Röportaj: Adam Driver (The Man who Killed Don Quixote)

Adam Driver çok hızlı konuşanlardan, öyle ki bazı anlar durdurulamıyor. Lafı bittiğinde ise “Böyle bir telaşlı tarafım var galiba” diyecek kadar durumunun farkında, zaten her işini hevesle yapmaya çalışıyormuş. “Aşırı çalışkan öğrenciler gibiyim” diyor ama neyse ki sıkıcı değil. 29 yaşındayken yani Altı yıl önce başlayan meşhur Girls dizisinin en önemli erkek karakteri Adam olarak öne çıktıktan sonra kısmeti açılmış, artık ‘hayallerinin projeleri’ni gerçekleştiriyor, Star Wars misali muazzam popülerlikte filmlerden “Paterson” gibi incelikli gönül projelerinde yer alıyor. Bu yıl iki ayrı üstadın filmiyle yani BlacKkKlansman ve The Man who Killed Don Quixote ile geldiği Cannes’da iki kez yuvarlak masa söyleşisinde buluşuyoruz. Üstad Terry Gilliam’ın türlü uğursuzluklarla yıllara yayılan tutku projesi Don Kişot vesilesiyle buluştuğumuzda denizcilikten tiyatro sahnesine ve şimdilerde kuşağının önemli oyuncularından birisi olarak sinema cenahında neler yapmak istediğine dair mevzular uzuyor.

Don Kişot size ne ifade ediyor?

Bitmeyen bir mücadeleyi. En mükemmel dünyada bile mutlaka bir yerlerde kabalığın ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü düşünülürse bence çok hoş bir itiraz şekli. Elbette hepimizin kafası karışık, dünya da öyle.

Uzun ve meşakkatli yapım macerasıyla böyle efsane bir filmde rol bulmak nasıldı sizin için?

Çok şaşırdığımı itiraf edeyim önce. Sevinç dolu bir şaşkınlıktı elbette, şansıma inanamadım. Terry Gilliam gibi birisinden teklif gelince balıklama atlarsınız, sorgulamak olmaz zaten. Ama bir de çok endişeleniyor insan, beklentileri karşılayamam gibi sonsuz bir korkuya kapılıyor. Ama bu hissiyat her projede oluyor çünkü şahane sinemacılarla çalışma şansı yakalıyorum. Yine de yapım süreci böylesine efsane bir filmin omuzlarınıza yüklenen duygusal ağırlığı ayrı bir endişe konusuydu, üzerimden silkelemek zor oldu itiraf edeyim.

Nasıl atabildiniz üzerinizden, Terry Gilliam’la çalışmak nasıldı?

Her şey yönetmene ve ekibe bağlı aslında ama önce güven diyorum. Bir oyuncu olarak film seti çok belirsiz bir alan, bazen dakikalık kesintilerle rol yapıyorsunuz yani işin bütünü için yönetmeninize güvenmeniz gerek yoksa ‘acaba kendimi ne kadar rezil ediyorum’ duygusu her şeyi ele geçirir, kasılıp kalırsınız. Terry Gilliam ise başıma gelebilecek en iyi şeydi bir anlamda, sizi sürekli destekleyen, illa repliklerin tekrarıyla kasmayan, yaratıcılığınıza alan açan, bunu yaparken de müthiş enerjisiyle tüm sete hakim olan bir yönetmen. Abarttım gibi gelebilir ama az bile söyledim. Bazı yönetmenler monitörün başından kalkmaz, sizi oradan yani uzaktan yönlendirir. O da kabulüm ama Terry o sahneyi neredeyse sizinle birlikte oynuyor, o denli müthiş bir heyecan ve çoşkuyla yapıyor işini, hayranlıkla izledim.

Sizin var mı yönetmen olma hayaliniz?

Aman kalsın, çok zor iş! Çünkü oyuncularla iletişim kuracak, onlarla konuşacak olmanız dah bence başlı başına mesele, bir de tüm seti yönetmek var ki müthiş zordur sanırım. Şöyle baktığıda bile hayal edemiyorum. Asla beceremem. Yeteneğin yanında insan yönetme becerisi de gerekiyor. Yok ben kendi işimi yapayım, yeter.

Rollerinize nasıl hazırlanıyorsunuz?

Ağırdan almayı seviyorum. Yani canlandıracağım karakteri her yönüyle derinlemesine incelemek zorundayım. Bazen fazla içinde kaybolduğum durumlar oluyor, bu nedenle biraz üzerini kapatıp demlemeye bırakmak da gerek. Biraz zen yapmak gibi belki. Bilemiyorum aslında, ben önemli değilim, rol önemli. İşimin yönetmene hizmet etmek olduğunu düşünüyorum.

Filmin üzerine çöken ‘uğursuzluk’ havası nasıl aşıldı, başlarda tedirginlik var mıydı?

Terry çok esprili ve neredeyse kara mizahsız cümle kuramayan bir insan. Dolayısıyla en baştan işi şakaya vurarak hayatı olduğu gibi değil kendi vizyonuyla yorumlayarak yaşıyor. Bu da insana iyi geliyor, aşırı ciddiyet sanata da zarar verir malum. Çekimlerde ilk haftayı geçince büyük bir kutlama yapıldı zaten, ‘kara büyü bozuldu’ dedik. Böyle tutku projelerinde yer almak sizi inanılmaz bir sürece dahil ediyor. Tedirginliğin yanısıra sonunda bir hayali gerçekleştirme hazzı. Martin Scorsese’nin Silence filmi de 20 yılı aşan bir süreçte türlü badireler atlatan ama hiç vazgeçilmeyen bir film olarak buna benziyordu. Böyle şeylerin sonunda gerçekleşmesi sihir gibi.

Kamera arkasını belgelemek için yola çıkan ama bir ‘olamama sürecini’ anlatan şahane Lost in La Mancha belgeselini izlediniz mi önceden?

Evet, dolayısıyla bir haftayı geçememiş ilk çekimlerin sonrasında bizim sette bayram vardı, nedeni kolayca anlaşılır. Şahane bir belgesel, koskoca bir ekibin, yönetmenin heves ve hayal kırıklığını çok güzel vermiş.

Bu film ayrıca ekip aracılığıyla kasabaya gelen yabancıların gündelik yaşamı nasıl da altüst ettiğine de bakıyor, siz neler söylersiniz?

Aynen! Zaten bayılırım bu temaya, kasabaya bir yabancı gelir ve onlar için artık hayat asla aynı değildir. Geride kalanların yaşamı sonsuza kadar değişmiştir. Film ve gerçeklik arasındaki o ince çizgi aşılmış, hayaller bir süreliğine gerçekleşmiş gibidir ama işini bitiren film ekibi çekip gittiğinde kalanları hissiyatını bilemeyiz. İşte buradaki kendini Don Kişot (Jonathan Pryce) zanneden kunduracı misali kasaba halkının yani sıradan insanın yalnız bırakılmışlığı anlaşılabiliyor.

Akıl kayması galiba her yerde, filmde siz reklam yönetmeni Toby ve Sancho Panza rolündesiniz. Bu iki karakter ne denli birbiriyle alakalı sizce?

Reklam da olsa işin bir yaratıcı bir de maddi yani para kazandırma tarafı var, her zaman birbiriyle uyumlu olamayan şeyler maalesef. Toby’nin ortama uyma çabasına karşılık içindeki dürüstlük dürtüsünün çatışması da önemli. Sancho Panza ise gayet gerçekçi, Don Kişot’un illüzyonunu dengeliyor. Herkes birbirini tamamlıyor sanırım.

Sizce Don Kişot hikayesinin günümüz dünyasında yeri nedir?

Akıl ve hayalin birbirinden ayrılmaz olduğunu biliyoruz. Günümüzdeki bu ideal karmaşasında bence Don Kişot’un sembolize ettiği dürüstlük, incelik ve itiraz etme hakkı çok önemli. Bu nedenle yüzyıllardır eskimeyen bir öykü. Demek ki dünya daha iyiye gitmiyor her zaman ve şimdi gidişata itiraz etmenin tam zamanı.

Star Wars maceralarının yanısıra Spike Lee (BlacKkKlansman) ve Jim Jarmusch (Paterson) misali anaakım sineması dışında parlak bir sinemacılarla çalıştınız. Ünlü TV dizisi Girls sonrası hızlı başlayan sinema kariyerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hala düşte gibiyim yani inanamıyorum. Bir zamanlar filmlerini hayranlıkla izlediğim yönetmenlerle bir arada çalışmak fikri bana hala absürt geliyor, elbette minnettarım. Çok hızlı ve şahane başladı. Girls sonrası planlarım tiyatro sahnesine dönmekti yani gayet mütevazi hayatıma devam edecektim ama bu kez cebimde para olacaktı ama şimdi bir oyuncunun düşleyebileceği en şahane projelerde yer alıyorum.

Star Wars misali filmlerin getirdiği popülerlik sizi nasıl etkiliyor?

Ben sevmiyorum tanınır, bilinir olayı. Bunu sokakta rahat yürümek adına söylemiyorum. Bilakis eğer gerçekten oyuncu olmak istiyorsanız yüzünüzün herkese tanıdık gelmemesi gerekiyor. Ancak böylece işinizi rahatlıkla yapabilir, sizden istenen role daha rahat uyum sağlar ve izleyiciyi ikna etme konusunda inandırıcı olursunuz. Ünlü ve tanınır olmak bu nedenle hiç iyi bir şey değil. Benim işim yönetmenin istediğini en iyi şekilde gerçekleştirmek. Aşırı çalışkan öğrenciler gibi konuştum ama galiba öyleyim ve çok sıkıcıyım. Ama hazırlıklı olmayı seviyorum. Denizci olarak görev yapmak da bana belirli bir disiplin getirdi Tabi ki Star Wars gibi filmleri çok seviyorum ve diğerlerinden ayırmıyorum, popüler ya da sanat filmi, hiç ayırmıyorum iki tarafa da yakınım.

Röportaj/Deşifre: Esin Küçüktepepınar