Rahatsız Edici 15 Film: Bölüm 4

Kaan Karsan
Kaan Karsan
20 Ocak 2013

Sinema, bazen size karşı sizin istediğinizden daha fazla dürüst olmak isteyebilir. İşte bu uğurda daha gerçekçi, sert, çarpıcı ve vurucu olmaya çalışırken gerçeği eğip büken, sizi içten kemiren, fetheden, yaralayan, kimi zaman tiksindiren filmler karşınıza çıkabilir. Size ekrana, perdeye bakmak konusunda zorluklar yaratabilecek; bazen sizin ilginizi istismar edebilecek; gösterdiği vahşet ile stabil psikolojinizin ayarlarıyla oynayabilecek; izleyici düşmanı filmleri bir kez daha kişisel bir listede toparladım. Listeyi bir rahatsızlık paratoneri olarak da kullanabilirsiniz.

Listenin ilk bölümüne ulaşmak için: link

Listenin ikinci bölümüne ulaşmak için: link

Listenin üçüncü bölümüne ulaşmak için: link

 

Un chien andalou (1929) – Luis Bunuel

un chien

Luis Bunuel’in kadim dostu Salvador Dali’yi koluna takarak çektiği Un chien andalou, bizde ‘Endülüs Köpeği’ ya da ‘Bir Endülüs Köpeği’ ismiyle bilinen bir kısa film. Ancak öyle bir kısa film ki hem sinema tarihinin en meşhur birkaç dakikalarından biri, hem de algılarınızı kulak memesi kıvamına getiren bir imgeler tecavüzü… Bunuel’in bir tür kâbus dinamiği üzerine oturttuğu filminin içerisinden kendini bütünleyebilen bir anlam çıkarmak ne mümkün… Bütün bu anlamsız görüntülerden geriye ise kâbuslarınızı şekillendirecek bazı fotoğraflar kalacak akıllarınızda. Tabii bu kısayı halen izlemediyseniz…

Les yeux sans visage (1960) – Georges Franju

les yeux sans

Georges Franju’nun vakti zamanında olay yaratan kültü Les yeux sans visage kendi hatası nedeniyle suratı deforme olan kızına olan borcunu ödemeye çalışan bir ‘çılgın doktor’u anlatır. Georges Franju’nun tamamen bir ‘fırtına öncesi sessizlik’ üzerine inşa ettiği filminin en afili yanı da zaten budur. Kendisini sürekli olarak diken üzerinde hisseden seyirci, filmin karanlığına artık hapsolmuştur. Elbette ki bir süre sonra beklenen ‘grotesk’ yapı peyda olur ve film bir daha akıllardan çıkmamak üzere zihinlerde yer etmiş olur. Les yeux sans visage, hem sinemasal değeri nedeniyle hem de eşsiz tadı nedeniyle acilen izlenmesi gereken bir başyapıttır.

Titicut Follies (1967) – Frederick Wiseman

TiticutFollies

Baştan söyleyelim, Titicut Follies, bir belgesel. Yani, doğası gereği hakikati belgelemek gibi bir niyeti var. Bu bakımdan izlediğiniz şeyin bir kurmaca olmamasının getirdiği kalıcı bir hasara yol açabilir. Çekildiği yıldan 1992’ye kadar yasaklı kalan film, aklı dengesi bozuk suçluların tutulduğu bir hapishane bölümünde geçiyor. Suçluların ne gibi uygulamalarla karşı karşıya oldukları kendileriyle yapılan gerçek sorgulamalar üzerinden peliküle dökülüyor. İzlerken oldukça zorlanacağınız kimi ‘gerçek’ sahnelerle beraber Titicut Follies’in sinema tarihinin en etkileyici belgesellerinden biri olduğunu vurgulamalıyız.

Straw Dogs (1971) – Sam Peckinpah

straw dogs

Yasaklı filmler kuşağından Straw Dogs, Sam Peckinpah’ın oldukça tuhaf bir şiddet tasviri kullandığı filmi… Medeni insanın dönüşümü, ahlaki değerlerin birer birer yıkılması ve bu suça izleyenin de ortak edilmesi gibi oldukça zorlu süreçler ihtiva ediyor. Neredeyse anti-feminist bir film olduğundan dahi söz edebileceğimiz film, sinema tarihinin en ağır tecavüz sahnelerinden bir tanesini de içerisinde barındırıyor.

Deliverance (1972) – John Boorman

deliverance

Kent insanı için ‘doğaya ve taşraya dönmenin sihri’ sinemanın her türünde defalarca portrelendi belki de. Ancak hiç şüphe yok ki John Boorman’ın Deliverance’ı bu mevzuya farklı bir boyut kazandırdı ve hâkim betimlemeleri zedeledi. Farklı kuralların, yasaların ve alışkanlıkların geçerli olduğu bu karanlık vadide modern insanın yaşadığı acizlik ancak bu kadar ürkütücü olabilirdi. Her şeyini yoluna koymuş birkaç adam bir kano gezisine çıktılar ve bu kano gezisini hayatları boyunca unutamadılar.

Shivers (1975) – David Cronenberg

shivers

 

David Cronenberg sinemasının ‘body horror’ üzerine kurduğu gelenekler artık herkesin malumu… Shivers ise Cronenberg’in bu gelenekleri oluştururken kullandığı ilk ve önemli basamaklarından bir tanesi. Shivers’ın dört başı mamur bir yapıt olmadığı ortada; ancak film temsil ettikleri bakımından oldukça önemli… Rahatsız ediciliği ise ‘parazit’ mecazından ileri geliyor olsa gerek… Cronenberg’in taze bilinçaltı dışarıya doğru taşıyor ve Shivers fotoğraflarıyla hatırı sayılır bir hasar bırakıyor.

Angst (1983) – Gerald Kargl

angst

Gaspar Noe’nin de referans olarak kullandığı filmlerden biri olduğunu itiraf ettiği Angst, hapishaneden çıkan ve dışarıdaki hayata geri dönen bir katilin – her şeyden öte katil ruhlunun- huyundan vazgeçmeme öyküsü… Filmin günümüze kadar el altından taşınmasının sebebi ise şiddeti stilize etmekten asla imtina etmemesinden ileri geliyor. Angst, neredeyse şiddetten yararlanıyor, şiddeti süslüyor ve şiddetle dans ediyor. Filmi izlerken yorulan gözlerimiz film bitince kaçacak yer alıyorlar.

Blue Velvet (1986) – David Lynch

blue velvet

Bırakın 1980’leri, 2010’larda bile halen Blue Velvet’i rahat rahat izlemeye hazır değiliz. Gösterildiği dönemde ‘sinema filmi’ raflarından kaldırılıp erotik filmler rafına alınan bu sebeple de bir yer altı klasiği olarak anılan Blue Velvet, David Lynch dünyasını kısa yoldan tasvir edebilmek için bir nimet hüviyetinde. Gizem duygusu tarafından harmanlanılan bir erotizm, Lynch karanlığıyla düpedüz bir korku filmine dönüşüyor.

Henry: Portrait of a Serial Killer (1986) – John McNaughton

henry

Henry Lee Lucas’ın gerçek öyküsüne odaklanan ‘Henry: Portrait of a Serial Killer’ tavizsiz bir katil filmi. Gösterildiği her ülkede farklı türde bir sansüre tabi tutulan bu nedenle de orijinal kopyası pek ulaşılabilir olmayan film zihinsel olarak hasar bırakan cinayet sahneleriyle dikkat çekiyor. Film ekibi hedefledikleri atmosferi o kadar iyi kuruyorlar ki, film, kapanış jeneriğinin ardından zihninizde dönmeye devam ediyor.

The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover (1989) – Peter Greenaway

manşet

Peter Greenaway’in her sinema aşığı tarafından izlenmesi elzem filminin aynı zamanda bir tablo olduğunu söylememiz gerek. Sinema tarihinin en ayrıksı eserlerinden biri olan ‘The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover’ temelde bir karabasandan hallice… Ardı ardına dizilmiş ‘uçuk kaçık’ sahneler, sizi tempolarına ayak uydurur uydurmaz dışarıdaki hayata yabancılaştırıveriyorlar. Bütün bu fırtınadan hiçbir hasar almadan kurtulmanız ise olanak dâhilinde değil.

Batoru rowaiaru (2000) – Finji Fukasaku

battle royale

Finji Fukasaku’nun bolca olay yaratan filmi insan doğasını, insanın ‘özüne dönüş’ öyküsünü ve şiddet arzusunu ele alan bir ‘serüven’ filmi. Bir grup öğrenci, bir geleneği sürdürebilmek uğruna bir araya getiriliyorlar ve bu öğrencilerden birbirlerini öldürmeleri ‘rica ediliyor’. Bu kan revan dolu süreçten galip çıkan öğrenci ise, yaşamayı hak edecek ve canını geri kazanacak. Batoru Rowaiaru’nun sadece empati kurdurma becerisi bile aradığınız ‘rahatsızlığı’ karşılayacak türden.

La pianist (2001) – Michael Haneke

la pianist

‘Rahatsız edici’ diyorsak herhangi bir platformda Haneke’yi anmadan geçemeyiz. Bu ‘naif’ bir bakışla ince ince işlenen filmin rahatsız edici yönü ise elbette ki Haneke’nin sinema gözünden ve yaşanan tüm bu sürecin ‘olağanlaştırılmış’ kisvesinden ileri geliyor. Haneke, sapkın düşüncelere sahip bir piyano öğretmeni ile ona aşık bir öğrencisinin tüm diyalogunu, yorum katmadan, abartmadan, büyülemeden aktarıyor. Sorun da bu ya…

Elephant (2003) – Gus Van Sant

elephant

Gus Van Sant’ın Altın Palmiye’li Elephant’ı ilk bir saati boyunca güzel bir manzarayı izlemek gibi… Sonraki yarım saati ise o güzel manzaraya egemen olan kara bulutların tezahürüyle geçiyor. Özellikle günümüz dünyası, gençliği ve şiddet alışkanlığı ile ilgili hem belirleyici hem de tasvir edici sözler sarf eden film, bir anda bizleri korkunç bir katliamın ve bunun ‘bir anda’lığının ortasında bırakıyor. Film biterken ekranın karşısından sağ olarak ayrıldığınıza şaşırabilirsiniz.

Anatomie de L’enfer (2004) – Catherine Breillat

anatomie l'enfer

İtiraf edelim ki Catherine Breillat’ın tüm filmografisi rahatsız edici… Bu açıdan oldukça yaratıcı ve verimli bir yönetmen olan Breillat’ın Anatomie de L’enfer’i ise yine cinsellikle ilgili asla girilmeyen sulara giriyor, yüzlerimizi kızartıyor, midelerimizi bulandırıyor. Breillat’ın tavizsizliği ne pahasına olursa olsun kendini dahi şaşırtmaya devam ediyor. Anatomie de L’enfer muhtemelen ikinci kere izlemek istemeyeceğiniz; ancak ilkinde de haz edemeyeceğiniz türden bir film.

Killer Joe (2011) – William Friedkin

killer joe

 

Genel izleyicinin ‘The Exorcist’in yönetmeni olarak tanıdığı, aslında tüm kariyerini Amerikan toplumunun eğretiliğine adamış olan William Friedkin’in ironik ve bir o kadar da ciddi filmi Killer Joe’nun son yirmi dakikası, sizi kızarmış tavuk başta olmak hayata dair üzere birçok şeyden soyutlamaya aday. William Friedkin sözünü sakınmayarak ve acı söyleyerek takipçilerini aslında hiç şaşırtmıyor olsa da etrafına oldukça sert yumruklar savuruyor yine.

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter