“Randevu İstanbul”dan Geriye Kalanlar

Güzin Tekeş
Güzin Tekeş
23 Aralık 2012

Bu yıl 15. düzenlenen “Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali” geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yapıldı ve bu yıl da her yıl olduğu gibi festivale aksaklıklar damgasını vurdu. TÜRSAK’ın düzenlediği ve açılışı “Anna Karenina” ile yapılan festivalde tüm aksaklıklara rağmen izlemeye değer pek çok film vardı.

Robot & Frank

IMG_2083.JPG

Tarih ilerleyip, hayal edilen gelecek yaklaştıkça bütün yapay zeka filmleri de birbirine benzemeye başladı. Ya istilacı robotların insanlara karşı savaştığı bol aksiyonlu filmler ya da robotların insanlarla duygusal bağ kurduğu romantik filmler gelmeye başladı önümüze. Robot & Frank ikinci gruba daha yakın olsa da mizah unsuruna da sıkı sıkıya sarılan bir film. Yaşı ilerlediği için günlük hayatını tek başına idame ettirmekte zorlanan Frank’e oğlu tarafından bir robot arkadaş hediye edildiğinde ilk tepkisi “bu beni uykumda boğarak öldürür” olur. Ancak bu tuhaf ikilinin birbirlerine alışmakla geçirdikleri günlerde, eski bir soyguncu olan Frank’in aklına, teknolojinin kendisine hediye ettiği bu nimeti yeni bir “iş” için kullanma fikri gelir ve ortaya insan ile robotun suç ortağı olduğu bir suç komedisi çıkar. 2012 “Sundance Film Festivali”nde “Alfred P. Sloan En İyi Film Ödülü” alan film yapay zeka filmlerinden hoşlananlar için biçilmiş kaftan.

About Cherry

cherry

Genç bir kadının talihsizlikler sonucu değil de seçerek, bile isteye porno sektörüne girmesi fikrinden yola çıkarak yerel porno endüstrisinin işleyiş dinamikleri üzerine bir sistem eleştirisi yapmaya çalışan bir film “About Cherry”. James Franco’nun çizdiği uyuşturucu satıcısı saygın avukat portresi, Hint asıllı Dev Patel, ümitsiz aşık ve porno film yönetmeni, büyük patron olarak karşımıza çıkan Heather Graham performanslarıyla dikkat çekse de filmin söylemek istedikleri ile ortaya çıkardığı sonuç birbiriyle biraz çelişiyor. California’daki sıradan hayatından sıyrılıp, Angelica’dan “Cherry”e dönüşen genç bir kadının hikayesini anlatan, Stephen Elliot’ın ilk yönetmenlik denemesi bolca eksiği ve bir parça da fazlası olsa da örneklerine çok fazla rastlamadığımız bir film.

The Repentant (El Taaib)

tövbekar2

Cezayir sineması, festivaller dışında Türkiye’deki sinema salonlarında pek de fazla karşılaşamadığımız ülke sinemalarından. Cannes Director’s Fortnight’taki gösterimiyle dikkatleri üzerine çeken, Cezayirli yönetmen Merzak Allouache’nin son filmi “Tövbekar” söylenmeyenlerin söylenenlerden daha değerli olduğu bir savaş sonrası atmosferinde geçiyor. Cezayir hükümetinin binlerce can kaybının ardından cihat uğruna savaşan isyancılara çıkardığı af, onlara silahı bırakıp yeni bir hayata başlama şansı verir, tabii “Tövbekar” olarak. Tövbekarlar iki tarafa da ait olamamanın çaresizliği içinde önlerine çıkan her dala tutunmaya hazırdır. İşte Rashid de onlardan biridir ve her şeyin ötesinde kendi vicdanıyla yüzleşebilmek için bir aileyi çocuklarından kalan son hatıraya ulaştırmak zorundadır. “Tövbekar”, hikayesi başka topraklarda geçse de kendimizden çok şey bulabileceğimiz bir film.

Paris Under Watch (Aux Yeux De Tous)

paris 2

Seçim arifesinde bir Fransa… Paris’in orta yerinde gerçekleşen bombalı bir saldırı… Çok sayıda ölü ve yaralı… 11 Eylül’den beri Avrupa ve Amerika’da yaşanan tüm terör olaylarında olduğu gibi bu olayda da gözler yine İslami gruplara çevrilir. Şans eseri olaya dahil olan bir hacker, milyonlarca görüntü ve ses kaydı arasından saldırının faillerini tespit eder. Güvenlik amacıyla şehrin dört bir yanına döşenmiş kameralarla onları takip edip, yaptığı ufak dokunuşlarla hareketlerini yönlendirmeye başlar. Yönetmenin ilk sinema filmi olan “Paris Gözaltında”, dizüstü bilgisayarlarımızın minicik kameralardan, bankamatiklerdeki güvenlik kameralarına, trafik kameralarından cep telefonlarımıza kadar hayatımızı aslında nasıl bir “big brother” etkisi altında yaşadığımızı gösteren oldukça çarpıcı bir aksiyon.

All Cops Are Bastards

20089652.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

İtalyan yapımı film adını, ilk kez 1970’lerde stadyumlardaki polis şiddetine karşı kullanılmaya başlayan A.C.A.P (Bütün Polislerin Canı Cehenneme) kavramından alıyor. Zorba polislerin, kendi içlerinde yaşadığı ve çevresindekilere yaşattığı zulme odaklanan film, görevi şiddeti engellemek olduğu halde şiddeti amaç haline getirmiş üç polis üzerinden bir kurum eleştirisi yapıyor. Şiddeti ve yöntemlerini, aralarına yeni katılan çaylak polislere bir miras gibi aktaran çarpık polis teşkilatı anlayışını merkeze alan film, Carlo Bonini’nin aynı adlı kitabından beyazperdeye uyarlanmış. Çeşitli festivallerden ödülle dönen film, bilmediğimiz bir şey söylemese de her gün yaşadığımız polis terörünün bir özeti niteliğinde.

Killing Them Softly

killing them softly

Andrew Dominik ve Brad Pitt’i “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert”dan sonra tekrar bir araya getiren “Killing Them Softly” adının aksine oldukça sert bir sistem eleştirisi. 2008’deki başkanlık seçimlerinden hemen önce New Orleans’ın çete kumarhanelerden birinde sıra dışı bir soygun gerçekleşir. Acemi soyguncular peşlerinde hiçbir iz bırakmadıklarını zannededursun, çete işi çözmesi için Jackie’yi kiralar. Jackie’yi diğer “adalet sağlayıcılar”dan ayıran özelliği, kurbanlarına fazla yaklaşmayı sevmemesi, kendi deyimiyle, onları “kibarca öldürmesidir”. “Killing Them Soflty” alt metinlerdeki çarpıcı sistem eleştirisinin yanı sıra, gelmiş geçmiş en gerçekçi şiddet sahnelerini ve kibar katil rolündeki performansıyla Brad Pitt’i görmek için mutlaka izlenmeli.

The Year Dolly Patron Was My Mom

dolly parton 2

Çocuğunu evlat edinmiş ailelerin en büyük problemi bunu ona ne zaman ve nasıl söyleyecekleridir. Hele ki çocuklarının henüz onlar buna hazır değilken gerçeği öğrenmesi bütün bir ailenin hayatını karartabilecek bir talihsizliktir. İşte “Dolly Parton’un Annem Olduğu Sene”, 11 yaşındaki Elizabeth’in okulda kan gruplarını öğrenirken, ebeveynlerinin onu dünyaya getiren insanlar olmadığını fark etmesini konu alan dokunaklı bir hikaye. Sene 1976, evlatlık olduğunu öğrenen Elizabeth pembe bisikleti, kırmızı ruju ve yeşil tütüsüyle annesi olduğuna inandığı televizyon yıldızı Dolly Parton’un peşinde düşer. Tabii evlat edinen annesi de onun peşine düşer. Böylece annesini arayan bir çocuk ve çocuğunu arayan bir annenin eş zamanlı macerası başlar. 2012 “LA Kadın Filmleri Festivali”nden “En İyi Film” ödülü alan “Dolly Parton’un Annem Olduğu Sene”, fantastik atmosferiyle Wes Anderson filmlerini de hatırlatıyor.

Sleepless Night

SleeplessNight-thumb-630xauto-33815

Festivalin belki de tek yanlış seçilen filmi, 65 dakikalık süresiyle uzun metraj mı yoksa kısa metraj mı olacağına karar verememiş Kore yapımı “Uykusuz Gece” idi. Genellikle festivallerde göz dolduran Uzakdoğu filmlerinin aksine, sanat filmi olmaya çalışan, hikayesiz, sıradan hayat kesitleri sunan Türk filmlerine benzeyen yapım, 2 yıllık evliliğe rağmen hala ilk günkü kadar aşık bir çiftin gerçek dışı romantizminden ibaret. Beraber bisiklete binen, iş çıkışlarında birbirini bekleyen, hatta her gün birbirini yıkayan mükemmel çiftin tek bir derdi vardır, “acaba bir bebek yapsak mı yapmasak mı?”. Romantizmin doruklarında olduğunuz bir dönemdeyseniz cila olarak “Uykusuz Gece”yi izleyebilirsiniz, aksi takdirde uzak durmakta fayda var.

38 Witnesses (38 Témoins)

39 şahit

Le Havre’ın orta yerinde bir cinayet işlenir. 38 şahit vardır ancak hiçbiri cinayeti gördüğü ya da duyduğunu kabul etmez. Ta ki şahitlerden biri bu sessizliği bozana kadar… Genç bir kadının bıçaklanarak öldürüldüğü vahşi bir cinayete tanıklık etmiş olmanın verdiği korku ve utancın insanı ne hale getirdiğinin klostorofobik hikâyesini anlatan film gerçek bir olaya dayanıyor. Didier Decoin’in, “Genovese Sendromu”na adını veren ve üzerindeki sır perdesi uzun süre aralanamayan Kitty Genovese cinayetinden esinlenerek yazdığı, çok satan kitabından beyazperdeye uyarlanan film vicdan ve toplumsal sorumluluk kavramlarını sorguluyor.

Grabbers

canavarlar

Kullandığı tüm korku klişelerini kahkahaya çevirmeyi başaran “Canavarlar” belki de festivalin en neşeli filmiydi. Birden bire peydah olan korkunç deniz canavarları ile küçük bir balıkçı kasabasının kendi halindeki halkı arasındaki mücadeleyi anlatan film, hikayesinin yanı sıra muhteşem İrlanda manzaralarıyla da bolca keyif veriyor. Coupling’den hatırladığımız Richard Coyle’un alkolik güvenlik şefi olarak karşımıza çıktığı film, görev aşkıyla yanan memure Nolan, çatlak laborant Dr. Adam gibi renkli karakterleri de bünyesinde barındırırken, insan yiyen canavarlara karşı da en akla gelmeyecek şekilde mücadele ediyor.

Citadel

kale 2

Çok katlı bir binada yaşarken, hamile eşi bir çeşit çocuk katil grubu tarafından gözlerinin önünde öldürülen Tommy, aynı çetenin bu kez de gözlerini küçük kızına diktiğine inanmaktadır. Yaşadığı korkunç olaydan sonra müstakil bir eve taşınan ve agorafobiyle başa çıkmaya çalışan Tommy’nin gözü açık gördüğü bu kâbus her gün biraz daha şiddetlenir. Olan bitene kimseyi inandıramayan genç adam, bebeğini koruyabilmek için her şeyin başladığı yere dönmek ve olanla yüzleşmek zorundadır. Glasgow ve Dublin’in gri banliyölerinde geçen film, huzursuz edici atmosferiyle gerilim sevenleri tatmin edeceği gibi fazla mantık aramamak kaydıyla türe özel bir düşkünlüğü olmayanların da merakla izleyebilecekleri bir yapım.

Replicas

REPLICAS

“Misafirler”, Haneke’nin 97 yapımı filmi “Funny Games”in den beri yönetmenlerinin evirip çevirip karşımıza getirdiği filmlerden bir yenisi daha. Küçük kızlarını talihsiz bir kaza sonucu kaybeden Hughes çifti, oğullarını da alarak, banliyödeki evlerinde gözlerden uzak kafa dinlemeye karar verir. Daha ilk sahneden tekinsiz başlayan filmde, istenmeyen hatırlarla sinirleri iyice bozulan ailenin hayatı, ansızın kapıya dayanan komşuları tarafından tam bir kabusa çevrilecektir. Sıradan bir evcilik oyunu gibi başlayan yemek bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir. Yönetmenin ilk fimi olan “Replicas”, gerilim dolu atmosferiyle türün iyi örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.

The Sleeper

vlcsnap2012022817h43m51

Öğrenci yurtları, çılgın partiler, isimsiz telefonlar ve sapık bir katil tarafından birer birer öldürülmeye başlayan kızlar… Yönetmenliğini Justin Russel’ın yaptığı “Uyku Katili”, 80’lerde çekilmiş teen slasherlara özel bir düşkünlüğü olanlar dışında kimsenin izlemesine gerek olmayan bir film. Dönemin filmlerini birebir tekrar eden film, aradan geçen 30 yılı yok sayan bir yönetmenin nostaljik hezeyanlarından bir adım öteye geçemiyor. Gene de türü seviyorsanız “Uyku Katili”ne bir göz atmak isteyebilirsiniz.

Chained

chained2

Yolcu olarak arabasına aldığı kadınları tecavüz edip öldüren sapık bir taksi şoförü olan Bob, annesini öldürdüğü Tim’i hayatta tutarak yıllar boyunca tutsağı olarak yaşatır. Yıllar geçip Tim büyüdükçe onu oğlu ve varisi gibi görmeye başlayan Bob, varisini en iyi şekilde yetiştirmeye yani kendisi gibi olması için eğitmeye karar verir. Vincent D’Onofrio’unun tüyler ürpertici performansıyla hayat verdiği soğukkanlı seri katil ve onun tutsağı “Tavşancık”ın ilişkisi etrafında konumlanan film, insanın sinirlerini gerim gerim geren hastalıklı bir baba-oğul ilişkisi çiziyor. “Tutsak” kendi türü için oldukça başarılı bir yerde dururken, yönetmenin sıradan bir istismar filmi olmanın ötesine geçme istediği son beş dakika da yazık ki filmin anlamsızca yön değiştirmesine sebep oluyor.

The Conspiracy

komplo

Festivalin tereddütsüz en iyi filmlerinden biri Christopher MacBride’ın yazıp yönettiği Kanada yapımı “Komplo” idi. Komplo teorilerinin peşinde iki belgeselciyi kendine başrol oyuncusu olarak seçen yönetmen, bir noktada yönetmenliği bıraktığında, bu iki başrol oyuncusu da oyuncu olmaktan çıkıp kurban olacaklardır. Üretilen tüm komplo teorilerinin sahteliği peşinde sürüklenirken, en gerçeğine rastgelen iki arkadaşın nefes kesen hikayesi ister istemez akla o meşhur sözü getiriyor: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez!”.

 

guzintekes@gmail.com