Restless (2011): Modern Zamana Sıkışan Eski Moda Bir Aşk Hikâyesi

Alican Yıldırım
Alican Yıldırım
19 Şubat 2012

Gus Van Sant’in son filmi Restless, ailesini trajik bir kazada yitirmiş Enoch’la, hayatının son günlerini yaşayan kanser hastası Annabel’in modern zaman sıkışan eski moda bir aşk hikâyesini anlatıyor.

Enoch, ailesini bir trafik kazasında kaybetmiş, teyzesiyle yaşayan ve günlerini yabancıların cenazelerine giderek geçiren bir çocuktur. Tek yakın arkadaşı savaşta yaşamını yitirmiş bir Japon askerinin hayaleti: Hiroshi’dir. Okulundan da karıştığı bir kavgadan ötürü uzaklaştırılmıştır, Hayatında teyzesi ve Hiroshi’den başka kimse yoktur. Teyzesineyse ailesine veda etmesini engellediği için kızgınlık duymaktadır. Enoch’ın kazadan sonra kalbi birkaç dakika durmuş ve bu olay onun hayatı ve ölümü sorgulamasına neden olmuştur. Komada kaldığı 3 ay süresince de kimse tekrar hayata döneceğine inanmadığı için ailesinin cenaze töreni o olmadan yapılmıştır. Bir “Hoşça kal” diyememenin hüznünü yaşar Enoch. Bundan ötürü de teyzesini suçlar. Hayat onun için hayali arkadaşı Hiroshi’yle amiral battı oynamak, trenleri taşlamak ve hiç tanımadığı insanların cenazelerini ziyaret etmekten ibarettir.

Bir gün o cenazelerden birinde Annabel’le karşılaşır. Annabel, Enoch’ın yanına gidip onunla tanışmak için çaba gösterir ancak Enoch onu reddeder. Ancak ikisini birbirine bağlayan önemli şeyler vardır.

Annabel, annesi ve ablasıyla yaşayan, zamanını canlılar hakkında araştırma yapıp onların resimlerini çizerek geçiren bir genç kızdır. Ama ilgisini en çok su kuşları çekmekte, onların istedikleri yere gidebilme özgürlükleri onu cezp etmektedir. Annabel aynı zamanda hayatının son günlerini yaşayan bir kanser hastasıdır. Ölümü sorgulayan, hatta birkaç başarısız intihar girişiminde bulunan Enoch’la, ölümle dalga geçen bu genç kızın bir cenaze töreninde karşılaşmaları müthiş bir dramatik çelişki yaratır aslında. Filmin hikâyesi bu yönüyle biraz 1971 yapımı Harold and Maude’yi andırsa da filmde birçok kişiden, olaydan ya da hikâyeden referans aldığını yaptığı göndermelerle açıkça belli eden Gus Van Sant için bir sorun oluşturmaz bu. Aksine oldukça iyi bir romantik göndermedir. Annabel ve Enoch’ın aşk hikayesini “Love Story” ya da “Sweet November”daki çiftlerinkine de benzebilirsiniz ama zaten varlıklarıyla sinema için birçok soru işareti oluşturan Annabel ve Enoch karakteri bu iki hikayedeki “imkansız aşk”a masumiyetleriyle göz kırpar sadece. Gus Van Sant’in Annabel karakteri için daha önce “The Kids Are All Right” ve “Jane Eyre” gibi filmlerde başarılı performanslar sergilemiş Mia Wasikowska’yı seçmesi oldukça iyi bir tercih. Annabel kısa saçları, gülümsemesi ve sade güzelliğiyle Jean Seberg’i anımsatıyor. Enoch karakterini canlandıran Henry Hopper ise 2010 senesinde yitirdiğimiz başarılı oyuncu ve yönetmen Dennis Hopper’ın oğlu. Filmi Dennis Hopper’a adayan Sant, Henry Hopper’ı dağınık saçlar ve güneş gözlüğüyle River Phoenix’e benzetmiş biraz. Özellikle Annabel ve Enoch’ın restoran sahnesinde ister istemez akla “My Own Private Idaho”geliyor.

Ancak daha önce de dediğim gibi birçok filme ve karaktere öykünen ama oldukça farklı bir yerde tutulabilecek bir film bu. Örneğin romantik bir aşk hikâyesini anlatma çabası içerisine girmiyor asla, hatta hikâyenin konusundan ötürü ister istemez bu yöne doğru gittiğini gördüğünde kendisiyle alay da edebiliyor. İki gencin hayat ve ölümün ekseninde aşkı tanıma mücadelesi bu. Ama asla karamsar değil. Ölüm de dalga geçilebilecek bir şey çünkü. Eğer ona karşı ne kadar kayıtsız kaldığımız düşünülürse.

Annabel, test sonuçlarını aldığında ölümüne 3 ay gibi kısa bir süre kaldığını öğreniyor. Ve ablasına bunu “Jeolojik olarak düşündüğümüzde hayatımız zaten zaman çizgisinde sadece küçük bir nokta. Öyleyse; insanlık sürüngenler kadar bile dünyada var olmuş değil daha. Bu yüzden üç ay hemen hemen üç asır veya üç gün ile aynı…” şeklinde açıklıyor. Ancak yeni tanıştığı arkadaşı Enoch’a bu durumu açıkladığında ondan kendisiyle birlikte hastaneye gelmesini istiyor ve hastane morgundaki ölü bedenlere bakıp bu durumu ciddiye almamaya çalışsa da kendisine benzeyen genç bir kızın cesedini görünce gerçeğin soğukluğuyla yüzleşiyor. Annabel’den hoşlanmaya başlayan Enoch için de çok sert gerçek. Sonunda yanında olmaktan mutlu olduğu tek gerçek insanın ölümü gün geçtikçe yaklaşıyor. Ancak film bu durumun ağırlığıyla da “film klişeleri”ni kullarak alay ediyor. Enoch ve Annabel’in romantik diyaloglarla dolu bir veda sahnesini izliyoruz. Enoch: “Aşırı romantik ve basmakalıp!” diyerek vazgeçince bunun Annabel’in tasarladığı bir “ölüme hazırlık oyunu” (Death Scene) olduğunu anlıyoruz.

Ölüm, Enoch’ın hala hazır olduğu bir şey değil. Annabel’i sonsuza kadar yitirme fikri her şeyin berbat olmasına neden oluyor zihninde. Annabel’e “Ölümü birkaç dakika yaşadım. Orada ne su kuşları var, ne aile, ne de hoşça kal. Sadece hiçbir şey!”şeklinde açıklıyor ölümü. Annabel’i de kaybetmekten korktuğu için ondan kaçıyor ancak bu da ona veda edememesine neden olacak tıpkı ailesiyle yaşadığı gibi. Filmin başından beri oldukça tuhaf bir ilişki kurduğu Japon arkadaşı ona sevdiği kadına veda edememenin ne demek olduğunu anlatıyor. Hiroshi karakteri film boyunca sadece Enoch’ın yalnızlığının altını çizmek için kullanılan bir karakter değil, aynı zamanda filmi birçok açıdan farklı durumlara çekmeyi başaran biri. Örneğin; Hiroshi bir hayali kahraman ya da hayalet ama onun da bir karakteri var. Enoch’a kızdığı zaman kayboluyor ya da Annabel “Nagasaki” hakkında espri yaptığında Hiroshi’nin kalbi kırılıyor tıpkı bir Amerikan filmi klişesi gibi banyoya gidip üzgün bir şekilde oturuyor ve Sant, eski savaş görüntülerinden Nagasaki’yi hatırlatıyor. Ya da Enoch arkadaşıyla şakalaştığında ona “Artık sizinle aramız iyi, bizim de ben küçükken bir Toyota’mız vardı.”diyebiliyor. Hiroshi, sevdiği kızdan onu sonsuza dek yitireceğini bildiği için kaçan arkadaşı Enoch’la kavga ediyor. Tıpkı herhangi romantik bir Amerikan anaakım filminde olduğu gibi. Arkadaşını hastanelik ediyor. Enoch ve Annabel aynı hastanede hasta iki insan artık. Annabel’in son’u yaklaşıyor. Enoch’ın Annabel’e bu üç ay içerisinde verebildiği tek hediye ,üç ay önce ölümünü konuşurlarken Annabel’in ondan istediği, ksilofon ve bu geç kalınmış birliktelik. “Olsun” diyor Annabel “Sen elinden gelenin en iyisini yaptın.” Japon arkadaşı Annabel’i ölüme hazırlamak için geri dönüyor. Annabel’in cenaze töreninde onun hakkında çok şey söyleyen onca insana rağmen Enoch’ın o her şeyi açıklayan kısa kısa gülümsemesi ve anıları ölüme verilebilecek en güzel yanıt aslında. O da bunu yapıyor. Birini daha kaybetmiş olsa da hayatı olduğundan çok farklı artık. Onun bıraktığı anılar sadece gülümsemesine neden oluyor. Edgar Allen Poe’nun “Annabel Lee” şiirinde dediği gibi: “Seneler, seneler evveldi; / Bir deniz ülkesinde yaşayan bir kız vardı … / Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten / Sevmekten başka beni. / O çocuk ben çocuk, memleketimiz / O deniz ülkesiydi. / Sevdalı değil, kara sevdalıydık.”

Restless bir romantik bir dramdan beklenilenin çok ötesinde bir film. Cannes’da gösterildiğinde bir çok eleştirmen filmi Gus Van Sant’in filmografisi içerisinde iyi bir yere oturtamadıklarını yazmıştı ancak kendini tekrarlamaktan hoşlanmayan ve yeni şeyler deneyen bir yönetmen için oldukça hoş bir çalışma Restless. Yönetmenin daha önceki filmlerindeki kadar güçlü bir konusu yok evet, hatta sinema için oldukça sıradan bir konuya sahip. Fakat hikayesinde yarattığı çözüm yollarıyla “yeni bir film” olma özelliğini korumasına neden oluyor.

 

Alican Yıldırım

yildirim1895@gmail.com

twitter.com/yildirim1895

http://1stdayofwinter.tumblr.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5