Röportaj: Adrian Sitaru – Best Intentions

Kaan Karsan
Kaan Karsan
10 Temmuz 2012

31. İstanbul Film Festivali’nin kişisel görüşümce en iyi filmlerinden biri olan “Best Intentions” (İyi Niyetler)’in yönetmeni Adrian Sitaru ile filmi hakkında konuştuk. Genç yaşında müthiş bir ustalıkla oldukça farklı bir “başyapıt-yarısı” kotaran yönetmenin muhtemelen yakın dönemde değerine değer katacak filmini bir şekilde yakalayıp izlemenizi öneriyoruz.

İlk olarak bize Romanya Film Endüstrisinin ne durumda olduğunu kısaca anlatabilir misiniz? Sektör kendi içerisinde dönüyor mu yoksa filminizi çekebilmek için uluslararası destek bulmanız şart mı?

Aslında Romanya’da film çekmek için para bulmak oldukça zor. Hele şu an için bu desteği bulabildiğimiz yegâne kurum olan Ulusal Fon’un kapalı olması nedeniyle bu durum iyice zorlaştı. Kuralları değiştirmek amacıyla Ulusal Fon’u kapattılar ve uzun bir süredir bununla ilgili bir gelişme olmadı. Sonuç olarak Romanya’da uluslararası bir ortak yapıma kalkışmadığınız sürece film çekebilmeniz neredeyse imkânsız.

“Best Intentions” filmini yazarken temel ilham kaynağınız neydi? İnsanla, aileyle ve ölümle, bütün bu kavramları ortak bir düzlemde buluşturarak, cebelleşme fikrine nereden vardınız?

Aslında filmi yapma fikrim annemle birlikte edindiğimiz bir yaşamsal tecrübeden ileri geliyor. Filmde vuku bulan olayların neredeyse hepsi gerçekte de yaşandı. İnsanı, ölümü ve aileyi ele alma mevzusu ise neredeyse bütün filmlerinde mevcut.

İnsan hayatının en karanlık noktası olan “ölüm” kavramını ele alırken bu kadar iyimser kalmayı nasıl başardınız?

Sanırım başka türlü yapamazdım, yapmaya çalışsam da bu esnada delirirdim. Herkesin bu karanlığa karşı bir savunma mekanizması vardır, bu da benimki sanırım. İyimserlik kelimesinin ise sınırlarını en azından kendim için biraz da daraltmak istiyorum aslında. Çok iyimser bir insan olduğumu söyleyemem ama en azından bu tip ağır konular hakkında konuşurken biraz daha müstehzi yaklaşmaya, şakalar yapmaya çabalarım.

Yapılan her filmin bir “anlatıcı” yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Best Intentions’ı izlerken ise bizi öyle bir hisse sürüklüyorsunuz ki, ilk dakikalardan itibaren kendimizi sizin karakterlerinizin yerine koymaya ve yaşadıkları tüm sorunları onların bakış açısıyla gözlemleyebilmeye başlıyoruz. Söylemek istediğim şu ki bence siz bir yorumcudan çok bir gözlemcisiniz, bu doğru mu?

Doğru söylüyorsunuz. İnsanları ve durumları gözlemlemekten çok hoşlanıyorum. Elbette ki duruma ya da kişiye dair kendi yorumlarım da var ancak bunları filme eklemleyerek ‘ahlakçı’ bir yerde konumlanmak istemiyorum. Bu nedenle her şeyi kendi perspektifimden ya da başka perspektiflerden göstermeye ve bu sayede gerçekliğin farklı bir yüzünü su yüzüne çıkarmaya çalışıyorum. Çünkü bu filmi izleyen her kişinin dünyayı algılayış biçimde çeşitli önyargılar var, ki bunların çoğu zaman doğru olmadığını düşünüyorum, aksine bence bizim için zarar teşkil eden şeylerden uzak durmak için gerçeği istediğimiz gibi kabul ediyoruz. 

Gözlem yeteneğiniz nereden geliyor? Filminizin yarattığı otobiyografik hissiyatı özel bir yerde konumlandırabilir misiniz?

Bu yeteneğin nereden geldiğini bilmiyorum, sadece oluveriyor işte… Sanırım her zaman yaptığım bir şey bu. Örneğin, arkadaşlarımla bira içerken hem onları hem de kendimi gözlemlerim. Onlarla nasıl etkileşime girdiğimi, neler konuştuğumuzu düşünürken kimi zaman kendime “biz kimiz?” diye sorarım. Ben hayatın gerçekliğini bir film izler ve o filmden büyülenir gibi seyrediyorum. Günlük yayımlanan bir canlı şov gibi hayat…

Kendi bakış açımla başkarakteriniz Alex’in fazlasıyla nevrotik ve çocuksu olduğunu, hatta büyümeye hazır olmayan bir kişi olduğunu söyleyebilirim. Siz ana karakterinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

Tam olarak sizin çizdiğiniz portreyi çiziyorum aslında Alex konusunda. Hatta bir de bunun üzerine yaşadığı durumun bir tür olgunlaşma süreciyle bağlantılı olduğunu söyleyebilirim. Alex, er ya da geç, hayatındaki en değerli insanları kaybedeceği gerçeğiyle yüzleşiyor ve bunu bize de gösteriyor. 

Filminizin adı “İyi Niyetler”… Bu sizin insanlara ve hayata sunduğunuz bir kutsamayı mı simgeliyor?

Bu filmin adı benim tecrübelerimin bana kazandırdıklarından ileri geliyor. Bazen aptallıklarımızı fark etmeden çok sevdiğimiz insanlara karşı büyük hatalar yapıyoruz.

Kendi fikrimi söylemem gerekirse filminiz stilistik olarak tam anlamıyla nefes-kesici… Neredeyse tüm sahnelerde zor yolu seçiyorsunuz, gerekli gereksiz sahneleri kesip işin kolayına kaçmıyorsunuz ve tüm oyuncularınızı daha gerçekçi olmaları adına zorluyorsunuz. Kısacası hayatı filminizin içerisinde canlandırıyorsunuz ve gerçek ile kurmaca arasına asla sınırlar koymuyorsunuz.

Gerçekçi bir film izlediğimde bunu ben de gerçekçi bir şekilde algılayabilmek isterim. Bu nedenle bu filmi çekerken kendime sorduğum tek soru “ben nasıl bir film izlemek isterdim?” sorusu oldu. Bu film nasıl daha gerçekçi olabilir, seyircimi olan bitenin ortasına nasıl bırakabilirim, onları karakterlerin yerine nasıl koyabilirim diye düşündüm. Bu nedenle “Best Intentions”ı baştan sona bu tip bir bakış açısından kotardım. Bunu ilk filmim olan “Hooked”ta da yapmıştım.

Sinemadan ya da edebiyattan ne tip etkilenmeleriniz oldu. İşleriniz üzerinde gerçekten etkisi olan üç sanatçı sayabilir misiniz?

Edebiyattan aldığım ilhamı sanırım Raymond Carver sayesinde edindim. Sinemada ise Lars von Trier ile çocukluğumdan beri hiçbir zaman kurtulamadığım bir bağımlılığım olan Charles Chaplin’i söyleyebilirim. 

Şu an üzerinde çalıştığınız projeden bahsedebilir misiniz?

Üçüncü uzun metrajım olan “Domestic”i yeni tamamladım ve şimdi de bir roman uyarlaması yapmak üzere Büyük Britanya menşeli bir proje üzerinde çalışmaya başladım. Her şey yolunda giderse önümüzdeki yıl çekmeyi düşünüyorum. Yine Britanya’da çekeceğim bir kısa film üzerine de çalışmalarım devam ediyor.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Araç çubuğuna atla