Rise of the Guardians (2012): Mit Çorbası Tarifi

Eray Yıldız
Eray Yıldız
13 Ocak 2013

Noel kampanyası kontenjanından sene sonu ısmarlamasında bu hafta vizyonda yerini alan Efsane Beşli, klasik animasyon anlatısı ve trükleriyle Hıristiyan mitolojisini derliyor. Çocuklar için masallar ekseninde gelişen ve karakterlerini (“efsane” beşlisini) bu eksende çizen film, aşırı süslü tekniğiyle de metnini paketleyerek sağlama alıyor. Lakin DreamworksKung Fu Panda ile doğrultup How to Train Your Dragon ile şaha kaldırdığı “yetişkinleri de buyur eden” son 5 yıllık başarısının sınırlarını yılın son animasyonuyla daraltıp kimi hedeflerin derdine düşüyor.

3 boyutlu görselindeki 2 boyutlu karakterlerin, gelişim çağının ahlaki değerlerine çalışan bir altmetni olması elbette kaçınılmazdı. Bu sefer epey ileri giderek tüm dünyanın Noel Baba, Diş Perisi, Boogeyman mitleriyle yatıp kalkması gibi son radde absürd bir kabulle izlememizi istiyor. Bunu kabullendik varsaysak da 2012’nin genel ana-akım zihniyetindeki dominant faktör inanç meselesi de yine salt kötünün karşısındaki yegane silah olurken “inanılırlığın” görünürlükle ilişkisini ismiyle müsemma bir şekilde ‘rise (yükseliş)’ ile açıklamaya çalışıyor. Hani neyi nasıl izlediğimizi, nereden nereye taşındığımızı bilelim.

rise-of-the-guardians10

Aslen animasyonun işlevi ve ödevinde Efsane Beşli‘nin yerini biraz merak ettik diye varsayayım. Dünden bugüne -istisnai denemeleri de kapsayarak- animasyonu, çocuğa bilinç (gerçek) ile bilinçaltı (gerçek-dışı) arasındaki bir boşlukta alan açma ve o alanda ikisi arasında kendi diliyle bir nedensellik, koşulsallık kurma köprüsü gibi naçizane yorumlayabilirim. Dolayısıyla büyük şirketler için ulvi mesajlarını görünür kılma, 25. kareye yerleştirme ve en derine gizleyerek bilinçaltına sızma eğilimi, yetişkinleşme emareleriyle birlikte sözkonusu “girişi müsait” (acknowledge) çocukluğun inkarı ve reddiyle savaşta belki bu açıdan. Nedensellik köprüsünün yıkıldığı bu savaşın galibini çoğu zaman için, seyircinin birini hala yaşıyor olduğu iki ayrı hayat arasındaki dil, din ve ideoloji kırılmaları itibariyle “yeni doğrular” diye kabul edersek, bir animasyon filmini başarılı kılabilecek faktörün teknik şaşası ve süsünden değil, metninin insana ve çevresine öykündüğü, dilini konuştuğu derecede “çok doğruluğundan” kaynaklandığını düşünüyorum.

İşte Efsane Beşli‘nin yapamadığı, hatta yapmayı tercih etmediği, takiben de kendini sınırlayıp geçici ve uçuculaşması tam da bu kendini zamansal olarak kutuplaştırdığı bir yere konumlandırmasından kaynaklı. İşin içinden eğlendik-bitti gibi çok da haklı bir savunmayla çıkılabilse de, ihtimal ve mucizelerin geçerliliğine, inancın görünürde değil içimizde bir yerde unuttumuz, reddettiğimiz ve yaktığımız köprülerde bulunduğunun büsbütün bir maneviyat özelinde altını çizmesi, ancak çağ dışı olarak tanımlanabilir olsa gerek. Kariyerinin son çeyreğinde hareket yakalama tekniğiyle animasyon yapan Robert Zemeckis‘in yine aynı minvaldeki noel-arefesi film metinlerinde anakarakterlerin bilinçleriyle, yani başkalarının kabul ettiği ve ettirmeye çalıştığı gerçekle problemi olması, tüm masalsılığı ve maneviyat temeline rağmen ayakları yere basan, zeminden bir süre ayrılsa da tekrar zemine konan, karakterlerini kendi seçimleriyle değiştirip iyi-kötü sonuçlarıyla yüzleştiren ya da olgunlaştıran bir izlek vaadeder. Hatırlamak istediklerimizi unutmak istediklerimizle barıştırıp ‘bilinçli’ ve homojen bir tekilliği arar gibidir neredeyse. Mesela Pixar bugüne kadar hiç Noel temalı film yapmamıştır. Vurgulamak istediği ilişki biçimlerini, toplumsal meseleleri son kullanma tarihi geçmiş mitlerle değil, gündelik insan eşyaları veya hayvanlar üzerinden realize eder; hatta insana “bel bağlamaya” başladığı ilk uzun metraj bile son filmleri Brave denilebilir. Ve her birinin sonunda varoluşu ikilikle temeller, zorunlu kılar (iki araba, iki balık, iki oyuncak…) Yani hemen yanı başındaki “gerçeklikle”. Kısaca bağın gücünü, bağın kendisinden başka yerde aramaz. Dine pek bulaşmak istememesi de nesnelerine insansı özellikler atfederken bile maneviyatla yanılma payını nötrlemesi şeklinde yorumlanabilir.

21RISE-articleLarge

Bu film ise bağını o kadar çok yerde arıyor (ve buluyor mu meçhul) ve bir nevi Avenger‘ları toplayan Nick Fury edasıyla tertipleniyor ki her biri kendi spin-off’uyla (hikayesiyle, filmiyle vs) makulleşebilecek karakterleri kendi ekran-süresinde anlamsızca hüner sergiletmekten öteye gidemiyor. Bu da haliyle çağların çaptan düşmüş mitlerini, filmin sonunda iradelerini dinleyen şen çocuklarımızı zıttı bir söylemle iradesizleştirerek (tekrar inandırarak) “seeing is believing*” (görmek inanmaktır) çıkarımlı bir çorbaya dönüştürüyor. Sonuç olarak, göz ve zeka fesadından hallice bitirdiğimizdeyse Sandman (uyku perisi) çoktan üstümüzü örterek uykuya güzelce devam etmemizi tembihliyor.

*Seeing is Believing: Bu, aynı zamanda Zemeckis‘in The Polar Express filmi için Josh Groban‘ın söylediği ve Oscar’a aday olduğu şarkı. Dördüncü paragraftaki düşüncelerimle çelişiyor gibi dursa da “belief” (inanç) kavramının, Zemeckis bireylerinde kendilerini yine kendilerinde bulmasında yattığını düşünüyorum.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5