Rahatsız Edici 15 Film: Bölüm 3

Kaan Karsan
Kaan Karsan
15 Temmuz 2012

Sinema, bazen size karşı sizin istediğinizden daha fazla dürüst olmak isteyebilir. İşte bu uğurda daha gerçekçi, sert, çarpıcı ve vurucu olmaya çalışırken gerçeği eğip büken, sizi içten kemiren, fetheden, yaralayan, kimi zaman tiksindiren filmler karşınıza çıkabilir. Size ekrana, perdeye bakmak konusunda zorluklar yaratabilecek; bazen sizin ilginizi istismar edebilecek; gösterdiği vahşet ile stabil psikolojinizin ayarlarıyla oynayabilecek; izleyici düşmanı filmleri bir kez daha kişisel bir listede toparladım. Listeyi bir rahatsızlık paratoneri olarak da kullanabilirsiniz.

Listenin ilk bölümüne ulaşmak için: link

Listenin ikinci bölümüne ulaşmak için: link

Listenin dördüncü bölümüne ulaşmak için: link

 

Nekromantik (1987) – Jörg Buttgereit

Bazı filmler, isimlerini seyreden üzerinde bir merak duygusu uyandıracak şekilde tercih etmek yerine genel çerçevesini ve ele aldığı konuyu direkt olarak su yüzüne çıkaran bir yöntemle seçerler. Bu nedenle Nekromantik’i izleyip de filmin rahatsız ediciliğinden şikâyet etmek biraz da yersizdir. Evet, karşımızda ‘fantazik’ ve ‘romantik’ bir nekrofili filmi var. Hem de müziği tüm rahatsız ediciliğinin zıttı bir yönde kullanıp da bu tezatlığı kendi lehine çeviren ve daha da fazla rahatsız eden cinsten. Nekromantik, ancak midenizi kendinizden bağımsız düşünürseniz tamamlayabileceğiniz filmlerden.

Tras el cristal (1987) – Agustí Villaronga

Ağır bir şiddet sunumu, pedofili, istismar ve bunların tam tersi istikamette dörtnala koşan bir şiirsel anlatı… Bir intihar girişiminde bulunan ancak başarısız olan bir Nazi doktoru ve ona bakmak üzere başvuran genç bir adam… “Tras el cristal” dönemin meşhur “mitolojik” tatlar taşıyan kahramanları olan Nazi doktorları üzerine dile gelmiş en dikenli cümlelerden bazılarını kuruyor. Tras el cristal şiddetini ve cüretkârlığını elden geldiğince gizlemeye çalışıyor; ancak üzerimizde yarattığı etkiyle bu filmin kendini hafifletme çabasının tamamen başarısız olduğunu da söyleyebiliyoruz.

C’est arrivé près de chez vous (1992) – Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde

Yaş, cinsiyet ayırmadan katleden, psikopat bir seri katil ve onun öyküsünü belgelemeye çalışan birkaç gencin korku ve şiddet dolu yolculuğu… Tam anlamıyla bağımsız bir film olan C’est arrive pres de chez vous’nun gücü, hiç şüphe yok ki gerçekçiliğinden ve hakkındaki şu zamana kadar dinmek bilmemiş spekülasyonlardan ileri geliyor. Bunun yanında çok iyi bir sinema duygusu ve şiddeti takdim etme açısından oldukça bonkör sahneler içeren filmin, çok genç üç yönetmenin elinden çıktığını da eklemeliyiz.

Benny’s Video (1992) – Michael Haneke

Haneke sinemasının fetiş temalarından biri hiç şüphe yok ki şiddet… Şiddetin bir sebebi var mı, daha doğrusu herhangi bir sebep bir şiddeti aklayabilir mi bilinmez; ancak Haneke işin nedenselliğini çoktan bir kenara bırakmış vaziyette. Küçük bir çocuğun işlediği, hem de tüm detaylarıyla bir videoya kaydettiği cinayet Benny’s Video’nun odak noktası. Uzatmaya çok da gerek yok, Benny’s Video hem gerçekçiliğiyle hem de tuhaflığıyla çok rahatsız edici bir film. Bunun yanısıra başka bir rahatsız edici film örneği olan Funny Games’in belli-belirsiz bir öncülü ve atası.

Aftermath (1994) – Nacho Cerdà

Aslında ‘rahatsız edici filmler’ kavramını ele alırken bu türü de ikiye ayırmalı ve sinema seyircisini uyarmalıyız. “Meselesi olan rahatsız edici filmler” ve “meselesi olmayan rahatsız edici filmler”… Son tahlilde Aftermath, şiddeti ve iğrençliği hiçbir şekilde sinemanın yararına kullanmayan, sadece “rahatsız edici” ve “mide bulandırıcı” olsun diye çevrilmiş bir çöp. Ama öyle bir çöp ki, bir şekilde karşınıza çıksa, günler boyunca kendinize gelememeniz olası. Açık açık söyleyelim, Aftermath, sadece hassas bünyelere değil, kimselere tavsiye edilmez.

Lost Highway (1997) – David Lynch

İstisnalar kaideyi bozmaz; ancak David Lynch’in filmografisinden rastgele bir film seçsek, o film büyük bir ihtimalle hali hazırda bir “rahatsız edici” sinema örneği olacaktır. Lakin, Lost Highway’in yeri, sinema tarihinin en tuhaf karakterlerinden biri olan Mystery Man’den mütevellit çok ayrı. Mystery Man’in ve Mystery Scene’in sürprizini buradan bozmak olmaz, Lost Highway şiddeti Lynch dokunuşuyla normalize eden, Lynch’vari bir pornografi takdim eden ve sizi içten kemiren ağır bir Lynch filmi, hem de en çözülemeyeninden…

Requiem for a Dream (2000) – Darren Aronofsky

İlk filmi Pi ile farklı türden bir bağımlılık ve rahatsız edicilik sunan Darren Aronofsky’nin karakter sayısını arttırarak toplumsal bir narkotik otopsi yaptığı filmi izleyen herkesin üzerinde ağır bir tesir bırakan türden. Tüm karakterlerini gittikçe daha aciz durumlarda konumlandıran ve her birini teker teker dibe vurduran Aronofsky seyircisinin canını özellikle yakmak istemiş ve kasten sınırları bu kadar geniş çizmiş gibi görünüyor. Lafın özü, Requiem for a Dream’i izlerken oturduğumuz koltuk daralırken filmi izlediğimiz perde genişliyor ve kendimizi çok ama çok kötü hissediyoruz.

Scrapbook (2000) – Eric Stanze

Scrapbook’u seyretmeye koyulurken tahammül çıtanızı epeyce yükseltmeyi sakın unutmayın. Zira izleyeceğiniz film, sadistliği olabilecek en kabul edilemez tercihlerle ve en mide bulandırıcı tepside sunuyor. Çünkü izleyeceğiniz film, sadece bundan keyif alabilenler için çekilmiş, iğrendirici bir istismar filmi. Scrapbook’un senaristi ve psikopat rolünü üstlenen oyuncusu olan Tommy Biando’yu, eğer ki bu zat-ı muhterem filmin hemen akabinde aramızdan ayrılmamış olsaydı, incelemek gerekiyordu. Ancak Tommy Biando arkasında bir mide bulandırıcılık bırakarak gitmeyi seçti. Scrapbook’ta sevmediğiniz insanlara önerebileceğiniz bir film olarak zihinlerinizde yer etti.

Bijitâ Q (2001) – Takashi Miike

Seyircisini yeri geldiğinde rahatsız etmek, yeri geldiğinde tiksindirmek, yeri geldiğinde sinirden kafasını duvara vurdurmak üzerine yazılmış gizli ve başarılı bir tezi olan Takashi Miike’nin kökten arızalı bir aileyi odağına aldığı bu hastalıklar yumağı artık kafasını dünya ötesi konulara yormak konusunda üstün yeteneklere sahip olan Japon halkının beden ötesi anatomisini su yüzüne çıkarıyor. Şimdiye kadar anlamışsınızdır zaten, Bijitâ Q’da şiddet ve cinsellik olağan; olağanlık ise olağandışı ve istenmeyen… İşin tuhafı, tüm yapısıyla korkutan bu film, bütün bu iğrençlikler yetmiyormuş gibi iyi ve izlenmesi gereken…

Oldeuboi (2003) – Chan-wook Park

Herkesin bildiği adıyla Oldboy, rahatsız edici bir intikam öyküsü başyapıtı ve sinemanın başyapıtları ailesinin en sıradışı üyelerinden biri… Rahatsız olmasının tek sebebi ise canlı bir ahtapotu midesine indiren ve bu sahneyi gerçekten çeken bir yönetmen ve bir oyuncu değil. Oldboy’un rahatsız edici olmasının birçok sebebi var ve bunların en önde gelenlerinden biri hiç kuşku yok ki filmin zeka dolu ve kusursuz senaryosu… Filmin abandone edici finalinden dem vurup dosyamızın temasıyla ilgili müthiş bağlantılar kurabilirdik, ama yapmıyoruz; şimdilik yapmıyoruz.

Ex Drummer (2007) – Koen Mortier

Rahatsız edici bir filme hapsolmuşken arada sırada gülebilmek güzel bir lütuf, güzel bir hediye; ancak her ne kadar akranları kadar olmasa da, fikriyle, diyaloglarıyla ve olay örgüsüyle, hayal nerede bitiyor gerçek nerede başlıyor pek açık etmeyen Ex Drummer, oldukça rahatsız edici. Özellikle Dries karakterinin özürlü insanlara karşı duyduğu derin nefret, insani duygularımızı fazlasıyla istismar ediyor ve yaralıyor. Bu esnada biz de çılgınca bir film izliyor olmanın suçluluk duygusuyla kendimizi bu sinemasal serüvene kaptırıyor ve –en azından- filmin sonuna kadar, yitip gidiyoruz.

Martyrs (2008) – Pascal Laugier

Yeni Fransız korku-gerilim sinemasının en net sezilebilen yönelimlerinden olan kanlı ve şiddet yüklü filmler kuşağının en kırmızı üyelerinden biri de Martyrs. İstanbul Bağımsız Film Festivali’nin 2009’da en çok ilgi çeken filmlerinden biri olan Martyrs, kaçırılan ve kendisine eziyet edilen çocuğunun intikamını almaya yeltenen bir ‘hanımefendi’nin korkunç intikam öyküsünü ele alıyor. Aslında filmin deşilecek pek bir noktası yok. Zira Martyrs, kemiksiz bir ‘gore’ örneği ve amacına ulaşıyor.

Enter the Void (2009) – Gaspar Noé

Filmografisindeki her filmin kendine özgü bir rahatsız ediciliği olan, yeni dönem Fransız sinemasının en dahi ve deli çocuklarından biri olan Gaspar Noé’nin son deliliği olan Enter the Void, hem sinemasal anlamda bir zirve hem de ürkütücü derecede stilize bir “türler ötesi” sinema örneği. İzleyicisi olarak filmin içerisinde konumlandığımız birkaç yer var, bunlardan biri başkarakterimizin gözleri, bir diğeri sırtı, diğerleri ise ötesi ve berisi… Anlamışsınızdır, Enter the Void’den kısaca bahsetmenin hiçbir yolu yok. Pornografiye ve bunun normalize edilmiş haline hazır olun, yeterlidir.

Gurotesuku (2009) – Kôji Shiraishi

Afişine “Hostel ve Testere yalnızca bir aperatif” yazan bu filmin bu “aşırı” iddialı yaklaşımı pek bir abartılı olsa da Guroteseku’nun “torture porn” filmlere meraklı olan seyirciyi fazlasıyla tatmin edebileceği aşikar. Tipik sinemasal normları aramaya çalışırsak, Guroteseku’da bir konu ya da sinemasal bir işleniş bulamayız. Çünkü film bir işkenceler silsilesinin kameraya kaydedilmesinden ibaret. Mideniz sağlamsa ve içinizdeki toplum-dışı, öfkeli ve kana susamış alt kimliğinizi bu tip filmlerle bastırıyorsanız, izlemenizde hiçbir sakınca yok.

Womb (2010) – Benedek Fliegauf

Distopik ve insan klonlamanın mümkün olduğu bir evrendeyiz. Bir adamı çok seven bir kadın, sevdiğini bir kazada yitiriyor. Bu çaresizliği içerisinde de onu klonlamak ve bir çocuk olarak yeniden yetiştirmek gibi, tuhaf bir imkan var elinde. Hem de kendi doğurarak ve kendi büyüterek… Benedek Fliegauf’un minimalist sularda gezindiği ve ensest kavramına ‘ilginç’ yaklaşımları nedeniyle rahatsız edicilik oranı sonuna doğru iyiden iyiye artan bu filmin dingin bir gariplik, rahatlatıcı bir rahatsız edicilik sunduğunu belirtmeliyiz.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***