama o öykülerin hangisinin sinema olduğunu ben çok da fazla bilmem. Belki şimdi, yeni yeni ayırt edebiliyorumdur. Yani, beni çok etkileyen bir şey anlatıyorum. Nuri beni dinliyor, dinliyor ve onun içerisindeki şu kesit diyordu mesela. Sinemanın işine yarayacak olan… Bunlar, benim senaryo yazmadaki yetkinliğimi arttırdı.

Bir okul işlevi gördü yani…

Bir atölye gibi… Her film bir atölyedir aslında. Sinopsisini yazmaya başlayarak, ardından treatman, senaryo, cast, set, prodüksiyon, kurgu… Bütün bunların hepsini birkaç kere yaşama şansına eriştiğim için oldukça yararlı geçti benim açımdan. Bunu hele ki ustalığını kabul ettirmiş birisiyle yaşadığım için ayrıca şanslıyım.

Açıkçası “Bir Zamanlar Anadolu’da” ile beraber oyunculuk konusunda yoldan çıkarıldığımı düşünüyorum. Ondan sonra senaryo yazma hevesimden birazcık alıkoyuldum sanki. Oyunculukla ilgili çok talep oldu. Ben de iyi senaryoları görünce dayanamadım, oynadım. Yapacak bir şey yok, suçsuzum yani o konuda. Ama şimdi yeniden bu süreci senaryoya ve kendi filmimi çekmeye doğru çevirmek üzereyim.

Nuri Bilge Ceylan’ın çektiği Uzak ile sonlanan Taşra Üçlemesi esnasında kendisini tanıyor muydunuz? Kendisinin filmlerini izliyor muydunuz?

Tanımıyordum ama izliyordum. Mayıs Sıkıntısı’nı çok çok sevmiştim özellikle. Uzak’ı da çok sevmiştim. Senaryosunu okuduğum an çok sevmiştim zaten. Senaryosunu eşime göndermişti (Nazan Kesal), eşim de o sırada Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalışıyordu. Ben İstanbul’daydım, ara ara yanına gidiyordum. Uzak’ın senaryosunu görünce Nazan için çok önemli bir şans olduğunu ve mutlaka rolü alması gerektiğini düşündüm. Süreç başladı. Ben de ara ara sette takılıyordum. Sonuçta kızı alıp yemeğe götüreceğim kardeşim, derdim bu. Ama seviyorum da oradaki ortamı. Muhabbet ediyordum, zaten onun kendine ait 5 kişilik küçük set ekipleri oldukça öğreticidir. O rolle birlikte Cannes’a seçildiler. Tabii, yolculuklar insanları birbirine yakınlaştıran bahanelerdir. Biz de eş durumundan tabii Cannes’a gittik. Oradaki ortamı gördük. Sinemanın insanda nasıl bir ufuk açtığını fark ettik. O dönemde de başladık Nuri’yle konuşmaya. Biraz tesadüf bazı şeyler.

Cannes’a gitme hikâyemiz… Sabah tesadüfen kahvaltı için uğradık. Baktık Nuri orada tost yiyor. “Nasılsın, iyi misin?” filan diye sohbet ediyoruz. Zaten film bitti. Nuri döndü, “Filmi Fransa’ya davet ettiler, gelir misiniz?” dedi. Biz de dedik ki “Abi şu aralar çok yoğunuz.”. Sonra “nereye” dedim ben… “Cannes”a dedi. Gittim evde internetten “Cannes”a baktım. Dedim “Çabuk ara, pasaportları filan hazırlasınlar… Acayip bir yer burası…” (gülüşmeler). Memesini açan kızlar, Cannes sahilleri filan aklımda böyle bir şey vardı. Sonra baktım, inanılmaz bir yer. Muzaffer Özdemir ameliyat olacakmış o yüzden gelemedi, bir de Zuhal Gencer vardı o da hamileymiş ondan dolayı gelemeyecekmiş. Biz gittik o yüzden tin tin üç kişi…

Muzaffer Özdemir, “Nuri’yle iyi denk geldik ben normalde oyuncu değilim zaten” der. Onun o umursamaz üslubu da ayrı özeldir.

İyi oyunculuk zaten oyuncu olmamaktır. Çünkü şöyle bir şey var, bu sizin de aklınızda olsun. Ben geri dönüp baktığımda işime ne yaramış diye baktığımda ben de anlamaya çalışıyorum kendi yaşadığım tecrübeleri.

Şimdi, Üç Maymun’un oyuncu seçimini yapıyoruz. Ben de takılıyorum öyle, gidip geliyorum ofise. Patron arıyoruz. Ben önce şoför oluyorum… Eyüp… Bir şeyler çekiyoruz. Sonra Nuri alıyor onu, inceliyor, sese bakıyor, bir daha alalım filan diyor. “Audition” denilen şey bu zaten. Şimdi sen gelmişsin, müracaat etmişsin, Yavuz Bingöl şoför olacak. Bir tane patron gerekiyor. Ben de patron olmayı deneyeyim dedim. Nuri “bir yukarı baksana sen yahu” dedi. Baktım ben de… Daha sonra “bir gül” dedi. Güldüm. “Patronu oynasana sen” dedi…  Benim oyunculuk hikâyem böyle başladı işte. “Ne diyorsun oynayamam ben” dedim, “oynarsın” dedi. Deniyorum işte, hani zaten bir oyuncu tavrı yok ya üzerimde… O çok kıymetli bir şey.

Oyuncuya, “kamera, üç, iki, bir, oyun!” dediğin zaman oyuncu hemen girer rolüne. Bence tam da orada maçı kaybediyorlar onlar. Sanki bir oyuncu gömleği var, onu alıyor üstüne ve onu giyiyor. “Stop!” deyince de oyuncu gömleğini çıkartıyor. Öyle şey olmaz. Ağabey, sen neysen osun. Onu oynamak yerine “o olmak” meselesi var ya… “O olmayı” becermek lazım. Oyunculuk yapacaksanız aklında bu olsun.

Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki mizahın bir kısmı düpedüz sizin ürününüz gibi…

Yok yok, Nuri de çok komik adamdır.

Daha önceki filmlerinizde daha çok kilit ama kısa rolleriniz vardı. “Küf” ile beraber artık filmi tek başına sürükleyen kişi haline geldiniz. Bu geçişten bahsedebilir misiniz?

Tabii, önceki filmlerde işim daha kolaydı. Zaten yürümekte olan bir projeye çağırıyorlar, gidiyorsun, iki gün oynuyorsun, sonra da evine gidiyorsun. Geri kalanını onlara bırakıyorsun. Çok fazla yük taşımıyorsun. Ama bu “Küf” işi hakikaten zorladı beni. Bir iki ay kadar Adana’daydım bir kere. Çok zor bir dönemdi. Kış çektik, çok yüksek rakımlı bir tren istasyonunda çektik. Bir kere o karakterin devamlılığını sağlamam lazım, karakterin kendi çizgisinden kopmaması lazım. 18 yıllık yalnızlığını içselleştirmem lazım. Set buna çok müsaade etmez. Bulundunuz mu bilmiyorum, tam bir şey yapacak gibi olursun “Ağabey, kameranın aküsünü değiştiriyorlar” diye birisi bağırır, kalırsın. Tam her şey çok yolundadır, akü de tamamdır, sen de iyi oynamışsındır, “Ağabey bulut girdi, ezan sesi,  uçak geçti”… İnanılmazdır yani set, insanın canına okur. Bir süre sonra o karakteri tutmaktan vazgeçersin yani, bırakırsın. Ama ben onu şöyle çözüyorum… Hiç evden yani lojmandan çıkmadım ben “Küf” esnasında. Gerçek bir demiryolu işçisinin lojmanında çektik filmi, çocuklar ara verseler bile, ben çayı da orada içiyordum, yemeğimi de orada yemeye çalışıyordum. O adamın evinin içinde, o sobanın yanında, sanki o mekân benimmiş gibi, yalnız başıma yaşıyormuşum gibi davranmaya gayret ettim.   

“Küf”teki karakteriniz için kayıp yakınlarıyla bir iletişiminiz, sohbetiniz oldu mu?

Çok da olmadı doğrusu… Bizzat kendim de sıcak bir ilişki kurmak istemedim. Çünkü tek bir babayı ya da tek bir anneyi tanıyacaktım o zaman ve onun şahsi kimliğinin içerisinde kalacaktım. Halbuki benim kafamdaki adam aynı zamanda yaşamaya çalışan, hastalığını saklamaya çalışan, tutunmaya çalışan, biraz paranoyak, obsesif, tikleri olan, her an bir krizin eşiğinde olan, farklı durumların çaresizliği içerisinde sıkışmış bir adamdı… Şunu fark ettim ki, duruyor babalar. Anneler konuşuyor, ağlıyor, türküler söylüyorlar. Ama babalar duruyorlar ve bu çok yakıcı geldi bana. Babalar bir de hani duygularını anneler kadar sunamazlar. Baba-oğul ilişkisi psikanalitik açıdan da zor bir ilişkidir. Anneye söz geçirebilirsin, annene âşıksındır zaten ama baba öyle değildir. Baba hem şefkatli hem de mesafelidir.

Ali Aydın’ın senaryosundaki karakter ile sizin son celsede canlandırdığınız karakter arasında farklılıklar var mı? Sizin karakter için önerileriniz oldu mu?

Önerin olunca söylüyorsun ama tabii ki de filmin bütününe hâkim olan kişi yönetmen. Kameranın arkasındaki göz çok daha önemli… Sizin önerilerinize müsaade etmeyebilir. Filmin tamamını kontrol ediyor. Mesela aklıma geliverdi, oğlunun resmiyle ilk karşılaştığı ve anladığı zaman “ne yapar” mevzusunu çok konuştuk. Değişik şeyler de çıktı. Acaba şöyle bir güler mi acaba diye de tartıştık. Sonuçta 18 sene sonra ortaya çıkan bir kimlik var. Ağlayıp ağlamayacağına ilişkin çok tartıştık. Ben hisli değil ama sessizce içinden bir şeylerin kopup geleceğini düşünerek öyle oynadım. Ali de onu kullandı. Karaktere uygun olan oydu.

Set yaşayan bir yerdir. Organiktir. Size acayip şeyler sunar bazen. O nedenle tüm duyularınızın açık olması lazım. O anda bazen, bazı şeylere karar verirsiniz ve o kararlar bazen hayatınızı çok kolaylaştırır.

12 dakikalık bir plan sekans var. Onu ne kadar prova ettiniz? Müthiş bir ezber vardı.

Evet, o epey zor bir ezberdi. Sesli çekim olduğu için de zor iş. Kopabilirsiniz aksayabilirsiniz. O esnada hem duygudan kopmayacaksınız hem de metni sonuna kadar taşıyabileceksiniz. Epey bir prova yaptık Muhammet’le. Belki 8-10 kez 15 kez prova yapmışızdır. Çekimi de beş kez yaptık. Galiba beşincisini alıp kullandı.

Nuri Bilge Ceylan filmlerinden sonra bir anda başka bir yönetmenin setine geçmiştiniz Vavien ile. Bu da herkese oyunculuk yeteneğinizin, yönetmenin oyuncu yönetimi yeteneklerinden bağımsız olarak da oldukça yükseklerde olduğunu kanıtladı. Sizin açınızdan nasıldı bu süreç?

Vavien’in de çok güzel bir senaryosu vardı. Zaten Engin de dedi ki “Ağabey ben bu rolü en başından beri senin oynayacağını düşünerek yazdım.”. Yönetmenin sizi oldukça iyi tanıması lazım aslında. Sizden ne istediğini, neyi alabileceğini bilmesi lazım… Ben Vavien’in hem hikâyesini hem de senaryosunu çok sevdim. Ayrıca orada kendi canlandıracağım karakteri de yakından tanıyordum. Yani, çok oturdum kalktım o adamlarla. Çok rakı içtim, çok sohbet ettim. Severim, onların kendilerine ait bir ahlak dünyaları, kendilerine ait bir hayata bakışları vardır. Çok ilgimi çekerlerdi ve gözlemlerdim onları. O gözlemlerimi kullandım zaten.

Biz bunu “Küf”ten sonra da epey bir aramızda konuştuk. Sanki “Ercan Kesal’ı düşünerek yazılmış bir rol gibi” diye…

Ali aslında başka birisini düşünüyordu. Ben de Muhammed’in oynadığı karakteri oynayacaktım. O ara bir kısa filmde oynamıştım “Derin” diye. Orada da bir cinayet masası şefini oynamıştım. Ali’ye filmi verdim “bak bir de böyle bir şey yaptık, bir seyret” diye. Ali onu seyrettikten sonra akşam beni aradı. “Ya Ağabey sen Basri’yi oynasan ya” dedi. “Yapma ya” dedim, “şimdi iş karıştı.”. Bir daha bakayım bir daha okuyayım derken yeni bir macera başladı. Şu oyunculuk meselesiyle bir daha yüzleşmeye karar verdim. Baştan sona bir filmi götürüp götüremeyeceğimi bir göreyim dedim.

“Küf”ün politik tarafına nasıl bakıyorsunuz? Bazen umut vaat eden ama istikrarlı bir şekilde herkesi çözümsüzlüğe doğru götüren bu mevzuya… Bu sürece siz nasıl bakıyorsunuz? “Küf”ün bir yerde aslında “trajik” ama “mutlu” bir sonu var.

Birkaç bileşen var orada. Türkiye’nin bir gerçeği ve bir ayıbı var. 90’lı yıllarda bu Çiller’li Ağar’lı dönemde insanları sorgusuz sualsiz götürdüler, öldürdüler, o tuhaf üçgenlere gömdüler, yok ettiler. Onun kendi yönetim anlayışlarının, devlet erklerinin bekası için yapmak zorunda olduklarını düşündükleri bir politikaydı. Ben sadece o döneme ait bir şey olduğunu da düşünmüyorum şahsen. Bu tür şeyler, ara ara yoğunlaşan, devam eden, “egemen sınıfların baskı aracı” olarak tarif edilen devlet kurumundan beklenen şeyler. Bunlar yaşandı. Bu Türkiye’nin ayıbı… Yöneticiler, bu ayıplarla yüzleşmekten elbette ki imtina ederler. Yüzleşmeye kalkarlarsa da kendi makamlarını kaybetmekten korkarlar. Bununla ilgili ne yapılabilir? Elbette ki bu toplumun belleğinin üzerindeki ölü toprağını silkelemek… Ama sinemacı burada ne durumda? Sanatçının işi bir politikacının ya da bir aktivistin işi değil. İşte tam burada sinemanın kendine ait, sanatın kendine ait olmazsa olmaz kuralları devreye giriyor gibi geliyor bana. Bu tuzağa, bu “politik olacağım” derken kaba saba bir şeyler yapma tuzağına düşmemek lazım. Ali Aydın bunu nasıl aşmış “Küf”ün senaryosunda, adamın vicdanıyla olan hesaplaşmasını da didikleyen bir şeyler katmış. Yani oğlunun katilini ararken aslında kendi içindeki katille karşılaşan bir adam koyarak daha da yakıcı hale getirmiş filmi. Başka türlü davransaydı sıradan bir dökümantasyon seyretmek durumunda kalabilirdi seyirci. Ama şimdi daha başka bir ilişki kurmuş. İnsan, korkularıyla, cesaretiyle, umuduyla başkasının ölümüne seyirci kalabilen bir insan… Ama sanırım seyirci de affetti onu, siz ne dersiniz?

Affettiği gibi destekledi de… Tartışılması gereken kısmı da bu sanırız bu işin.

Sanat denilen şey, sinema denilen şey burada devreye giriyor, bunun peşinden koşuyor. Elbette ki belgeseller yapılsın, konunun peşi bırakılmasın. Ama kurmaca denilen şey ismiyle müsemma… Başka bir dille başka bir derdi anlatmak zorundasınız.

Bitirmeden sizin kendi senaryonuzu soralım. Bildiğimiz kadarıyla üzerinde çalışıyorsunuz bir yandan. Kendiniz yöneteceksiniz sanırız.

Aslında kendim yönetebileceğim bir şey arıyorum. Kendi senaryom bilebileceğim, daha rahat üzerinde çalışabileceğim bir metin. Ama yine daha iyi çekebileceğimi düşündüğüm başka bir metinle de yola çıkabilirim. Ama şu kesin ki sinemada mutlaka bir yönetmenlik denemem olacak.

Henüz tam olarak şekillenmiş bir durum yok yani…

Var hazırda bir senaryom ama dönüp dönüp düzelttiğim bir metin. Bir de onun altyapısını çok iyi oluşturmak gerekiyor. Yani, iyi kameraman, iyi ekip, edindiğim deneyimlere göre iyi bir sesçi, post-prodüksiyon… Nerelerde gösterilebileceğine dair iyi bir ön çalışma…

Tarih var mı aklınızda?

2013’ün ortaları gibi düşünüyorum. Yakın zamanda da Tayfun Pirselimoğlu’nun filminde oynayacağım. İzmir ve İstanbul’da geçiyor. Bu benim üçüncü başrolüm olacak. Onun senaryosu da çok güçlü. Tayfun’un işi bittikten sonra da kendime döneceğim.

Nuri Bilge Ceylan ile birlikte bir şeyler yapmaya devam etmeyeceksiniz sanırız şu süreçte.

Ben biraz daha farklı bir yerden devam ediyorum ama zannediyorum ki Nuri biraz daha Uzak ve İklimler tarzı, az sayıda insanla çalışacağı, minimal bir sinemaya geri dönecek. Öyle bir havası var. Henüz konuşmadık kendisiyle ama…

Peki ya Yozgat Blues nasıldı?

Tabii ya arada bir de Yozgat Blues çıkardık. Garip bir adam işte, Fransızca şarkılar söyleyen… Babasını kaybettikten sonra bir müzikhole gidiyor. Bir kadına aşık açılamıyor. Yozgatlılar tabii bunu pek sevmiyorlar Fransızca şarkılar söylediği için. Filmin arka planında da değişen ve dönüşen Türkiye var. O tuhaf pasajlar, Yozgat’ın üzerinden anlatılan ve günden güne şekillendirilen AKP Türkiye’si…

Mahmut Fazıl Coşkun ile çalışmak nasıldı?

Çok harika, çok… Mahmut’a ilk baktığında pek hesaba almama gibi yanlışa düşebilirsin… Hiç öyle biri değil. Sinemasına, diline, ne çekmek istediğine çok hâkim birisi. Yarın da birlikteyiz, beraber Frankfurt’a gidiyoruz.

Röportajın sonunda sizi ödül töreni için hazırlanmaya yollarken son sorumuzu soralım. Bir doktor olarak, Evrim teorisi hakkındaki görüşleriniz…

(gülüşmeler) Evrim teorisine inanıyorum (gülüşmeler). Yahu ben liseyi, klasik lise değil de, o dönem ‘modern lise’ diye bir tabir vardı, yeniydi. Bu sonra epeyce bir liseye yaygınlaştırıldı, ben de bu liselerden birinde okudum. ‘Biyoloji’ diye bir kitap vardı lisede okuduğumuz, çeviri ve oldukça kalın bir kitap… İnanılmaz önemli bir kitaptı. Biyolojinin baştan sonra evrim olduğunu anlatırdı, insanın nasıl insan olduğunu da evrim üzerinden anlatırdı zaten. Halen konu başlıkları aklımdadır. Beni çok etkilemişti bu evrim meselesi. Bilim, onun yerine yeni bir şey önermediği sürece asıl olan ‘evrim teorisi’dir.

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim arkadaşlar.

***

Röportaj: Gülçin Kaya, Kaan Karsan, Sinan Yusufoğlu

Deşifre: Kaan Karsan