Röportaj: Ayçe Kartal

Gizem Bayıksel
Gizem Bayıksel
05 Nisan 2012

Animasyon hala bir tür olarak Türk Sineması içerisinde gerektiği yeri bulamamışken,  Ayçe Kartal, 2000 yılından bu yana birçok başarı elde etmiş ve Türk Sineması’na animasyon dalında yurtdışından ilk uluslararası birinciliği getirmişti. Geçtiğimiz haftalarda 23.’sü düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, “Magnus Nottingham” filmi ile ‘En İyi Animasyon’ ödülünü alan Ayçe Kartal’la, animasyonu ve Türkiye’deki yerini konuştuk.

Animasyon, aslında tüm türleri kapsayan bir sinema tekniği olsa da, Türkiye’de daha çok ‘çocuklar için’ yapılıyormuş gibi bir algı var. Sizin filmlerinizin birçoğunda ise, ana karakteri çocuklar olan fakat rahatsız eden hikayeler izliyoruz. Sizden ‘sevimli’ bir şeyler çekmenizi bekleyen bir algıya rağmen, bu yolu seçmek ve böyle işler ortaya çıkartmak nasıl bir süreçti?

Evet, Türkiye’de aynen böyle bir algı var. “Animasyonsa sevimli olmalı, çocuklara yönelik olmalı.” Bu algı öğretilmiş bir algıdır. Animasyon filmlerin bugüne kadar hep çocuklara yönelik olanları izletildiği/gösterildiği için bu böyle zannediliyor. Başka bir örnek verilmemiş çünkü. Oysaki animasyon bir yapım tekniği ve bu teknik ile kurmaca, belgesel, deneysel, kısa, orta ve uzun metraj, korku, eğitim, eğlence gibi birçok kategori ve türden film yapılmaktadır. Bu sorun bilgisizlikten kaynaklanıyor. Tıpkı kırmızı acı biberin sadece yemeklerde bir baharat olarak var olmasının dışında çikolata ve pastalarda da kullanıldığını bilmemek ve farklı tatları öğrenmemiş olmak gibi. Ben özellikle bu yolu seçmedim, yani alternatif olmak için özel bir çaba göstermedim. Bu süreç benim için tamamen doğal gelişmiş bir süreç. Türkiye’de olmayan bir yoldan yürümeye başladım. Bu da öncelikli olarak elinize bir kazma kürek alıp yolu açarak, sonra yürümeyi gerektiriyor. Aslına bakarsanız hiçbir zorluk çekmedim. Yani “Böyle animasyon mu olurmuş.” gibi bir tepkiyle hiç karşılaşmadım. Tam aksine “Aaa… Böyle animasyonlar da oluyormuş.” şeklinde geri dönüşler aldım. Aslında Türkiye öyle düşündüğümüz gibi tutucu bir yer değil, oldukça açık ve kabullenen bir ülke. Ben içimden geleni büyük bir samimiyetle, izleyicinin beğenisini hiç düşünmeden, yani olduğu ve olması gerektiği gibi, animasyon filmleri aracılığıyla ortaya koyuyorum. Tabi öyle olunca şeker, sevimli filmler yerine, gerektiği yerde sevimli, gerektiği yerde rahatsız edici oluyorlar. Tıpkı hayatın ta kendisi gibi.


Hala birçok kısa film festivalinde ve yarışmalarda, animasyon bir kategori olarak yer almıyor. Filmlerinizi festivallere göndermeye başladığınız ilk andan bu yana gelişen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eskiden yarışmalar ve festivaller gerekli sayıda katılım sağlanamadığı için animasyon kategorisi açamıyorlardı. Bugün ise en az yedi sekiz animasyon film finale kalıyor. Bu güzel bir gelişme. Animasyon kategorisinin açılmaması eskiden bana çok yanlış geliyordu. Bir belgesel ile bir animasyonun aynı kategoride yarışması da yanlış geliyordu. Elmayla armudu kıyaslamak gibi düşünüyordum. Tabi halen günümüzde kategori açmayıp, kısa film başlığı altında tüm türlerin toplandığı festivaller var. Bu benim için çok önemli bir mihenk taşını kırmamı sağladı aslında. “İster belgesel, ister kurmaca fark etmez. Sonuçta kısa film yapıyoruz. O zaman neden ‘En İyi Kısa Film Ödülü’nü almayalım?” gibi yeni bir hedef oluştu. Bu aslında çok zor bir süreçti. Gerek festival komiteleri, gerek jüri üyeleri, gerekse -aynı zamanda bir animasyon film yönetmeni olarak- benim için. Çünkü yılların kalıpları kırılıyordu. ‘En İyi Kısa Film Ödülü’nü bir animasyonun alması üç dört sene önceye kadar imkansızdı. Orada dağlar gibi duran kumacalar, belgeseller varken! Sonuç olarak ortaya şu çıkıyor: İyi bir film yaparsanız, göz ardı edilmiyor, hakkı yenmiyor. Demek ki eskiden iyi animasyonlar yapılamıyordu ve o yüzden diğer kategori filmleri ön plana çıkıyordu. Teknolojinin de gelişimiyle iyi animasyon filmleri yapılabiliyor ve festivallerde artık sıralamalar değişiyor. Bir animasyon filmi ‘En İyi Film Ödülü’nü rahatlıkla alabiliyor. Bence zaman içerisinde gözlemlenen en büyük değişim ve gelişim budur.

Animasyonda, kurmaca ya da diğer türlere nazaran sıfırdan yaratma gibi bir durum söz konusu. Kafanızda yeni bir film fikri oluşmaya başladığında yaratım sürecine ilk olarak neyi yaparak başlıyorsunuz?

Normalde bir animasyon filminin bir grupla yapıldığı düşünüldüğünde yapım aşamalarının birçok basamağı vardır; ancak ben genellikle filmlerimi tek başıma yaptığım için bu aşamaların birçoğunu kendime göre şekillendiriyorum. Benim için ve birçok sinemacı için ilk öncelik senaryo ile başlıyor. Hikaye kafamda oturduğu andan itibaren benim için filmin %50’si bitmiş gibidir. Sonrasında kendime bir storyboard çizerim. Karakterleri oluşturur, mizansen üstüne kafa yorarım. Kağıt kalem evrelerim bu noktada sona erer ve bilgisayar ortamında denemelere ve üretime başlarım. Üretim sürecinde de aklıma zenginleştirici birçok fikir gelir. Bunları da uygulamama katarım. Görsellik çok önemlidir. Koltuk ama nasıl bir koltuk? Çocuk ama nasıl bir çocuk? Buraya kadar sinemanın ortak dertleriyle paralel gidiyor animasyon. Mizansen kaygıları diyebiliriz buna. Fark şurada doğuyor: Hareket ama nasıl bir hareket? Çünkü oyuncunuz yok! Çünkü esen rüzgar yok ki saçlar uçuşsun, yer çekimi yok ki göz yaşı yere düşsün. Aklınızın çok organize çalışması gerekiyor. Kendi yarattığınız dünyada boğuluyorsunuz aslında. Örneğin fırtınalı bir gece, karakteriniz fırtınaya karşı yürüyor. Zorlukla adım atıyor, bedeni fırtınanın gücüne karşı gelmek için büyük bir efor sarf ediyor. Saçları geriye yapışmış, atkısı oradan oraya savruluyor. Yok aslında böyle bir şey. Ne fırtına var, ne de zorlanan bir karakter! Oysa canlı bir oyuncunuz olsa “Yürü kardeşim şu fırtınaya karşı.” dersin, adam yürür. Bunlar gerçekten çok zor şeyler. Olmayanı varmış gibi göstermek, onu gerçeklikle bağdaştırmak, fantastik yüklemeler yapıp sonra onu bütün içinde nasıl eritebileceğini çözmek gerçekten zor. Diğer sinema türlerinin tüm zorluklarını sonuna kadar içermekle birlikte, kendine has problemlerle de boğuşan bir sinema tekniğidir animasyon. Her ne kadar büyük zorluklarla baş edilmesi gereken bir sinema dalı olsa da, en çekici tarafı her şeyi -ama her şeyi- baştan, istediğiniz şekilde, istediğiniz kadar sınırsız ve özgürce yapabildiğiniz bir alandır. Zaten bu çile başka türlü pek çekilemezdi.

“Beyinsiz”den bu yana, filmlerinizde iyi bir hikaye anlatımının yanı sıra ciddi bir tasarım da göze çarpıyor. Ve gün geçtikçe oluşturduğunuz her karakter, onun sizin tarafınızdan canlandırıldığını da fark etmemizi sağlıyor. Animasyon gibi oldukça zor olan bir alanda, özgün bir dil geliştirebilmek için nasıl bir yol izlemek gerek?

“Beyinsiz” 2006 yapımı. Aradan altı sene geçti. Filmleri yaparken kullandığım teknolojiler çok değişti. İmkanlar çoğaldı. Dolayısıyla hayalleri gerçekleştirme imkanları yükseldi. Eskiden de tasarım konusunda çok hayallerim vardı ama teknoloji müsaade etmiyordu. Yani bir müddet teknolojinin yanımıza gelmesini beklemek durumunda kaldık. Tabi bu gelişmeler, estetik olarak kaygılarınızı da artırıyor ve daha iyi şeyler yapmaya yöneliyorsunuz. Animasyonda özgün bir dil nasıl geliştirilebilir sorusu aslında birden fazla soruyu içeriyor. Öncelikle özgün senaryolar gerekiyor; ama basit bir aşk hikayesini bir milyonuncu kez anlatan bir film de yapıyor olabilirsiniz; o zaman da özgün bir anlatım gerekir. Bu noktada estetik kaygılar çok önemli, konsept, stil, mizansen ne derseniz deyin. Kurgu, hareket, ışık, dönemsel tercihler, ses, müzik çok önemli. Bütün bu elemanlarla ortaya çıkartabileceğiniz kombinasyonlar binlerce farklı dil yaratmanızı sağlar. Bir yönetmen olarak kendimden çok sıkıldığım zamanlar oldu. O noktada bu elemanlara geri dönerek her şeyi tekrar gözden geçiririm. Aradığım taze kanı yine o kombinasyonların içinde bulabilmişimdir.


2007 yılında, ‘2006’ya damgasını vuran 7 kısa film’ başlığı ile “Kristal Cüce” adında kolektif bir dvd çıkartıldı. Bu yedi filmden biri de sizin “Beyinsiz” adlı filminizdi. Kısa film mantığının hala gelişmekte olduğu bir dönemde, “Kristal Cüce” gibi bir işin ortaya çıkışını ve bunun kariyerinize olan etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında bu fikri bana “Retro Aşklar Bahanesi” filminin yönetmeni Ümit Olcay getirmiştir. Ümit sağ olsun bu işin organize edilmesiyle, hayata geçirilmesiyle ilgili çok uğraşmıştır. O dönemde bu fikir oldukça heyecan vericiydi ve en önemlisi bu Türkiye’de bir ilkti. Maddi olarak hiçbir beklentimiz yoktu. Bu projeyi hayata geçirmek bizler için en büyük ödül olacaktı ve aynen de öyle oldu. Ben kendi adıma konuşursam, bu DVD’nin benim kariyerime özel bir etkisi olmadı ama birçok merkezde satışa sunulması, çok fazla insana ulaşmamızı sağladı. Sonuçta böyle bir derlemenin bir araya geldiği tek uygulamaydı.

“Bu da Benim Kentim”de, hatıraların bir araya gelerek bir şehri oluşturduğunu izlerken, “Klonistan”da günlük telaşlar içerisinde kaybolmuş bir şehir hayatını, “Malfunction”da insanlık deneyimi geçiren ruhani varlıklar oluşumuzu,  “Magnus Nottingham”da ise görme engelli bir çocuğun bir günlük yaşamını izliyoruz. “Bu da Benim Kentim”de karşılaştığımız biraz daha naif olan bir anlatımın ardından, sonraki filmlerinizde giderek artan bir eleştirel boyut ve rahatsız edicilik göze çarpıyor. Sizi bu evrilmeye iten şey neydi?

Aslında pek bir evrilme yok. Bir şekilde kendimi hep eleştiren filmler yaparken buluyorum. Benim farklı bulmadığım ancak ilgili kitlenin ‘farklı’ bulduğu filmler ortaya çıkıyor. Bunu da “Ben bunu eleştireyim.” diye plan program dahilinde yapmıyorum. Öyle çalışan bir beyin var elimde, bunun dışına sanırım çıkamıyorum. Bu da bir kısıtlı kalma halidir aslında. Ve eleştiri yapmak da aslında insanın başına iş açan bir şeydir. Sevilmeyen insan olursunuz. Yaptığım naif filmler aslında istisnadır. Yolumu değiştirdiğim anlamına pek gelmezler. En azından şu ana kadar öyle oldu. Genelde sert ve net bir anlatım dilim olduğu söylenebilir. Hatta karanlık olduğum, hafif gerilimli olduğum da söylenebilir. İlk verdiğim hava soğuk olabilir ama içinden çok renkli dünyalar çıkabilmektedir. Filmlerin sonunda kalpleri yumuşatmış olurum genelde. Durum grafiğini duvardan duvara çarpmak sanırım benim tarzım oluyor. Rahatsız bir gerilimle başlayıp, huzursuz bir halle ilerleyip sonunda tatlı bir tebessüme bağlamaktan hoşlanıyorum. Film dediğimiz şey de zaten bu değil midir? Sizi evinizden alır, gezdirir, gezdirir, gezdirir ve evinize geri getirir.

Türkiye’de kısa film, seyirci ile ancak festivallerde buluşma şansı yakalıyorken, bazı yönetmenler bir süre sonra filmlerini internet üzerinden yayınlıyorlar. Bazıları ise bu paylaşıma pek sıcak bakmıyorlar. Siz kendinizi hangi tarafta konumlandırıyorsunuz?

Ben genellikle internetten yayınlayan taraftan değilim; ancak yayınlanmasını da kesinlikle yanlış bulmuyorum. Filmlerimin dünyaya ne kadar yayılabileceğini yurtdışındaki festivallere kabul oranıyla test etmeye çalışıyorum. Bugüne kadar elliden fazla ülkede ve yüzün üzerinde film festivalinde, Antarktika hariç tüm kıtalarda filmlerim gösterildi. Bu benim için çok daha ciddiye alabileceğim bir yön. Filmlerimi internete koyanlar genellikle festival ve yarışmalar oluyor ve maalesef düşük çözünürlükte ve kalitesiz bir sunuş oluyor. Bundan da çok rahatsız oluyorum aslında ama değiştirtemiyorsunuz. Kendi ellerimle internete koyduğum tek film Malfunction’dır ve yapım tarihinden iki sene sonra yani festivallere katılım hakkını yitirdikten sonra koymayı doğru buluyorum.

Berat İlk’in proje yöneticiliğini yaptığı “Canlandıranlar Yetenek Kampı”, 2009’dan bu yana birçok iyi film ortaya çıkardı. Geçmiş yıllara nazaran animasyonun Türk Sineması içerisinde daha görünür ve konuşulur bir hal aldığı şu günlerde, “Canlandıranlar Yetenek Kampı”nın etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Berat’ı kutluyorum. Elini büyük bir taşın altına koydu. Bütün bu projeyi tek başına sırtlandı, resmi ve özel tüm girişimleri üstlenip, sorunları tek başına çözdü. Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Birçok insana karşılıksız imkanlar sağladı, yol gösterdi ve göstermeye de devam ediyor. Belki bir üniversitede verilecek 4 yıllık animasyon eğitimini kompakt bir hale sokarak bir meslek kazanımına dahi yol açıyor diyebiliriz. İlk seneki faaliyetlerinde ben de Berat’a elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Seçilen projelere yol göstermeye çalıştık, sunuşlar ve sempozyumlara dahil olduk. Birçok film festivalinde ve yarışmalarda “Canlandıranlar Yetenek Kampı”nda yapılmış filmin finale kaldığını, yarıştığını görmek benim için çok mutluluk verici. Hatta şöyle ki, dört yıllık animasyon eğitim veren fakültelerden böyle filmler çıkmıyor. Bence başarı oranı çok yüksek.

Yurtdışı ile kıyasladığımız zaman, Türkiye’de animasyonun hala bir alan olarak yeterince yerleşemediğini görüyoruz. Animasyon yapmak isteyen biri için bu işi amatör bir uğraşın ötesine taşımak ve bir kariyer haline dönüştürmek Türkiye’de ne kadar mümkün?

Beş sene önce bu konuyla ilgili verdiğim röportajlarda söylediğim cümlelerin ötesine hala geçemiyor olmak üzüntü verici. Maalesef günümüzde bu sorun devam etmekte. Animasyonun Türkiye’de profesyonel kullanım alanı halen reklam sektörünün elinde. Bu sektör harici biraz kıpırdanma da çocuklara yapılan diziler sayesinde genişledi diyebiliriz. İyiliği kötülüğü tartışmaya açıktır ama Pepe, Keloğlan gibi Türk yapımı animasyon dizileri yeni iş alanı açmakta. Umarım büyüyerek devam eder bu gelişim. Ancak sinema alanında animasyonun varlık gösterebilmesi için çok farklı alanlarda gelişim gösterilmesi, girişimcilerin cesaretli davranması ve arz-talep dengelerinin zorlanması gerekmektedir. Animasyon, sanatsal ve sinematik organizasyonlar bütünüdür. Bu iki koldan biri çalışmadığı zaman ortaya çıkan şeyler ancak Türkiye içinde kalır ve zavallı Türk izleyicisi daha iyisini görmediği için önüne konan şeyi bir şekilde tüketir. Daha iyisini görmediği için de sevdiğini zanneder. Rekabetsiz piyasanın gelişim sorunudur bu! Şu an yurtdışıyla bu konuda kıyaslanacak durumda değiliz. Maalesef on sene önce de değildik, bu topallama sürdüğü müddetçe gelecek on senede de animasyon konusunda enternasyonal bir varlık gösterilmesi söz konusu değildir. Ama hayat sürprizlerle dolu, bir bakarsınız şahane bir yapım ortaya çıkar ve gidişat değişir.

Türkiye’ye yurtdışındaki bir festivalden ilk animasyon ödülünü getirmiş biri olarak, yurtdışında animasyonu buraya göre nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, bu benim için büyük bir gurur. Ödül Kazakistan’dan gelmişti. Şimdi doğal olarak şöyle bir bakış açısı doğuyor. “Kazakistan ve Türkiye kardeş devletler ve Kazakistan Türkiye’yi bu konuda kayırmıştır.” Fakat bizzat festivalde bulunduğum ve jüri üyeleriyle tanıştığım için şunu açıklığa kavuşturmak isterim. Jüri başkanı da dahil olmak üzere üyelerden sadece bir tanesi Kazak vatandaşıydı, geri kalan üyeler Almanya, Danimarka, Rusya gibi farklı ülkelerden seçilmiş üyelerdi. Aynı şekilde finalist filmler de Avrupa ülkelerinin yoğun katılımından oluşuyordu. O yüzden bu ödülü gerçekten hak ederek aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Yurtdışında animasyon lezzet dolu bir yemek gibi. İnsanın beynini açan, ruhunu okşayan, gözünü estetik terbiyeye sokan muhteşem çalışmalar var. Türkiye bu konuda maalesef çok geride. Afrika ülkeleri bile kendi tatlarını ortaya koyan lezzetli filmler yapıyorlar. Animasyonun Türkiye’de ticari ara eleman olmaktan sıyrılıp gerçek bir gelişim gösterebilmesi için ‘sanat+sinema’ bütünlüğüne kavuşması gerekmektedir. Fakat böyle bir ihtiyaç tablosu çizilmediği için gelişim de gerçekleşmiyor. Kısır bir döngü aslında. Yurtdışında bu konunun gelişimine en çok destek veren şey atölyelerdir. Yani birçok animasyon sanatçısı kendine ait bir atölye açar ve burada çalışan elemanları vardır. Her atölyenin tarzı, yaklaşımı vardır. Bu atölyelerde sinema dilinizi, estetik becerilerinizi farklı stillerde geliştirebilme imkanınız olur. Türkiye’de böyle bir şey yok. Burada üç tane bilgisayar programını kullanabilen herkes tekniker olarak işe girer, tekniker olarak emekli olur. Tabi ölmez sağ kalırsa.


Son olarak, daha önce uzun metraj bir animasyon çekme planınız vardı, fakat sonrasında bu fikri bir süre daha ertelemiştiniz. Yakın zamanda yapmayı planladığınız projeler neler?

Uzun metraja bundan dört sene önce bir deli cesareti olarak tek başıma başladım. Senaryosunu yazdım, storyboardlarını çizdim, bütün basamaklarını planladım. Hatta yapmaya bile başladım ve çok inandığım bir projeydi. Fakat bu işi tek başına yapma manyaklığımı gören birçok mantıklı ve saçlarını bu sektörde ağartmış insan bana şunları sordu: “Kaç senede biter? Gişede istenen olmazsa ne olur? Harcanan o üç seneyi çöpe atarsın ve önündeki iki sene de aç kalırsın.” Yani hayatımdan beş seneyi riske atamadım. Bariz bir biçimde caydırıldım.  Projeyi şu gün düşününce bile hala heyecan verici ve eskimemiş buluyorum. Genelde kendi fikirlerini tüketen yiyip bitiren bir insanımdır. İki ay önce beğendiğim şeyi, iki ay sonra yetersiz bulurum. Fakat bu uzun metraj senaryosu bugün düşününce bile hala çok çekici. Demek ki doğru! Fakat yapımcıya ihtiyaç var. Bu kadar büyük bir yükü tek başıma kaldırmamaya ikna oldum. Şu an yepyeni girişimler içerisindeyim ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Üretilmek için bekleyen animasyon dizi filmlerinin arasındayım. Aslında arasında boğuluyorum desem yeridir ama çok mutluluk verici projeler. Bunlardan bir kısmı Türkiye’ye yönelik, bir kısmı ise yurtdışına yönelik. Hepsi on sekiz yaş üzeri izleyiciye hitap ediyor. Çok eğlenceliler, hınzır ve biraz da küstahlar; ama çok lezzetliler.

Röportaj: Gizem Bayıksel

gizembayiksel@gmail.com

twitter

Araç çubuğuna atla